Bir blog bir insan değildir, bir sestir. Bu blogun sesi Türkiye de olmayan bir ses bence. Buna rağmen bu tuhaf sese bazen yakın gelen sesleri de buraya ekliyorum.
Sazak ın yazısında beni ilgilendiren, hatta uzun zamandır beni uğraştıran,
ego ve sistem sorunu.
'Ülkelerinin geleceğini kendi hırslarıyla özdeşleştirmediler.' diye bir cümle var Sazak ın yazısında.
Türkiye de bunu ama herkes yapıyor, yani bir tek politikacılar değil.
Bu daha da vahim bir tabloya sebep oluyor.
'Derebeylerinin' kendi aralarında savaşmaları gibi bir tablo siyasi birlik açısından düşünürsek ortaya çıkıyor.
Eğer felsefe günlüğüne tekrar dönebilseydim, ki artık bunu yapacağım yakında, Foucault nun 'Kelimeler ve Şeyler' kitabından çıkan sonuçların gündelik hayattaki manalarını buraya geçirebilmek isterdim.
Freud 19. yüzyılın sonu 20.yüzyılın başında o zamanki Batı nın bilim paradigmasının altını oymuştur. Bazı şeyleri herkes anlamaz. Bazı şeylerden bahsedilmez, çünkü onlar herkesi değil, o konudan anlayanları ilgilendirir. Ama bazı şeylerin yine geniş çaplı sonuçları vardır.
Batı nın kategorizasyon sisteminde insan yoktu. Bunu Foucault kendisi de belirtiyor.
Ekonomi Batı nın sisteminde son derece güdük kalmış bir bilimdir, çünkü sadece görünen ile ilgilenir. 'Pozitif' saydığı şeylerle ilgilenir. Bunun düpedüz cahillik olduğunu kabul etmek istemezler. Bazıları bilerek, bazıları bilmeden kabul etmek istemez. Bunu etik değerler yüzünden yaptıklarını söylüyorlar. Kısmen doğru olabilir.
Din ve ekonomi birbirleriyle ilgilidir. Çünkü ikisi de libido ile ilgilidir. Libido ekonomi ve dinde de kendini gösterir. Tabii başka alanlarda da...
Ekonomide insan başlı başına bir faktördür. Bu yüzden sen Batı dünyasının en 'iyi', bu da göreceli bir kavram ama, yine de en iyi ekonomistini getir bir Muz Cumhuriyeti nin başına koy, yine pek bir şey değişmez. Çünkü sistem her elemanın çalışması ile iyi çalışır. Marksizim çok enteresan bir yol izledi, pozitivizmin dar görüşlülüğü karşısında. Ben marksist değilim ama yine de Marx ın toplumu analiz eden düşünceleri önemlidir. 'Din' dediğimiz şey, gerçekten bir din veya herhangi bir abstraksiyon sistemi olabilir. Hiçbir abstraksiyon sistemi yoktur ki beden ile ilgisi olmasın. Beden de zaman ile ilgilidir, yavaş yavaş oluşur...
***
Osmanlı nın yaptığı gibi, 'Ya abi bu işin en iyisini getirelim, bu işi halledelim.' son derece hatalı bir bakış açısının ürünüdür.
Batı da kişiler önemli değildir. Sistemi güçlü tutmaya çalışırlar. Bu yüzden Doğu nun
'adam adama', 'teke tek', 'kartın sahibi yakinimdir' zihniyetleri orda pek sökmez. (AKP bu doğulu zihniyeti Batı da izlemeye kalkıştı mesela. Tam bir fiyasko sonuç. Onlar sizi, sizin onları tanıdığınızdan daha iyi tanıyorlar.)
Yine fazla uçtum...
19.yüzyıl felsefesi, Nietzsche, Marx tavsiye ediyorum bu konuları anlamak için. Kitap olarak da 'Triebstruktur und Gesellschaft' Herbert Marcuse... 'Güdü strukturları ve Toplum'
Marcuse Frankfurt Okulu düşünürlerindendi...
Sazak ın yazısı bu konu ile tam olarak alakalı değil, fakat ego sorunu ve politikacı çook geniş bir düzlemde bu bahsettiklerimle teğetsel bir ilişkiye sahip...
29 Haziran 07, Derya Sazak
Liderlik
İngiltere'nin yeni Başbakanı Gordon Brown, Tony Blair kabinesinde on yıldır Maliye Bakanlığı yapıyordu. Görevi, İşçi Partisi'ni 1997 seçimlerinde "yeni sol" programla iktidara getiren Tony Blair'den devraldı.
ABD'nin Irak işgaline verdiği destekle, parlak kariyerini sıfırlayan ve berbat bir final yapan Blair isteseydi Başbakanlık koltuğunu seçime dek koruyabilirdi. Ya da muhaliflerine, bir zamanlar Demirel'in söylemi olan "Bulun 226'yı, düşürün!" diye meydan okuyabilirdi. Ancak Batı demokrasilerinde bu tür inatlaşmalara yer yok.
1980'lerin "Demir Lady"si Thatcher de benzer şekilde ayrılmıştı. 1991'deki Körfez Savaşı'nda en güçlü olduğu sırada, Muhafazakâr Parti'nin bir sonraki seçimi kazanamayacağına ilişkin eğilim ağır basınca Başbakanlığı tereddütsüz bıraktı. O sırada NATO zirvesi için Brüksel'deydik. Thatcher, dünya liderleriyle görüşmelerini sürdürdü. İsteseydi İngiltere'ye dönüp kabinedeki ve gruptaki muhalifleri susturabilirdi. Yapmadı. Çekilerek, partisinin bir seçimi daha kazanmasının yolunu açtı.
Blair de aynı şeyi yapıyor. Yakın tarihte iz bırakmış liderlere bakalım: İsveç'te Olof Palme, Almanya'da Willy Brant, İspanya'da Gonzales, ABD'de Clinton, Rusya'da Gorbaçov, Yeltsin, iktidar tutkunu olmayan isimlerdi. Koltuk bağımlısı olmadılar. Ülkelerinin geleceğini kendi hırslarıyla özdeşleştirmediler.
Kohl, "iki Almanya"yı birleştirdi. Onu "Almanya iyi yönetilmiyor!" diye ekranlarda dolaşırken gördünüz mü?
Seçim kampanyasında eşek sırtında dolaşan, salıncakta poz veren Türk siyasetinin "eskimeyen" yıldızlarına bakınca, Doğu-Batı arasındaki "demokrasi farkı" da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Örneğin, siyasi etiğin geçerli olduğu ülkelerde "kamu bankasını mafyaya pazarlamaya çalışmaktan Yüce Divan'da yargılanan eski bir başbakana şans tanınmaz." O kişi de çiçeği burnunda politikacı gibi kendini dağa bayıra vurmaz! Ya da, sahip olduğu bankadaki mevduatları "çifte hesap" yöntemiyle kaçıran, bu yüzden ailesi ülkeyi terk eden parti liderine "vatan, millet, bayrak" edebiyatı yapıyor diye oy veren çıkmaz. Seçmen önce IMF üzerinden halka ödettirilen 5 milyar doların hesabını sorar. Yargıda hesap vermesi gereken kişilere "dokunulmazlık" kazandırmaz!
22 Temmuz seçimlerine az kaldı. Kampanyada henüz Türkiye'nin gelecek 5-10 yılına ilişkin bir "vizyon" ve liderlik performansı göremedik.
Sadece küresel ısınma ve iklim değişikliğine dönük politikalar bile umut uyandırabilirdi.
Çankaya krizi nedeniyle "367'ye takılıp kaldık!"
Siyaseti "inatlaşma sanatı" olarak görenler Batı'dan ders almalılar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder