21yy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21yy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-02-27

Hoşgeldin Şeriat!

Ben Kur an da Şeriat diye birşey olduğuna inanmıyorum. Kur an ın yüksek seviyesini anlayamayacak kadar barbar halkların Kur an ı kendi seviyelerine indirdiklerini düşünüyorum. İlerde bu mutlaka belli olacak. Bugün kendini islam ile özdeşleştiren hiçbir ülke gerçekten bağımsız değildir, hanedanlar halkı sömürmektedir ve kendileri de Batı nın sömürgeleridir. Yalan mı? Herkes biliyor. Bizde bu yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Erdoğan lara sorsunlar, 'Kaddafi gibi bu ülkeyi 40 yıl yönetmek ister misiniz?' diye.
'E Allah ın izniyle'  derler herhalde.
 Maalesef AKP devrinde Türkiye nin içişleri bakanı olan zat da giderek kendi kendine güldüren arap ülkeleri gibi tamamen gerçek dışı naralar atmaya başladı: Türkiye de A.B.D. den daha çok özgürlük varmış. Yolsuzluğu mu acaba özgürlük olarak adlediyor diye insan kendi kendine soruyor. Evet, hiçbir hukuk ülkesinde olmayan 'özgürlükler' var burda bireyin aleyhine... Kendisi acaba bir Batı ülkesinde içişleri bakanı olabilir miydi?
Bugünkü HDN de  'Bill for islamic production support approved.' diye bir haber ver. Lütfen okuyun ve şaşırın. (Aşağıda hem linkini, hem de haberin kendisini verdim.)
Şimdi  bu  'halal' cılar var ya, üç kuruş para için yapmayacakları şey olmayan küçük burjuvalar, dini kullanarak kendi beceriksizliklerine bir son bulmaya çalışıyorlar... Mesela kadın ve erkeklere hizmet veren turizm firmaları desteklenmeyecekmiş. Zihniyete bakar mısın? Bunun inanın bana İslam ile bir ilgisi yok. Barbarlığın, korkaklığın, ilkelliğin apaçık belgesidir böyle birşey.
Gerçekten dışardan dindar gözüken, ama aslında dinci olan erkeklerin çoğu  her konuda rekabetten tırsan, 'bir beleş bulsak da bundan faydalansak'  şeklinde düşünen, kendi çıkarları için her türlü yasağı çiğnemeye hazır olan, açgözlü ve saldırgan, psikolojik olarak  negativ manada dişi erkeklerdir. Herkes için geçerli kuralları sevmezler, askeriyeye  'gıcık' olmaları hiçbir zaman gerçek bir disiplin altına girmeyi kabul edememelerindendir. Zaten girseler o disipline, geri kalırlardı... Gerçekten asker disiplini onların dünyası için bir kabustur. Herkes için eşit kuralları sevmezler, hep kendilerine özel kanunlar, yasalar, ilişkiler bulmaya çalışırlar. Çünkü gerçek manada rekabetten çok korkarlar. 'İmajiner anne' onları hep  'kayırmalıdır.' Hatta din ile olan ilişkileri de bu açıdan incelenmelidir.
Kadınların kapalı olmalarını istemeleri dinden dolayı değil, kendilerinin rekabetle başedememelerinden dolayıdır. Bu yüzden statükocu, totaliter sistemleri severler. Kadında, hiçbir zaman tam olarak yenemedikleri Ödipus kompleksinin  etkisi ile, anneyi arzularlar ve kadını insan, birey, hele, hele rakip olarak asla görmek istemezler... Aslında bilincin alt katmanlarında ensesti psişik olarak yenememişlerdir. (Yani gündelik hayatta ensesti yenmiş olmaları bunu bilincin bütün katmanlarında yendikleri manasına gelmez. Bu yüzden mesela Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerinde bu tipteki küfürler, yani ensesti çağrıştıran küfürler anal küfürlerden daha yaygındır. Kuzey ülkelerinde anal küfürler daha yaygındır mesela. Küfür bilincin sansürünün kalktığı bir an olduğu için bize bilinç hakkında ipuçları verir.)
Hayatta hep gayri meşru bir şekilde kayrılmayı beklerler, kural tanımazlar. İçlerinde yenilgiden çok korkarlar, bu yüzden 'kazanmaya' çok ihtiyaçları vardır psikolojik olarak, maalesef yine bu yüzden gayri meşruluğu göze alırlar. Halbuki yenilgi sanıldığı kadar kötü birşey değildir, bazen kazanmak için yenilmek gerekir.
Şans vardır, kabiliyet diye birşey vardır tabii, yani hayat bazılarına gerçekten ayrıcalıklı bir muamele yapabilir, ama bu kişinin kendi isteği ile olan birşey değildir.Ve bu gayri meşruluğa herkes için hodri meydan verecek şekilde olmaz.
...
CHP liderinin  'harami' lafına güldüm, gerçekten ben de hep 'Ali Baba ve 40 Haramiler' e benzetmişimdir politikacıların çoğunu...

http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?msg=commentsaved&n=turkish-parliament-approves-bill-for-islamic-production-deal-2011-02-25

Ayrıca haberin tamamı:

Turkish Parliament approves bill for 
Islamic production deal 
UMUT ERDEM 
ANKARA - Hürriyet 
Friday, February 25, 2011 
Turkey’s Parliament this week approved a bill related to an international deal that promotes enterprises 
operating in accordance with Islamic principals and foresees solving some problems according to Islamic law. 
Parliament stipulated that the Constitution and other laws would still apply for the articles applied to the Islamic 
law. 
The Islamic Development Bank, or IsDB, a multilateral development financing institution, will transfer financial 
resources to companies in Turkey operating with “Islamic production” procedures, according to the Islamic 
Corporation for the Development of the Private Sector, or ICD, agreement signed in 1999 with IsDB member 
countries. 
Companies processing pork products, tourism facilities providing service for both women and men and alcohol 
companies will be excluded from this financial support. 
According to the bill, the institution has $1 billion in capital and Turkey will pay $11.8 million to join the 
agreement. 
The ICD provides financial and technical support to companies in Muslim countries, according to the agreement. 
The bill also implements a control system for companies to determine if they operate in parallel with Islamic 
production procedures. According to the 29th article of the agreement, the Saudi Arabia-based Islamic Law 
Committee will determine whether Turkish companies operate in accordance with Islamic Law. 
The committee will consist of three religious functionaries elected for three years. They will decide if the 
investments of companies are proper under shariah. 
The 55th article of the agreement specifies the arbitration of the Islamic Court of Justice to solve possible 
problems among member countries. 
The bill, which was first discussed in 2004 and postponed to a future date by strong opposition in Parliament, 
was taken once again to Parliament’s agenda and approved in April. 
© 2009 Hurriyet Daily News 
URL: www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=turkish-parliament-approves-bill-for-islamic-production- 
deal-2011-02-25


p.s.
I have written in turkish, but not in english. So I must write, that I am shocked by these disgusting news from Turkey. But this was the USA agenda for Middle East after the Cold War...Remember the book of Huntington...Turkey back to the Middle East...

2010-12-19

Simply Diary

Turkey has only one english speaking newspaper from so called non-fundamentalist capital. But even this newspaper is not open-minded. And I must say, I am shocked how far right they are...
There is a columnist, obviously from the fundamentalist milieu, trying to be an intellectual in the western sense of the word, and at the same time  a turkish petite bourgeoise fundamentalist. He has the uneducated heart of an anatolian Atatürk opponent with a late modernized and educated mind. Late modernization has always something to do with USA. As the French was no more the leading country in the hegemony of the West. So the Americans brought their own model of modernization for these late modernized, non-western people. This was a success story as these late-modernized people were suffering from the dominance of the  earl-modernized elite of their own country. (No need to say that early-modernization has always something to do with Europe.) They had some kind of inferiority complex which they have tried to overcome with the new concepts that they have borrowed from the relatively 'new' hegemony of the West.
But they didn t get these concepts right, as they have only tried to express their uneducated heart in an educated mind. The word  'secular' is not an adjective that you can make a superlative out of it...But if you have emotional stress by that word and if you do not really understand the word, then you try to make something else out of this word. For these people, I mean the anatolian Atatürk opponents,  'secular' means something like  'without religion'. But this is not the real meaning of the word, this is how this special milieu tries to understand  'the world' from a very small minded window...
Please read the article to understand what I mean with this link below:
http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=imagine-there-is-no-religion-2010-12-17
To say Freud was an ultra-secularist, is completely nonsense. Freud had nothing to do with this kind of political theory. 'Secular' is a political term to indicate a differentiation process of the West that the Middle East has not gone through yet, in a very broad sense of the term. You can borrow the words, the terms, the thoughts but you can t borrow history!!!!! You can t borrow historical, complex phenomena...You can t borrow processes...
There is a wonderful sentence of Freud regarding the nature of writing and thinking...We do not have the superior position of writing and thinking in the reality in most of the times...As the nature of thought is always quicker than the matter...But life has something to do with the matter:-)
...
There can t be a word like  'Kemalist'. This was also a western invention, probably for the simply reason of easier pronunciation... 'Kemal' is a arabic word  and 'ism' is coming from old greek, meaning that this person was a thinker...But Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938) was not a thinker. He was a politician, a soldier but not a philosopher. He doesn t  'invent'  'secularism' as an evil coming over the poor and innocent muslims of Anatolia:-))) This is so funny, that someone can  'think' like this!!! But this is how they feel actually... They feel like this! They can t think actually.:-))
They felt themselves ignored and are still trying to take revenge over so many time...So reactionary!!!!
So regressiv in reality by trying to be progressiv in the article.:-)))

2010-12-01

Habermas

Habermas, yukaridaki linkten de okuyabileceğiniz gibi tanınmış Alman filozofu. 'Kamusal alan' Habermas ın kendine özgü bir konsepti falan değil, hatta felsefesinin o kadar da önemli bir kavramı değil aslında. Niye bu ülkede bu kavramla öne çıkmış gözüküyor anlamış değilim. 'Strukturwandel der Öffentlichkeit'  1962 de çıkmış, nerdeyse klasik olmuş, ama Habermas ın doçentlik tezi olarak yazdığı bir eser. Asıl önemli eseri 1981 yılında çıkan 'Theorie des kommunikativen Handelns'.
Habermas maalesef hala Frankfurt Okulu nun ve Kritik Teori nin, biz ona Eleştirel Kuram diyelim, son temsilcisi olarak geçiyor amatör felsefeciler için yazılmış bazı açıklayıcı metinlerde...Felsefe ile ciddi anlamda uğraşan insanlar bilirlerki, Alman Idealizmi 2.Dünya Savaşı nın katliamlarından sonra ciddi anlamda krizdeydi ve bence kendi kendisini lav etmesi gerekiyordu, ama o zaman da Marx ın eline düşmekten korktukları için bir çıkış yolu arıyorlardı. Alman kimliği aslında yahudi entellektüeller tarafından nerdeyse zor durumda bırakılmıştı. Marx ın dini eleştirisi, Modernite, hiçbir zaman haz etmedikleri Fransız olan (ve nerdeyse sadece bu yüzden sevimsiz olan:-) Fransız İhtilali hep üstlerine gelmiş, onlar ise bütün bunlardan nasıl kurtulacaklarını düşünmek zorunda kalmışlardı. Almanların bence en severek yaşadıkları toplu hareket Martin Luther in protestanlık hareketi idi. Yahudiler dini hiristiyan kimlikle problem çıkartan bir yapıda idiler birçokları için. Biliyorum 2.Dünya Savaşı nda birçok iyi manada hiristiyan yahudi katliamlarına karşı çıktı ama onları da kamplara attılar. Büyük çoğunluk ise onları yıkıma ve ateşe yönelten önder Hitler in peşinden gitti. Çünkü çoğu, aynen burdaki bir kısım küçük burjuva gibi, zafere susamış ve kimlik krizi yaşayan kitleler idi.
Şimdi bütün bunları niye yazdım? Habermas gerçek manada Eleştirel Kuram ın ve Frankfurt Okulu nun temsilcisi değildir... Çünkü bu hareketlerin özünden uzaktı kendisi. Bu hareketleri tekrar Kant ın iyimserliği ile sulandırmak istedi ve buna  'Öffentlichkeit ın  çok ihtiyacı vardı. Almancayı iyi bilen bir insan Habermas ın stil farkı ile Adorno ve Horkheimer in stil farkını hemen hisseder...Nietzsche bile bence bu iki harekete Habermas tan daha yakındır...:-)))
Habermas sivri, patlayıcı içerikleri yuvarlayan biri olarak büyük beğeni topladı, çünkü Freud un, Marx ın köşeli kuramları birçok kişiyi bu düşünürlerden uzak tutuyordu...Neyse, şimdi konu bu değil. Türkiye de birdenbire bu başörtüsü meselesi tartışmalarında   'kamusal alanın ideolojik tanımı'  gibi bir kavram sarfedildi. Hahahaha!!!!
Bu ülkenin bir tarihi var, burası Fransa değil, 25 yılda ikinci kahveyi yapamadılar benim oturduğum yerde, ki Istanbul un ortasında yaşıyorum...Bu ülkenin bir tarihi var, akşam ezanından sonra sokağa çıkmak diye bir kavramı vardı ki  bu kültürün, ki hala onun kalıntıları yaşıyor...Sokakta köpekten başka dolaşan yok belli bir saatten sonra, onlar mı kamusal alanın sahipleri acaba, politik devrim yapacak olan  'cafe' lerde toplanıp... Hahahaha!!! Bu toplum senelerce Selamlık ve Harem olarak yaşamadı mı? Toplum hala bunun izleri ile dolu değil mi? Herkesin başı kapalıydı bundan 300, 400 yıl evvel...Devrim olmasa şimdi parayla etrafta dolaştırılan politik çarşaflı ve türbanlı kadınlar da o zamanki gibi evlerinde oturuyor olacaklardı...
Ayrıca Anadolu da köpeklere de tecavüz edildiğini okuyoruz gazetelerden (HDN, tarihi ekleyeceğim), köpeklere tecavüz edilen bir yerde kadınları kapatmazsın da, ne yaparsın? Hahaha... Özgürlükmüş!!!!
Cinsel kontrol mekanizmaları gelişmemiş bir toplumun içgüdüsel bir korunma ihtiyacı olur...Ama bu ihtiyaç 'Allahın emri' diye pazarlanıp, bunun üzerinden kendi cebinin çıkarlarını devletin çıkarlarını gözardı ederek kullananlar varsa, bunun ismi özgürlük olmaz. 'Kamusal alan' ı padişahın emirlerinden ibaret gören bir toplumun mirasçısıyız... Bunu unutmayın... Ayrıca kadın orda hiç olmasa daha iyi eskilere göre...
Türkiye deki durumun Habermas ile bir ilgisi yok, ama buraya ayrıca Habermas ın günümüzdeki liboş politikaları eleştiren bir röpartajını ekleyeceğim.

2010-11-23

Bayramdan Sonra

Cat in Kuruçeşme, Istanbul
Bütün Türkiye 12 Kasım 2010 tarihinde tatile girdi ve yavaş, yavaş uyanıyor. Bayramdan evvel resmen daha iyi idim, Bayram dan sonra sanki üzerimden kamyon geçmiş gibi...Birşey de yapmadım...Herhalde zaten bu yüzden...Çalışmak insana daha iyi geliyor bence.
Yine de bu zaman olayını biraz toparlamaya çalışalım. 7 Kasım 2010  ay takvimine göre yılın son ayına girdiğimiz gündü. İslamda Zilhicce ayının ilk on günü kutsal sayılıyor ve sonunda 4 gün süren bir  bayram kutlanıyor. Bu bayramın ismi Kurban Bayramı, bu sene 16sı ve 19u arası bayramdı. Islam yeni bir din aslında insanuğlunun tarihini düşünürsek...Daha 15.yüzyılında islam...(Hicret İslamı takvimde esas alınıyor) Şu anda ortaklaşa kullandığımız  İsa ya göre düzenlenmiş takvim ise 21.yüzyılı gösteriyor...Arada 600 yıl fark var. Bu zaman önemli, az da değil, çok da değil belki ama önemli.
Dilek Aydemir in yazısını buraya koyduğum iyi olmuş, çünkü o yazının bana hatırlattığı çok şey var.
Habermas önemli çağdaş bir filozof. Yalnız Türkiye yi Habermas la anlamaya çalışmak traktör kullanılacak yerde uçak kullanmaya benzer...:-)))) Arkası var...

Enhanced by Zemanta

2010-11-20

Pious Camel

The pious camel said, she doesn t want to provoce  'muslim' men!
http://www.der-postillon.com/2010/11/saudi-arabien-islamisches-gutachten.html

2010-11-03

YouTube Yasaklanmasın!!!!!!!!!!!!

Aklım almıyor! YouTube u yine yasaklamayı düşünüyorlarmış. Ne Atatürk e hakaret içeren videolar, ne de Baykal ın videoları YouTube un yasaklanması için bir sebep değil. Bunlar bence bahane!!!!!!
Bu bahaneler AKP nin işine geliyor, artı asıl sebep en başta Digitürk idi. Erol Aksoy gibi bir hırsızın takımından çıkan öteki hırsızların Türkiye ye armağanı... Asla Türkiye demokratikleşsin istemiyorlar!
Bu kadar aptalın bu kadar kolay sömürüldüğü başka bir ülke yok. Adamı Cumhurbaşkanı yapıyorsun, oğlu internetten mercimek satıyor. İnsan neyse odur. Kötü bi şey mi? Hayır değil. Ama herkesin derdi aynı bu ülkede: para, para,para.
Baykal ın böyle bir hakkı yok. Ben mesela böyle bir sayfaya tıklamam. Hiç ama hiç beni ilgilendirmiyor Baykal ın seks hayatı.
Dün çok sevinmiştim sonunda YouTube açıldı diye!!!! Bugün yine yok!
İşte Türkiye! İstikrar, stabilite yok. TİB e de ayrıca kılım. AİHM ye başvurma hakkım var resmen, bana yaptıklarından ötürü.
Bu arada Milliyet in YouTube haberinde Dora Hospital diye bir hastahanenin reklamı var. UZAK DURUN! Ezgi Maraşlı diye bir pittbull pazarlama müdürleri var, geleni av olarak görüyorlar... Zaten ayrıcana da tam teşşekküllü, iyi bir hastahene değil, bunu hastahaneyi işleten bize söyledi. Ayak üstü tedavi, basit şeyler için olabilir ama gerçek manada hastahane değil. Hemşire yok içerde, hostes gibi dolaşan müşteri ilişkileri sorumluları var. Tamamen şirket mantığı üzerine kurulmuş bir yer.
Yine de doktarlara laf söylemek istemem. Bizim tanıdığımız doktorlar iyi idi ama şirket kötü.

2010-10-07

Başlıksız

En ufak bir başlık gelmiyor aklıma... Aslında yazmak istemiyordum ama birisi elime eski iki tane gazete tutturunca biraz baktım ve yine sinirlendim tabii ki...
Bir kere bu aralar Türkiye de olmaktan pek memnun, mutlu değilim...Düşünün ülkede arabanıza çarpıyorlar ve polis  'Bu işin bizimle alakası yok!' diyor...Bunu da kendi safdilliği ile haklı göstermeye çalışıyor... Israr etmek lazım, belki Fethullahçı olmak lazım, sistem yok çünkü, keyfilikler, saçmalıklar ülkesi Türkiye...
Malum artık normal bir polis teşkilatı da yok, ülkedeki bütün boş adamları imam ve polis yaptıktan sonra, bu boş adamları da politika üzerinden yandaş yaptıktan sonra, çıkarı olmayana niye hizmet etsin bu zatlar?
Hiçbir zaman prensip üzerinden çalışan bir toplum olmamıştık ki zaten!!!!!
Yargı da berbat durumda, sağlık sistemi boktan, siyaset islamofaşizm kıvamında, gel de yaşa bu ülkede!
Cehennemden fırlamış eşşeklerin ezan okuduğu bir ülkede nasıl maneviyat olabilir? (Lokman Süresi nde bir ayet var: 'Sesinizi alçaltın!' diye... Herşeyi güya peygamberin zamanında gibi yapıyorsunuz da, bunu niye peygamberin zamanındaki gibi yapmıyorsunuz? Peygamberin zamanında megafon mu vardı, elektrik mi vardı? Son beşyüzyılda Orta Doğu lu erkek ne yaptı? Elektriği siz mi buldunuz?
En ufak bilimsel veya sanatsal bir katkı geliştirebilecek güçte misiniz? En ufak bir bilimsel buluş için gerekli libido konstellasyonuna sahip değilsiniz ki...
Din maneviyat ile ilgilidir, türk küçük burjuvası boğazından, cep telefonu, arabadan başka birşey düşünmez...Dinle nasıl ilgileri, alakaları olsun ki...
Youtube iki yıldan fazladır yasak, ülkenin en iyi gazetecileri hapislerde çürüyor...
12 Eylül 2010 sonucu da  bu ülkedeki maddi hırsın herşeyin üzerinde olduğunu gösteren bir sonuçtur...

2010-07-21

Wiki nin gücü

wikileaks.org un Almanca sayfasından alıntı.

'Wir sind davon überzeugt, dass eine Regierung, die auf Transparenz basiert, zur Verringerung von Korruption und zu einer stabileren Demokratie führt.

Regierungen, wie auch deren Bevölkerung, würden von erhöhter Kontrolle durch die globale Gemeinschaft profitieren. Diese Kontrolle erfordert vor allem Informationen – die bislang nur zu einem hohen Preis bezüglich der Menschenrechte und Menschenleben geliefert werden konnten. Wikileaks wird die nötige Sicherheit in der Bewegung des ethisch-moralischen 'Leakings' ermöglichen.

Wikileaks deckt 'undichte Stellen' in Dokumenten viel exakter auf, als Presseagenturen oder Geheimdienste es jemals könnten. Das heißt, dass Wikileaks der gesamten Globalen Gemeinschaft ein Forum bieten wird, um Dokumente und Artikel auf Glaubwürdigkeit, Plausibilität, Falsifizierbarkeit und Wahrheitsgehalt zu überprüfen. Sie wird in der Lage sein, Dokumente zu interpretieren und deren wahre Bedeutung der Öffentlichkeit zugänglich zu machen und zu erklären. Ein von der chinesischen Regierung verfasstes Dokument kann somit offen von der gesamten Gemeinschaft chinesischer Regierungskritiker überprüft und diskutiert werden. Ebenso kann ein iranisches Dokument von der Farsi-Gemeinschaft analysiert und in den richtigen Zusammenhang gebracht werden. Unsere erste Beispielanalyse ist verfügbar auf der news page (in Englisch), um einen Eindruck darüber zu vermitteln, was Wikileaks in Zukunft leisten wird.'

2010-02-04

Ömer Uluç_1931_2010_TR_Painter



http://tr.wikipedia.org/wiki/Ömer_Uluç

28 Ocak 2010 günü vefat eden Ömer Uluç için daha evvel bir blog yapmak istedim, ama anca bugün oldu.Kendi alanında nerdeyse tekti bence. Tamam ben çok ilgili değilim Türkiye deki sanat ile yine de, ötekilerden farklı olduğu belli idi, bence çok başarılı idi.
Bu aşağıdaki listeyi yukarıdaki adresten aldım. Check etmedim daha neler var. Bir de Wikipedia da sadece Hollandaca da biografisini buldum, hemen öteki dillerde de eklenmesi lazım bence....

Online sergileri

2001 Kare Sanat Galerisi
2003 AKM Sanat Galerisi
2003 Artı Mezat
2004 Kare Sanat Galerisi
2005 Kare Sanat Galerisi
2005 Artı Mezat
2005 Maçka Sanat Galerisi
2006 Mac Art Galery
2007 İstanbul-9 Vapuru
2008 Antik Park Fine Ard and Antiques
2008 Lebriz.com, dem-art
2008 Olcay Art

2009-11-04

'L'ethnologue Claude Lévi-Strauss est mort.'

L'ethnologue Claude Lévi-Strauss est mort
LE MONDE | 03.11.09 | 18h25 • Mis à jour le 03.11.09 | 20h59


Peu de savants se sont aventurés aussi loin que Claude Lévi-Strauss dans l'exploration des mécanismes cachés de la culture. Par des voies diverses et convergentes, il s'est efforcé de comprendre cette grande machine symbolique qui rassemble tous les plans de la vie humaine, de la famille aux croyances religieuses, des œuvres d'art aux manières de table. Le paradoxe des très grandes œuvres, celles qui sont vraiment décisives et novatrices, est de pouvoir se caractériser en peu de mots.


Ainsi pourrait-on dire qu'il déchiffra le solfège de l'esprit. A tout le moins, il s'en approcha, et de fort près, à force de rigueur et d'invention conceptuelle. Parler d'un solfège de l'esprit n'est pas seulement le prolongement de cette métaphore musicale toujours présente dans l'œuvre de l'anthropologue. Or il faut entendre cette formule littéralement. Même si nous chantions, quotidiennement, les ritournelles de la vie en société, même si nous connaissions par cœur les mélodies des mythes ou des mariages, nous ne savions pas ce qui organisait ces systèmes. Notre conscience ne nous révèle rien, spontanément, des processus qui sont à l'œuvre dans le vaste domaine de la symbolique sociale. C'est pourquoi nous ignorions leurs règles de fonctionnement, les lois de leurs combinaisons. Il nous manquait un solfège.

Derrière la diversité des mélodies, celui-ci explicite les règles qui les engendrent : accord, renversement, transformations. Il définit des formes (canon, fugue, sonate…). Il n'est pas faux de dire que la démarche de Claude Lévi-Strauss visait un but analogue. Ce qui l'attirait avant toute chose était de découvrir les organisations cachées, les lois sous-jacentes au chatoiement des apparences sociales. Il était de ceux qui pensent à la géologie en contemplant un paysage ou songent aux classements botaniques face aux massifs de fleurs.

C'est pourquoi, derrière le foisonnement déconcertant des règles de parenté, des totems ou des mythes, derrière l'apparent tohu-bohu des échanges économiques et des créations artistiques, il s'est consacré à découvrir, plus qu'une partition unique et isolée, certaines des structures qui les engendrent, indépendamment de la volonté des acteurs et de leurs consciences.

Cette démarche, toujours semblable en son fond, connut plusieurs époques et une succession de points d'application. Elle s'attacha d'abord à la parenté, dont Claude Lévi-Strauss, dans sa thèse, abandonna la face visible pour en dégager les "structures élémentaires". Elle se focalisa ensuite sur le totem, dont il éclaira l'énigme en quittant le terrain des analogies apparentes pour mieux saisir les jeux globaux. Elle se fixa longuement sur la mythologie, dont quatre volumes monumentaux, de 1964 à 1971, scrutèrent les transformations et le fonctionnement propre, indépendant des décisions individuelles, des langues, des peuples, voire des lieux et des temps.

Ce souci des structures, des combinatoires, des codes de transformation, rapproche Claude Lévi-Strauss des scientifiques, principalement des mathématiciens. Il le rattache aussi à la lignée des philosophes qui, de Platon à Kant, ont reconnu la place centrale des processus formels.

LES MYTHES "SE PENSENT ENTRE EUX"

Là se trouve le cœur de l'œuvre, et ce qu'elle a, à sa manière, de vertigineux. Car, dans l'analyse de ces milliers de mythes qui "se pensent entre eux", se répondent sans se connaître, se combinent sans que personne l'ait décidé, on voit s'esquisser des procédures mentales universelles.

Cette approche d'un solfège de l'esprit humain prolonge ou accompagne le schématisme de Kant, la linguistique structurale de Roman Jakobson ou, en psychanalyse, la théorie lacanienne du signifiant. Le résultat est d'autant plus impressionnant que cette analyse convoque des peuples et des cultures sans contacts connus les uns avec les autres. L'historien – comme Georges Dumézil, féru lui aussi de perspective structurale – ne compare que des mythes issus de peuples entretenant des liens attestés. En s'affranchissant de cette limite, en confrontant, par exemple, les mythes amérindiens avec ceux du Japon, Lévi-Strauss a ouvert des perspectives théoriques qui intéressent, au-delà de l'ethnologie restreinte, l'anthropologie générale, l'étude de l'esprit des hommes.

Sans doute est-ce là une marque persistante, à travers détours et exils, de son attachement profond à la rigueur des philosophes. Ils ne cessèrent en fait d'avoir sa préférence. Très jeune, cet enfant d'artiste (son père était peintre) porta son attention vers les concepts. Normalien, il choisit en 1927 la philosophie. Agrégé, il commença à l'enseigner en 1932. L'ennui toutefois le gagna vite, et le désir de "l'expérience vécue des sociétés indigènes" l'emporta : il partit en 1935 pour Sao Paulo, où il enseigna durant trois ans en menant plusieurs missions d'étude chez les Bororo, puis les Nambikawara, en compagnie de Dina Dreyfus, sa première femme, épousée en 1932.
Ils se séparèrent à leur retour en France, en 1939, et l'anthropologue connut ensuite deux autres mariages, en 1945 et en 1954.

Révoqué de l'enseignement au titre des lois antijuives de Vichy, il se retrouva à New York, où il fréquenta les surréalistes, et se lia avec Jakobson, dont l'apport fut déterminant dans la construction de son œuvre. L'après-guerre fut une période instable pour ce chercheur dont les œuvres maîtresses commençaient seulement à s'imprimer et que les institutions savantes ne reconnaissaient pas encore. Attaché culturel à New York, puis en mission en Inde et au Pakistan pour l'Unesco, il fut nommé en 1950 à l’Ecole pratique des hautes études avec l’appui de Dumézil.

En 1955, Tristes Tropiques le fit connaître du grand public. Journal de voyage soutenu par une écriture limpide et sensible, méditation sur le savoir et sur l’époque d’une grande liberté de ton, le livre est une réussite littéraire et devint aussitôt un succès de librairie, bientôt une référence. Bien des pages de ce livre appartiennent depuis aux anthologies en usage dans les classes. On y découvre un voyageur déjà préoccupé des désastres de la planète, tourmenté par la destruction de la diversité humaine, soucieux d’écologie bien avant que l’époque ne se saisisse du terme. On discerne également son penchant pour le bouddhisme et sa réticence envers l’islam. Cette dernière est si forte que certaines pages de Tristes Tropiques, peu remarquées à l’époque, vaudraient sûrement à leur auteur de virulentes protestations si elles paraissaient aujourd’hui.

Après la publication d’Anthropologie structurale (1958) et l’élection au Collège de France (1959), Lévi-Strauss déploya une activité exceptionnelle d’organisateur et d’auteur qui lui valut une reconnaissance internationale croissante. Après La Pensée sauvage (1962) et les quatre volumes des Mythologiques, il devint évident que cette œuvre était l’une des grandes de son siècle. Il est désormais difficile de parler de l’homme, de la société, des échanges sans tenir compte de son apport.

La voie des honneurs, parallèlement, se poursuivit. En 1973, Claude Lévi-Strauss fut élu à l’Académie française, il accompagna François Mitterrand au Brésil en 1985, ses collections d’objets furent exposées au Musée de l’homme en 1989, ses photographies du Brésil éditées en 1994, son 90e anniversaire célébré par des numéros spéciaux.

En 2005, l’Unesco fêta les 60 ans de sa fondation en confiant à son ancien collaborateur un discours d’ouverture qui restera, bien que l’orateur ait alors approché le siècle, un modèle de pertinence et de lucidité. Il y rappela notamment, en se référant à Rousseau – l’un de ses maîtres, avec Montaigne –, les menaces que notre expansion effrénée fait peser sur la nature et sur l’humanité. Car Claude Lévi-Strauss, en fin de compte, ne dissociait pas la défense de la diversité culturelle et celle de la diversité naturelle.

Dans une époque pressée, confuse, massivement portée à la veulerie et au simplisme, l’homme passait fréquemment pour distant. Tous ceux qui eurent la chance de l’approcher peu ou prou savent combien cet esprit universel, profondément attaché à la dignité de tous peuples, savait être proche, amical, fidèle et chaleureux, surtout si l’on avait su tenir le coup sous son regard, le plus acéré qui fût.

Hautain ? Non. Seulement exigeant, suprêmement intelligent, et peu enclin au mensonge. Cela fait évidemment beaucoup de défauts, surtout si l’on est en outre l’auteur d’une des œuvres majeures du XXe siècle. Dans la cacophonie de l’heure, une partition exemplaire. Et l’élégance altière, à côté du solfège, d’un musicien de l’esprit.


Roger-Pol Droit
Article paru dans l'édition du 05.11.09

2009-10-30

Her gün yazmak

Evet, bir günlüğün -en azından- bir amacı olmalı, o da her gün yazmak, her gün yazabilmek...
29 Ekim 2009 atlanmış oldu işte, hiç istemediğim halde, bugün 30 Ekim 2009.
Kızım uyuyor, yoksa şimdi burda olamazdım...
Ergin Yıldızoğlu nun köşe yazısını okuyabilmem bile iki gün sürdü. Yani normal şartlarda yaşamıyorum bu aralar veya tam tersi normal şartlarda yaşamaya yeni başladım...-)) Daha doğrusu bir fani için normal, bir akademisyen için anormal şartlardayım...
Ergin Yıldızoğlu nun yazısı güzeldi, sonra tabii hemen verdiği linkten Axel Honneth in Sloterdijk hakkında yazdıklarını okudum. Hoşuma gitti tabii ki, çünkü uzun zamandır Almanca entellektüel bir polemik yazısı okumamıştım. Normalde Axel Honneth pek böyle yazmaz, çok iyi tanıdığım bir yazar değil ama yine de bir fikrim var tabii ki...Habermas öğrencisi ve Habermas çizgisinin temsilcilerinden sayılıyor. Bu tip filozoflar genellikle can sıkıcı yazarlar ve polemik olmamaya gayret gösterirler, ama tabii söz konusu Sloterdijk olunca
herkes zıvanadan çıkabiliyor... Bir kere bu komikti ve hoştu.
Tabii gazete yazıları akademisyenlerden çok bu yazıları uzaktan takip edenler için yazılıyor, yani halka dönük bir temaşa tarafı var. Demek bende de halkta ki gibi adi bir taraf var ki bu temaşa hoşuma gidiyor. Hatta ben bütün olayı hiç ciddiye alamıyorum..Yazıya, Almanca deyimlere takılıyorum, ahh çok ama çok hoşuma giden tabirler vardı...
Honneth kısmen haklı tabii ki ve Sloterdijk böyle bir eleştiriyi hak ediyor ama Honneth in de haklı olmadığı, Sloterdijk ın bile savunulması gereken tarafları var bence...
Sloterdijk kendi kabiliyetine ihanet etmiş bir insan... Sloterdijk niye roman yazarı veya başka birşeyin yazarı olmadı da, filozof oldu, bilemiyoruz...Ama elimde olmadan Viyana daki -yıllarca süren- Sloterdijk ziyaretlerimi hatırladım tabii...
Gerçekten en başından beri Sloterdijk ta bir 'Guru' havası vardı...Ama Hindistan da gerçek bir 'Guru' nun yanında bulunduğunu bilmiyordum... Ama müritlerine ders veren bir hoca tarafı vardı hep...
Biraz tarikat yöneticisi havası hep vardı...İnsan onun derslerine neden gittiğini bilmeden sineğin ampülün etrafında dolanması gibi, gider otururdu orda. Bir konserden kalkar gibi de kalkardı. 'Piyanist' bazen iyi bir doğaçlama çıkartır, bazen de o kadar iyi olmazdı ama siz tabii bir performansçının her zaman aynı
şeyi veremeyeceğini bildiğiniz için, onun sadık bir müridi olarak, onu yine, yeni, yeniden izlemeye giderdiniz...

2007-06-18

Richard Rorty 1931 2007

Richard Rorty 1931-2007 diye yazmak bana çok üzücü geliyor. İnsanların böyle sayılara indirgenmesinden nefret ediyorum. 8 Haziran 2007 de bence bu dünya olduğundan daha beter bir yer oldu. Evet, sadece 10 gün evvel bence bir yıldız kaydı gökyüzünden. Richard Rorty 20/21. yüzyıl filozofu idi. Bence çok doğru şeyler söylediği için sevilmiyordu. İlk önce onun söylediklerini duymak istemeyenler kulaklarını tıkadılar ama okuyucuları çoğalınca bunu yapamadılar.
Daha sonra tekrar bu konuya dönmek üzere...