Medya Devri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya Devri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-02-25

Günlük



Dün bindiğim taksinin şöförü pahalılıktan ve işsizlikten şikayetçi idi haklı olarak...Herkes de aynı problem var. Sabit giderler senelerin olmayan enerji politikaları yüzünden yüksek. Mesela Aygaz bildiğim kadarı ile monopol, ki bence pahalı, onun dışında gaz pahalı, elektrik pahalı, su pahalı ve içilmiyor. Telefonlarda vergiler yüksek ve benzin aşırı pahalı. Oğlu iş bulmaya çalışırken, 'Cemaatte tanıdığın var mı?' diye sormuşlar ve işi vermemişler. 'O da oraya başvurmasa imiş' dedim içimden, neresi olduğunu yazmayacağım...Yine de tabii haksızlık ama ülke böyle işte.
'Bu hükümet bi tek polise yaradı, Abla' dedi. E doğru, bunu da herkes biliyor. Hayret verici olan bu şöförün hala konuşmaya cesaret etmesi. 'O da durmadan ceza yazıyor, prim alabilmek için.'  dedi. Ben polislerin ceza yazdıklarında prim aldıklarını bilmiyordum. Bu arada CHP yi de AKP ye rakip olarak görmediğini ekledi. 'Rakipleri yok.'  dedi.

Benim de kendi dertlerim aklıma geldi.
Mesela bize araba vurup, kaçtığında polis yardımcı olmadı; şen şakrak bu hükümetin bu görevi onların üzerinden aldığını artık doğrudan mahkemeye başvurabileceğimizi söylediler. Aman ne güzel. Mahkemeye başvurduk; hakim sanki bize 'ben bu salaklardan kendim için ne koparabilirim?' diye bakıyordu...
Tekrar dünkü konuşmaya dönüyoruz; 'Televizyonları açarsan, herşey tozpembe.' Bütün bunları ben de biliyorum.
Yunanistan dan da bahsetti. Ben de oranın refah seviyesinin yıllar içinde buraya fark atacak şekilde geliştiğini söyledim. Yani iki ülkeyi karşılaştırmak zaten zor bence. Aynı refah seviyesini sürdürmek mümkün olmayınca, ki ama AB ye girmek bu refah seviyesinin bir şekilde güvencesi, garantisi idi düşünüyordu bazıları, protestolar başladı. Türkiye de Yunanistan daki gibi protestoların olmayışı Tr. daha iyi durumda olduğundan değil, tam tersi.
Eğer Tr. AB ye girmiş olsa, daha beteri olurdu. Herşey toz pembe olmazdı. Kaynaklar belli rant çevreleri tarafından heba edilirdi, halka  'Al lan sana kültür!'  şeklinde  reklamlar ulaşırdı herhalde. 'Senin anan, baban da böyle kültür görmedi lan! Biz ne eyi ettik.'  reklamlarına para aktarılırdı en basidinden...
Bu arada Avrupa nın kendi içerisinde de tabii herşey toz pembe değil. Orda da bu AB kaynaklarını beleş para olarak gören kurumlar var ve sömürdüler bence. Para halka inmiyor. Kimin o anda politik güç elinde ise, saçma, sapan birşeyler bulup, yapıyorlar. Şirket yok ise, yaratılıyor, tarih yok ise, franchising yapılıyor... Tabii ki yine Avrupa nın seviyesi burdan daha iyi ve yerine göre çok değişik, katolik ülkeler ile protestan ülkeler bir değil...

2010-12-01

Habermas

Habermas, yukaridaki linkten de okuyabileceğiniz gibi tanınmış Alman filozofu. 'Kamusal alan' Habermas ın kendine özgü bir konsepti falan değil, hatta felsefesinin o kadar da önemli bir kavramı değil aslında. Niye bu ülkede bu kavramla öne çıkmış gözüküyor anlamış değilim. 'Strukturwandel der Öffentlichkeit'  1962 de çıkmış, nerdeyse klasik olmuş, ama Habermas ın doçentlik tezi olarak yazdığı bir eser. Asıl önemli eseri 1981 yılında çıkan 'Theorie des kommunikativen Handelns'.
Habermas maalesef hala Frankfurt Okulu nun ve Kritik Teori nin, biz ona Eleştirel Kuram diyelim, son temsilcisi olarak geçiyor amatör felsefeciler için yazılmış bazı açıklayıcı metinlerde...Felsefe ile ciddi anlamda uğraşan insanlar bilirlerki, Alman Idealizmi 2.Dünya Savaşı nın katliamlarından sonra ciddi anlamda krizdeydi ve bence kendi kendisini lav etmesi gerekiyordu, ama o zaman da Marx ın eline düşmekten korktukları için bir çıkış yolu arıyorlardı. Alman kimliği aslında yahudi entellektüeller tarafından nerdeyse zor durumda bırakılmıştı. Marx ın dini eleştirisi, Modernite, hiçbir zaman haz etmedikleri Fransız olan (ve nerdeyse sadece bu yüzden sevimsiz olan:-) Fransız İhtilali hep üstlerine gelmiş, onlar ise bütün bunlardan nasıl kurtulacaklarını düşünmek zorunda kalmışlardı. Almanların bence en severek yaşadıkları toplu hareket Martin Luther in protestanlık hareketi idi. Yahudiler dini hiristiyan kimlikle problem çıkartan bir yapıda idiler birçokları için. Biliyorum 2.Dünya Savaşı nda birçok iyi manada hiristiyan yahudi katliamlarına karşı çıktı ama onları da kamplara attılar. Büyük çoğunluk ise onları yıkıma ve ateşe yönelten önder Hitler in peşinden gitti. Çünkü çoğu, aynen burdaki bir kısım küçük burjuva gibi, zafere susamış ve kimlik krizi yaşayan kitleler idi.
Şimdi bütün bunları niye yazdım? Habermas gerçek manada Eleştirel Kuram ın ve Frankfurt Okulu nun temsilcisi değildir... Çünkü bu hareketlerin özünden uzaktı kendisi. Bu hareketleri tekrar Kant ın iyimserliği ile sulandırmak istedi ve buna  'Öffentlichkeit ın  çok ihtiyacı vardı. Almancayı iyi bilen bir insan Habermas ın stil farkı ile Adorno ve Horkheimer in stil farkını hemen hisseder...Nietzsche bile bence bu iki harekete Habermas tan daha yakındır...:-)))
Habermas sivri, patlayıcı içerikleri yuvarlayan biri olarak büyük beğeni topladı, çünkü Freud un, Marx ın köşeli kuramları birçok kişiyi bu düşünürlerden uzak tutuyordu...Neyse, şimdi konu bu değil. Türkiye de birdenbire bu başörtüsü meselesi tartışmalarında   'kamusal alanın ideolojik tanımı'  gibi bir kavram sarfedildi. Hahahaha!!!!
Bu ülkenin bir tarihi var, burası Fransa değil, 25 yılda ikinci kahveyi yapamadılar benim oturduğum yerde, ki Istanbul un ortasında yaşıyorum...Bu ülkenin bir tarihi var, akşam ezanından sonra sokağa çıkmak diye bir kavramı vardı ki  bu kültürün, ki hala onun kalıntıları yaşıyor...Sokakta köpekten başka dolaşan yok belli bir saatten sonra, onlar mı kamusal alanın sahipleri acaba, politik devrim yapacak olan  'cafe' lerde toplanıp... Hahahaha!!! Bu toplum senelerce Selamlık ve Harem olarak yaşamadı mı? Toplum hala bunun izleri ile dolu değil mi? Herkesin başı kapalıydı bundan 300, 400 yıl evvel...Devrim olmasa şimdi parayla etrafta dolaştırılan politik çarşaflı ve türbanlı kadınlar da o zamanki gibi evlerinde oturuyor olacaklardı...
Ayrıca Anadolu da köpeklere de tecavüz edildiğini okuyoruz gazetelerden (HDN, tarihi ekleyeceğim), köpeklere tecavüz edilen bir yerde kadınları kapatmazsın da, ne yaparsın? Hahaha... Özgürlükmüş!!!!
Cinsel kontrol mekanizmaları gelişmemiş bir toplumun içgüdüsel bir korunma ihtiyacı olur...Ama bu ihtiyaç 'Allahın emri' diye pazarlanıp, bunun üzerinden kendi cebinin çıkarlarını devletin çıkarlarını gözardı ederek kullananlar varsa, bunun ismi özgürlük olmaz. 'Kamusal alan' ı padişahın emirlerinden ibaret gören bir toplumun mirasçısıyız... Bunu unutmayın... Ayrıca kadın orda hiç olmasa daha iyi eskilere göre...
Türkiye deki durumun Habermas ile bir ilgisi yok, ama buraya ayrıca Habermas ın günümüzdeki liboş politikaları eleştiren bir röpartajını ekleyeceğim.

2010-11-03

YouTube Yasaklanmasın!!!!!!!!!!!!

Aklım almıyor! YouTube u yine yasaklamayı düşünüyorlarmış. Ne Atatürk e hakaret içeren videolar, ne de Baykal ın videoları YouTube un yasaklanması için bir sebep değil. Bunlar bence bahane!!!!!!
Bu bahaneler AKP nin işine geliyor, artı asıl sebep en başta Digitürk idi. Erol Aksoy gibi bir hırsızın takımından çıkan öteki hırsızların Türkiye ye armağanı... Asla Türkiye demokratikleşsin istemiyorlar!
Bu kadar aptalın bu kadar kolay sömürüldüğü başka bir ülke yok. Adamı Cumhurbaşkanı yapıyorsun, oğlu internetten mercimek satıyor. İnsan neyse odur. Kötü bi şey mi? Hayır değil. Ama herkesin derdi aynı bu ülkede: para, para,para.
Baykal ın böyle bir hakkı yok. Ben mesela böyle bir sayfaya tıklamam. Hiç ama hiç beni ilgilendirmiyor Baykal ın seks hayatı.
Dün çok sevinmiştim sonunda YouTube açıldı diye!!!! Bugün yine yok!
İşte Türkiye! İstikrar, stabilite yok. TİB e de ayrıca kılım. AİHM ye başvurma hakkım var resmen, bana yaptıklarından ötürü.
Bu arada Milliyet in YouTube haberinde Dora Hospital diye bir hastahanenin reklamı var. UZAK DURUN! Ezgi Maraşlı diye bir pittbull pazarlama müdürleri var, geleni av olarak görüyorlar... Zaten ayrıcana da tam teşşekküllü, iyi bir hastahene değil, bunu hastahaneyi işleten bize söyledi. Ayak üstü tedavi, basit şeyler için olabilir ama gerçek manada hastahane değil. Hemşire yok içerde, hostes gibi dolaşan müşteri ilişkileri sorumluları var. Tamamen şirket mantığı üzerine kurulmuş bir yer.
Yine de doktarlara laf söylemek istemem. Bizim tanıdığımız doktorlar iyi idi ama şirket kötü.

2010-07-21

Wiki nin gücü

wikileaks.org un Almanca sayfasından alıntı.

'Wir sind davon überzeugt, dass eine Regierung, die auf Transparenz basiert, zur Verringerung von Korruption und zu einer stabileren Demokratie führt.

Regierungen, wie auch deren Bevölkerung, würden von erhöhter Kontrolle durch die globale Gemeinschaft profitieren. Diese Kontrolle erfordert vor allem Informationen – die bislang nur zu einem hohen Preis bezüglich der Menschenrechte und Menschenleben geliefert werden konnten. Wikileaks wird die nötige Sicherheit in der Bewegung des ethisch-moralischen 'Leakings' ermöglichen.

Wikileaks deckt 'undichte Stellen' in Dokumenten viel exakter auf, als Presseagenturen oder Geheimdienste es jemals könnten. Das heißt, dass Wikileaks der gesamten Globalen Gemeinschaft ein Forum bieten wird, um Dokumente und Artikel auf Glaubwürdigkeit, Plausibilität, Falsifizierbarkeit und Wahrheitsgehalt zu überprüfen. Sie wird in der Lage sein, Dokumente zu interpretieren und deren wahre Bedeutung der Öffentlichkeit zugänglich zu machen und zu erklären. Ein von der chinesischen Regierung verfasstes Dokument kann somit offen von der gesamten Gemeinschaft chinesischer Regierungskritiker überprüft und diskutiert werden. Ebenso kann ein iranisches Dokument von der Farsi-Gemeinschaft analysiert und in den richtigen Zusammenhang gebracht werden. Unsere erste Beispielanalyse ist verfügbar auf der news page (in Englisch), um einen Eindruck darüber zu vermitteln, was Wikileaks in Zukunft leisten wird.'

2010-04-16

Walter Benjamin1892_1940

Aynı kitabı '(Rüya Kayıtları') okumaya devam ettim. Kitap YKY den çıkmış. İyi bir tercüme ama çok kötü bir baskı, kapak ve baskı en ucuz olacak şekilde yapılmış... Bu hamur kağıda baskı bizim ülkemize özgü birşey, hala bundan kurtulamadılar...Hem de bankalar bunu yapıyor...
Neyse sinirlenmeden devam edelim: Kitabın sozsözünü de beğenmedim, ama tabii ki Walter Benjamin den yapılan alıntılara hayran kaldım. Eski bir arkadaşı tekrar hatırlamanın mutluluğunu yaşar gibi oldum, onu buraya ekliyorum. Almanca Vikipedi deki hayat öyküsünü beğenmedim. Almanlar hala ne kadar ırkçı olduklarının farkında değiller maalesef. Dakka 1, gol 1 hemen bir hata yapıyorlar retorik olarak genellikle yahudiler söz konusu olunca. Zaten Almanca ile uğraşmak sizi mecburen yahudilik ile uğraşmaya götürür, çünkü en kaliteli Almanca entellektüeller yahudidir genellikle ve bunun da çok ciddi bir sorun teşkil ettiğini anlarsınız zamanla Alman düşününde ve edebiyatında...
Benjamin de yahudi idi ve 3 ay Nazi kamplarında kaldıktan sonra kurtulup, tekrar oraya düşeceğini anlayınca intihar etmek zorunda kaldığı yazıyor hayat hikayesinde. Başka türlü spekülasyonlar da olabilir, ama gerçek olan bu çok zeki, çok insancıl insanlara Almanya nın yaşama şansı vermemiş olması o yıllarda...Hayatlarını cehenneme çevirmiş olması...Nasıl öldüğünden daha önemli olanı bu bence...Adorno nun da babası protestanlığa döndürülmüş veya dönmüş bir yahudi idi. 1933 te onu da işten çıkardılar. Olay sadece ama yahudilik değil. Hitler ve rejimi köylülüğü, küçük burjuvalığı baştacı etmiş idi (ki bu tip yanlış anlaşılmış sözde demokrasi partisi hala çok var dünyada, bkz. İran Devrimi) asla şehirli ve kendilerinden daha iyi olana tahammül edemiyorlardı. Bazı kommunistlerden daha beter sınıf düşmanı idiler aslında, ama kendilerini tabii başka türlü tanımlıyorlardı.

2009-07-20

Mustafa Kemal Atatürk_12 Mart 1881_10 Kasım 1938


Dün akşam Can Dündar ın 'Mustafa' sını seyrettik. Eşim bulmuş, getirdi. E ben de hayır demedim tabii. Ki film hakkında oldukça kötü eleştiriler okumuştum, ama tabii insanın bir de kendisinin izleyip, bakması lazım karar vermesi için, falan, filan..:-)
Ben beğenmedim pek, özellikle sonlarına doğru resmen saçmalıyor.
Şunu farkettim, ki bunu bu blogda hep tekrarlıyorum ama yine tekrarlıyacağım, Türkler Avrupa yı tanımıyor ve anlamıyor. En kötüsü merak etmiyor; adamlar kendilerini bile merak etmiyorlar ki...
Can Dündar rejisör değil, film yapımcısı değil, bu hırslı çıkış niye, onu da anlamadım.
Can Dündar Türkiye nin nerdeyse monopol olmuş Doğan medyasında çalışan bir makale yazarı. Nerden aklına esti bir Atatürk filmi yapmak, bilemiyoruz. Ama her türk çocuğunun içine kazınmış bir Atatürk vardır, gerçek Atatürk ile muhtemelen ilgisi olmayan, o da herhalde 'büyük adam' olmak için bir 'büyük adam' Atatürk filmi yapması gerektiğini içgüdüsel olarak hissetti. Yalnız küçük adam istese de büyük adam üzerinden büyük adam olamaz!
Küçük adamın büyük adam üzerinden büyük adam olma sevdası meşhurdur...Hayatta bazı şeyler kasarak elde edilmez, bazı insanlar hiçbir şey yapmadan 'büyüktürler', bazıları değildir. Allah isteseydi birçok şeyi Atatürk e nasip etmezdi, ama etti, hem de bu millete rağmen...:-))
Allah gani, gani rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Dün zaten Miraç Kandili idi, hep onu (Atatürk ü) düşündüm, andım ve bu adi milleti...

2009-03-07

Democrazy in Turkey instead of democracy

There is no democracy in Turkey, but a crazy demos... 'Demos' means people in old greek, but I don t see here normal people. Police is everywhere and almost every thing, and almost every person is under surveillance.
Today, once again, a left wing journalist, Mustafa Balbay has been arrested.

And I try to read the book 'Non-places' from Marc Auge; has nothing to do with Turkey but with my decentered I. I think also a blog post is a non-place and in this regard one can maybe say english is the non-language. Because it can be the language of everybody and nobody. One mustn be a native speaker to write or to think in english...

2007-12-11

Gutenberg ca 1439

Gutenberg aşağı yukarı 1439 yılında İncil i basmayı başarıyor.

Sizce Türkler bu iş ile uğraşsalar, matbaa gibi birşey icat ettiklerinde ilk basacakları şey Kuran mu olurdu?
Olmazdı bence para basarlardı, eğer o zaman kağıt para vardı ise... :-)

Kötüyüm biliyorum. Ama akademisyenler değil, normal insanlar düşünsünler istiyorum.
Resmi ideolojiyi bu ülkede büyüyüp yetişen herkes gibi ben de biliyorum; 'Matbaa Osmanlı da yobazlar tarafından istenmedi, bu halkın geri kalmasına sebebiyet verdi.'
Resmi söylem böyle söylüyor, haksız da değil, ama basitleştiriyor, çok basitleştiriyor...
Şimdi herşey var, okuyorlar mı? Hayır. Demek sadece maddi ve teknik imkansızlıklar değil, bazı şeylerin ilerlemesini engelleyen...
***
Doğu maddecidir maalesef. Tinsel kültür konusunda zorlanmamızın çeşitli sebepleri var bence. Bir kere süper bir doğada yaşıyoruz!!!! Aylardan Aralık olmasına rağmen dışarıda güzel bir güneş var. Hava bence harika. Hiç soğuk değil. Biraz aklımız olsa güneş enerjisi ile bile yaşanır bu şehirde. Ama aklımız yok tabii ki. Çünkü kitap okmuyoruz. :-) Ben bile şu blogu yazmak da zorlanıyorum bu baştan çıkarıcı hava yüzünden...

***

Kuran da Batı da İncil in veya Tevrat ın bilindiği kadar bilinmiyor. Okumayan insanın duygusal derecesine uygun bir şekilde, 'Sihirli Sözler' bağlamında bir muamele görüyor. Üzücü, acıklı...

2007-08-08

Dünden kalanlar

Günaydın Sabah, günaydın yeşil ovalar!

Böyle bir reklam müziği vardı, senelerce zihnimi rahat bırakmadı... Sabah günün pek sevdiğim bir saati değildir ama bazı sabahlar güzel oluyor, sabah olmasına rağmen...:-)

Yine aklımda belli bir konu yok, ama aynı anda birçok konu var...
Kebapçı yayılması başlı başına bir olay (fenomen) daha evvel yazdığım gibi. Istanbul mutfağı kitleye inemedi. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, kitleye inemeyen yok oluyor. (Allahtan bir karga geldi ve bana nerdeyse sert olmaya yüz tutmuş olan yumurtamı hatırlattı.)
Bu bir tek cümle üzerine mesela inanılmaz çok şey yazılabilir... Endüstri devriminden itibaren kitleler ayrı bir önem kazanmıştır. Çünkü onlar aslında kapitalizmin motorudur... Yani kitlelere hizmet vermek olmasa birtakım kapitalist asla yerleşik düzeni değiştiremezdi.
Kitleler daha sonra kitle iletişim araçlarının da hedefi idiler haliyle. Bu da yerleşik düzenleri devirdi, yerine yenilerini getirdi. Bu zevkler konusunda oldukça ilginç tezahürler ortaya çıkarmıştır.Mesela Nietzsche operayı çok eklektik bulurdu. Türkçede uyduruk diyebiliriz eklektik yerine tam karşılığı olmasa da... Gerçekten de opera genre (jaenre) olarak dünyanın en uyduruk müzik kreasyonlarından biridir. Nietzsche nin gözünden eski yunan dünyasına ve 19.yüzyıl Batı dünyasına bakarsanız, ne demek istediğini anlarsınız...Çok da haklıdır aslında ama yine de biz operayı seviyoruz...
Adorno cazdan nefret ederdi... Yani şimdiki bazı şehirli burjuva için şıklık olan şeyler aslında o zamanın 'kebapı' gibi idiler... Caz zaten aşağı görülüyordu zenci halk ve kölelik ile ilgisi olduğu için...

***

Buraya ayrıca dün okuduğum ilginç köşe yazılarını da koyuyorum.( yukarıdaki konu ile ilgisi yok, tarihsel bir sınıflama)

8 Au 2007, Çarşamba

Hasan PULUR Olaylar ve insanlar
Tarihi yargılamak...

BAZEN dalıp düşünürsünüz: "Ben bu hale nasıl düştüm?" diye... Bu sadece kendiniz için değildir, kişiden aileye, aileden topluma, toplumdan tüm insanlığa...
Bunun için ne gerek?
Tarih gerek! Nasıl bir tarih?
Yargılanmış bir tarih...
* * *
GÜNDÜZ Vassaf, "Tarihi Yargılıyorum" adlı kitabında şöyle der:
"Lafı uzatmaya gerek yok. Dünyanın neresinde ne zaman doğmuşsak doğalım, analarımız, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor, onlar giydirdikçe biz de ha bire giyiniyoruz. Çoğumuz geçmişin elbiselerini, günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt dahi edemiyoruz." (x)
* * *
BU ne demektir?
Bu "tarih" demektir:
"Giydiklerimizin, bize giydirilenlerin, üstümüzdekileri yenilemeyip, değiştirmemiş sandığımız eskilerimizi sandıklardan çıkarıp tekrar giyinmemizin öyküsü."
Eğer bu tarihse; acaba?
* * *
AMA tarih sıfırdan başlamaz...
Devrim yapanlar tarihlerini kendileri yazarlar ya da karşı devrimciler...
Her ikisi de tarih değildir.
Açın bakın Balkan milletlerinin tarihini, 1910'lardaki Türk-Müslüman katliamından söz var mı?
Yoktur!
Açın bakın, Birinci Cihan Savaşı'nda, Doğu Anadolu'daki Müslüman-Ermeni çatışmalarına, bazılarının soykırım dediği çatışmalara bizim kitaplarda yer var mı?
* * *
GÜNDÜZ Vassaf tarihin sıfırlanmasının tek örneği diye bizim tarihi göstermez, Fransız, Sovyet devrimleri de aynı şeyi yapmıştır.
Dünyanın en güçlü imparatorluklarından Roma İmparatorluğu'nun kuruluş efsanesi nedir?
Efsaneye göre Romulus ve Romus'u bir kurt emzirdi, Romalılar öyle çoğalmışlardır.
Ya kendilerinden önce o topraklarda egemen olan Etrüskler?
Onları tarihten öyle sildiler ki, dillerini bile unutturdular.
* * *
GÜNDÜZ Vassaf "Tarihi Yargılıyorum" derken, "Türk tarihini değil, tarih kavramını" eleştiriyor:
"Hangi ulusun, hangi topluluğun tarihini deşersek deşelim. Ulusal masalların kuruluş öykülerinin günün koşullarına göre uydurulduğunu, değişen gerçeklere göre tarihlerine çekidüzen verip geçmişlerini algılamalarını ve değiştirmelerinin şaşırtıcı değil sıradan olduğunu görürüz."
***
ÖYLE değil mi?
Altaylardan attığımız okun Alpleri aştığına hâlâ inananınız var mı?
Hele hele "Türk olmasa, tarihe yazılacak ne vardı?" deyimi...
Tarihe yazılacak çok ulus vardır, Türkler de bu uluslardan biridir.
Bunu anlayabildiysek...
Gündüz Vassaf, "Tarihimize nasıl baktığımızı gözden geçirdiği bu kitapta neyi yargılıyor biliyor musunuz?"
Kendimizi!
O kadar gerekli ki!
———-
(x) İletişim Yayınları

***
Hurşit GÜNEŞ Gösterge
Suyun özelleştirilmesi hata olur

Hükümet yetkilileri, su sıkıntısı sürecinde suyun da özelleşebileceğinin sinyallerini vermeye başladı. Demek ki, iki sorunla karşı karşıyayız. Biri su sıkıntısı, diğeri suyun "dağıtımının" özelleştirilmesi.
Su sıkıntısının bu yıl farkına vardık. DSİ'nin öngörüsüne göre, Türkiye 2030 yılında su kaynaklarını yüzde 100 verimlilikle kullanır hale gelecek. Ancak o tarihte kişi başına kullanılabilir su kaynağı 1.100 m3'e düşecek. (Şu anda 1.430 m3) Yani bundan 23 yıl sonra her birimiz daha az suyla yetinmek zorunda kalacağız.
Kısacası, son derece ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Üstelik bu rakamın içinde küresel ısınma nedeniyle kaybedilecek su da yok.

Dünya Bankası devrede
Bir tarafta bu gerçek, diğer tarafta suyun hâlâ verimsiz kullanılması gerçeği, diğer yanda da su dağıtımının özelleştirilmesini isteyen Dünya Bankası... Dikkat ediniz; Dünya Bankası su "kaynaklarının" özelleşmesini savunmuyor, suyun "dağıtımının" özelleşmesini savunuyor. Yani Dünya Bankası suyun kaynağının artması yönünde bir çözüm önermiyor. Ama, kendince suyun daha dikkatli kullanılmasıyla verimlilik elde edileceğini iddia ediyor.
Oysa su kaynaklarının özelleşmesi büyük bir kaosa neden olabilir. Kim, nerede, ne koşullarla su sahibi olacak? Büyük adaletsizlikler ya da yolsuzluklar oluşması çok olası. Kaldı ki dünyada pek bir örneği de yok.
Pekiyi, suyun dağıtımında yapılacak özelleştirme verimlilik sağlar mı? Biz aynı kanıda değiliz. Suyun daha verimli ve daha az şebeke kaybıyla dağıtılması çok önemli bir kazanç değil. Çünkü elektrikte ciddi kaçaklar olmasına rağmen sudaki kaçak kullanım daha az. Bunun da iki nedeni var.
Birincisi, Türkiye'de su pahalı değil. İkincisi, su şebekeleri yeraltından geçiyor ve kaçak kullanım kolay değil. İnşaat kesiminde su saatinin kırılarak su çekilmesi de son yıllarda azalmaya başladı.
Suyun özelleşmesi için ana şart suyun paralı olmasıdır. Oysa Avrupa'nın birçok ülkesinde su bedava. Demek ki suyun insanoğlu için farklı bir değeri var.
Elektriksiz yaşanabilir, ama susuz yaşanamaz. Su, devletin vatandaşına sağlaması gereken bir ticari mal değil, kamu hizmeti olarak görülmelidir.

Farklı fiyatlandırma
Bununla beraber su fiyatlanabilir. Hatta kullanım miktarına ve talebe göre pahalı hale de getirilebilir. Dünkü yazımızda bunu anlatmaya çalıştık. Tarımda, sanayide ya da bireysel kullanımda farklı fiyatlar uygulanabilir, bu kullanılan miktara göre artabilir, ama aynı zamanda gelir düzeyine göre de tazminat ödenmelidir.
Bu yazıyı okuyanlar, "Vay zengin düşmanı!" diyebilir. Ancak bu doğru değil. Herkes ödese de, yoksul aileler ödediklerini geri almalıdır.
Su, artık yarım yüzyıl öncesi gibi miktarı sınırsız sanılan bir varlık değil. Dikkatli kullanılması gerekiyor. Fiyatlanmasının nedeni de bu. Ancak ekonomik olarak suyun doğru fiyatlandırması da çok önemli. Yanlış fiyatlandırma, fiyatlandırmamaktan daha hatalı olabilir.
Suyun özelleştirmesinde de nasıl bir verimlilik sağlanacağı belli değil. Üstelik özelleştirme halinde suyun fiyatının yükseleceği, ama yoksulların zararının telafi edilmesi zorlaşacağından sosyal açıdan da adaletsiz bir durum yaratabilir.

2007-07-26

David a Marat



Bu yukarida gördüğünüz resim uzunca bir zaman masamın üstünde durdu. Richard Sennett in 'The Fall of Public Man' kitabının kapağında vardı.

Bence hayret edilecek bir resimdi. Bir kere insanı üzüntüye boğan bir resim olduğu kesin idi. Bir ölünün resmedilmiş olması pek hoş birşey değildi. Aynı zamanda çok da stilize ve estetik bir ölüm idi bu. Resimdeki aranjman tesadüfi olamazdı, her ne kadar doğal görüntüsü verilmeye çalışılmış olsa da...

Jacques Louis David Fransız Devrimi ni de yaşamış olan bir Fransız ressam. Yukarıda verilen link Arjantin den. Google da tesadüfen bulduğum bir link, buraya ekliyorum. Ressamın başka resimleri de var, verdiğim linkte.

Resim bir medya cinayetini görüntülemesi açısından bence ilginç ve medya tarihi ile de ilgisi var. Kısaca özetlersek devrim yanlısı gazeteci Marat ı 24 yasında bir genç kız
öldürüyor. Psikopat bir medya cinayeti aslında...
Ama yine de ayrıntılarına inmek kesinlikle heyacan verici olabilecek ve daha sonraki zamanlar da medya kamuoyu ekseninde daha da sıklıkla görülen obje ve subjenin birbirlerini aslında hiç tanımadığı cinayetler bunlar.
Genç kız Charlotte Corday asil bir aileden buna rağmen o da devrim yanlısı ama Marat ve Robespierre kadar radikal olan grubu 'bütün kötülüklerin anası' olarak görüyor. Kendisi 'burjuva devrimcisi' (tercüme Türkçesi Almanca dan) iken, nişanlısı 'royalist' olarak kalıyor ve devrime karşı savaşıyor. Nişanlısı ve nişanlısının kardeşi öldürüldükten sonra radikalleşiyor. 13 Temmuz 1793 te, bir Cumartesi günü evinde zaten hasta yatan Jean Paul Marat ı öldürmeye karar veriyor. Yine de belki Marat son ana kadar sivri dilli davranmasa ölmeyebilirdi, ama o da muhtemelen ölmek istiyordu.
Genç kız onu evinde göğsünden bıçaklayarak öldürüyor...
Politika adice birşey olduğundan bu ölümün de hemen yine politik bir çerçevede 'değerlendirilmesi' gerektiğinden ünlü ressamdan bir resim yapması isteniyor...

2007-07-14

Things I like...





In the turkish newspaper Milliyet I have read today about a cover of the Time Magazine. ( You have the link in the title)
They have a cover with a turkish girl thoughtful like a turkey with the title 'Turkey s Dilemma'. I think U.S. people thinks of Turkey still as a turkey. :-)
But the dilemma which engages belmontina is a different one; she is pondering; 'In all the wolrd muslim guys are the bad ones, only in Turkey they are the good ones? But why I can t understand!' :-)

GO HOME GRİNGO ! We can figure it out without u!

2007-06-25

Sanal alem diye Podcast varmış!

Aslında bu bloga başlarken bir podcast yapmak istiyordum Tom Waits ile ilgili. Yapamadım. Ama podcast yapma fikrinden hala kurtulamadım. Çok merak ediyorum, kaç kişi bunları gerçekten bilgisayarına indiriyor?

M. Serdar Kuzuoğlu internet konusunda podcastler yapıyormuş.

2007-06-16

Kibernetik Sibernetik demekmiş!

Hermann Kahn Hudson Enstitüsü Kurucusu

Yukarıda 'Diaphanes' Yayınevi nin yayınlarında Hermann Kahn (1922 - 1983) üzerine çıkmış bir kitap var.

Hermann Kahn kimdir ? diyebilirsiniz. Wikipedia da kim olduğu etraflıca yazıyor. Hermann Kahn son günlerde medyada sıklıkla ismi geçen Hudson Enstitüsü nun kurucusu.

Herman Kahn (February 15, 1922 – July 7, 1983) was a military strategist and systems theorist employed at RAND Corporation, USA. His theories contributed to the development of the nuclear strategy of the United States.

»War is a terrible thing, but so is peace«

Herman Kahn ist wie kein anderer Politik- und Militärberater aus den geheimnisumwitterten Think Tanks des Kalten Kriegs in die Öffentlichkeit getreten. Mit seinen Szenarien nuklearer Erst- und Zweitschläge hat er die Ängste und Phantasien einer ganzen Epoche gebündelt. Seit seinem Bestseller On Thermonuclear War (1960) galt Kahn zugleich als glühender Humanist und Denker des atomaren Schreckens wie als kaltes ›Monster‹, das eine Anleitung zum Massenmord und seiner Legitimation liefere. So konnte etwa Stanley Kubrick in seinem Dr. Seltsam die Forschungen und Erfindungen Kahns (von der Strategie der mutual assured destruction bis zur doomsday machine) wortwörtlich übernehmen und ihm damit ein zweifelhaftes Denkmal setzen.

Der Band gibt das Werk Herman Kahns anhand ausgewählter Texte neu zu entdecken und entwirft zugleich ein zeitgeschichtliches Panorama des Kalten Krieges. Neben Auszügen aus den Hauptwerken On Thermonuclear War und Thinking About the Unthinkable in deutscher Erstübersetzung stehen bislang unveröffentlichte Studien und Memoranden, die Kahn als Politik- und Militärberater bei RAND und Hudson verfaßt hat. Die Themen reichen von mathematischer Spieltheorie über Probleme der Szenario-Entwicklung und Logiken nuklearer Abschreckung, Modelle der Eskalation und Pläne für ein unterirdisches Leben nach einem Atomkrieg, Strategien des Vietnamkriegs und Erfindungen für das Jahr 2000 bis hin zum Weltraumprogramm der NASA und den Prognosen des Club of Rome, zu Gegenkultur, Ökologie und Wissenskontrolle.

Eine ausführliche Einleitung von Claus Pias zu Leben und Werk Herman Kahns ist dem Band vorangestellt.

2007-06-15

Rüyalar



Benjamin Gerritsz. Cuyp 1612 – 1652
Joseph, the Butler and the Baker
oil on panel (73 × 62 cm) — ca. 1630 - 1652
Rijksmuseum, Amsterdam

This work is linked to Genesis 40:19

(Yukarıdaki alıntılar başlıkta linkini verdiğim artbible.info/art sayfasından)

Daha evvel de bu blogda belirttiğim gibi Google ın çeşitli masaüstü şirin programları var. 'Günün sözü', 'günün resmi' gibi. Bu Türkiye deki Saatli Maarif Takvimi nin dijital versiyonu gibi birşey. Güzel yapılmış, birçok seçenek var. Optik bir insan olduğum için ( bu iyi mi kötü mü hala bilmiyorum) resim, özellikle de eski resimleri görmeyi seviyorum.
Geçenlerde gördüğüm bir resmi beğenmedim ama açıklaması ilgimi çekti. Bazı resimler görsel olarak ilgimi çekiyor. Mesela Caravaggio veya Boticelli sanatçı olarak her konuyu ve hikayeyi bastırabilecek güçteler... Rembrandt muhtemelen onları örnek almış ama yine de başka bir yol gidiyor...
Amacım bunları yazmak değildi, tekrar konuya dönüyorum. Yukarıdaki resim de Kuran da da geçen Yusuf Kıssasının bir hikayesi resmedilmiş. (Yani bu yukarıdaki resim görsel olarak değil açıklaması üzerinden ilgimi çekti.)
Yusuf kendini yetiştiren sahibinin karısına ihanet etmek istemeyince hapse atılır. Orda ona iki tane rüya anlatırlar. Rüyalardan bir tanesi aslında çok korkunçtur. Ama öyledir işte. Firavunun iki adamından biri asılır, ötekisi hayatına devam eder. Bence kendiniz okuyun bu daha iyi. Bu hikaye Kuran inmeden evvel de biliniyordu. Değişik versiyonları var, ama ahlaken önemli olan şeyler belli. İhanet etmeyin, çalmayın, ölçüde hile yapmayın, her canınızın istediğini yapmaya kalkışmayın...
Rüyalar ve yorum ama tabii başka birşey... Freud eminim bu hikayeyi biliyordu. Bundan hiçbir yerde bahsettiğini ben hatırlamıyorum ama bu hikayeyi duymadan yetiştiğini zannetmem.
Reformasyondan sonra Avrupa da incil daha başka bir hırsla okunmaya başladı. En başta kutsal yazıları herkes okuyamıyordu. Zaten incilin bu kadar çok resmedilmesinin sebeplerinden bir tanesi okuma yazma oranının düşük olması ve resimlerle bazı hikayelerin anlaşılmasının daha kolay olması idi. Sözlü gelenek ve resim hikayeleri daha büyük kesime ve daha cahil halk tabakalarına ulaştırmaya çalışıyordu. Gutenberg in matbaayı kullanması ile buna pek gerek kalmadı.
Ayrıca bütün bunların dışında İncil ve Tevrat Avrupalılara çok yabancı bir şey idi en başında. İncilin ve Tevratın hikayelerinin geçtiği yerler ve kişiler doğulu idi...
Resimlerde de bu problem hep kendini belli etmiştir. Mesela firavunun karısını kraliçe olarak resmeden bir resim var.


Paolo Veronese 1528 – 1588

Moses Found
oil on canvas — c. 1570-75
Kunsthistorisches Museum, Vienna

This work is linked to Exodus 2:6

Bu resim Viyana Sanat Tarihi Müzesi nden. (Wien, Kunsthistorisches Museum)
Resim güzel bir resim tabii ama incildeki hikaye ressamın kendi zamanında geçiyormuş gibi çizilmiş... Bu resmin de çeşitli versiyonları var. Rembrandt belki de bu problemden kurtulmak için kraliçeyi çıplak çizmiş. Yıkanırken gölde. Fena fikir değil aslında ama o resim de biraz fazla pornografik kaçmış bence. Sahne ama aynı sahne. Saraydan bir kadın nehre atılmış bir bebek bulur ve o bebeği alır, büyütür.

2007-06-14

İbn Teymiye 1263 1328

Ben bu düşünürün ismini hiç duymadım mesela. Birçok kişinin de duyduğunu zannetmiyorum.
Tesadüfen Wikipedia daki bir link üzerinden geçti elime. Nominalizm hakkında o da yazmış. Ama ne yazmış bilemiyoruz tabii...
'Non-linear' olmak benim hoşuma gidiyor. İnternet 'non-linear' bir medya ve bu yüzden bir kere daha gelişmiş bir medya.
İnsan aslında 'linear' düşünmüyor. İsterse düşüncelerini o kalıba sokabilir ama doğal halinde bilinç 'non-linear' çalışıyor.
Bu blog da tesadüfen seçilmiş bir medya değil aslında. Çünkü insana 'non-linear' olma fırsatı veriyor. Aynı zamanda bir zaman çizelgesi de var. Bence bu iki özellik önemli.
Ne demişler: 'Media is the message.'...McLuhan

2007-06-07

TVler

Herhalde bu yaptığım blogdan interneti ne kadar sevdiğim ve bu medyadan heyecan duyduğum belli oluyordur. Yukarıda size birçok TV izleme imkanı sunan bir link var. Tabii kalite daha istenen düzeyde değil ama yine de sevindirici bir gelişme...

2007-05-13

Blog yazmanın faydaları üzerine

Evet, en sonunda böyle can sıkıcı bir başlık da attım, ama insanın canı her zaman yazmak istemiyor. Yine de yazmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kendim de görüyorum yazmanın ne kadar önemli olduğunu. Herkese de tavsiye ediyorum.
İnsanoğlu herşeyi unutmuyor, ama herşeyi de hatırlamıyor. Bu bence en siniri. Yani tam olarak unutsak bu yine bizi normal yaşama döndürecek ama ikisinin arası çok kötü. O zaman ötekine yönelmek lazım. Not almaya...
'Sarkozy and the rich' adlı blogda bir yazı var. Orda Odon Vallet ismi geçiyor. Bu ismi unuttuğumu sanıyordum, ama unutmamışım. Unutmamak da sinir birşey.
Papa nın Istanbul u ziyaretinde bence son derece muhafazakar ve taraflı bir yazı yazmıştı. (Le Figaro da yazmış, halbuki aklımda Le Monde kalmıştı mesela) O yazının zihniyeti bir tek ona ait değil. O zihniyeti çok iyi tanıyoruz. Avusturya da da olan bir zihniyet o.
Hiristiyanlık üzerinden çaktırmadan yayılmacılık politikası izlemek üzerine kurulu bir psikoloji o. Kimsenin vicdani ve dini beni ilgilendirmiyor ama politika beni ilgilendiriyor. Hele de göz göre göre Türkiye üzerine yapılıyorsa bu politlkalar. Kendileri de kendilerine ne kadar dışardan bakabiliyorlar, bu konuda şüpheliyim. 'Secular' veya 'laique' bir zihniyet değil bu kişilerin sahip oldukları. Ki Fransa laik zihniyetin öncüsüdür.
(Ama Fransa da da teokrasi özlemi çekenler ve teokrasi üzerinden politika yapmak isteyenler var anladığım kadarı ile. )
Ama şu anda eğilmek istediğim konu başka. Hiristiyanlık ve vicdan özgürlüğü konu olarak yine kalsın aklımın veya blogumun bir köşesinde ama asıl söylemek istediğim medya ile ilgili ile birşey idi. Medya bizi etkiliyor. Medya birşekilde herkesi etkiliyor. Bu yüzden politikanın rengi değişiyor. Mantık üzerine değil, narsizim üzerine yapılıyor politika. Ki bunun böyle olması da doğal. Bunu mahsursuz görmüyorum ama anlıyorum.
Sarkozy ile ilgili olan yazıda Odon Vallet e soruyorlar Sarkozy nin yat gezisi hakkında ne düşündüğünü. O da 'Ben olsam Fransa nın kırsal kesiminde bir lokantaya gider, karımı da huzurevin de yaşlıları ziyarete gönderirdim.' gibi bir cevap veriyor. Şimdi bu cevap kendi başına kötü değil, ama medya devrinde korkunç bir cevap. Dalga geçer gibi resmen.
Şimdi insanların niye Sarkozy i seçtiğini anlıyorsunuz, di mi?

2006-01-22

Oliver Stone und Fidel Castro

Commandante 2003, Olliver Stone
sehenswert.
aggressive Kameraführung, mußte an Natural Born Killers denken, dort hat es gepasst, aber hier weiß ich nicht... Natürlich war es nicht so schlimm wie bei Natural Born Killers...
Wäre gespannt darauf wenn ein kubanischer Regisseur vom Bush, der bei weitem nicht so interessant ist, wie Fidel, ein Film machen würde, side by side...

18 Haziran 2007 Pzt. (Gece)

Bugün bu link tesadüfen lazım oldu ve bu benim çok hoşuma gitti. Birisi bana bu filmi izleyip, izlemediğimi sordu. Ben de 'Sanırım evet.' dedim, tam olarak emin değildim. Ama bir kelime vererek hemen bakmak mümkün. Bu bana hala inanılmaz geliyor. Bunu bu blog olmadan da yapabilirdim. Bunu biliyorum. Ama yine de...