FREE ASSOCIATIONS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FREE ASSOCIATIONS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-02-27

Hoşgeldin Şeriat!

Ben Kur an da Şeriat diye birşey olduğuna inanmıyorum. Kur an ın yüksek seviyesini anlayamayacak kadar barbar halkların Kur an ı kendi seviyelerine indirdiklerini düşünüyorum. İlerde bu mutlaka belli olacak. Bugün kendini islam ile özdeşleştiren hiçbir ülke gerçekten bağımsız değildir, hanedanlar halkı sömürmektedir ve kendileri de Batı nın sömürgeleridir. Yalan mı? Herkes biliyor. Bizde bu yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Erdoğan lara sorsunlar, 'Kaddafi gibi bu ülkeyi 40 yıl yönetmek ister misiniz?' diye.
'E Allah ın izniyle'  derler herhalde.
 Maalesef AKP devrinde Türkiye nin içişleri bakanı olan zat da giderek kendi kendine güldüren arap ülkeleri gibi tamamen gerçek dışı naralar atmaya başladı: Türkiye de A.B.D. den daha çok özgürlük varmış. Yolsuzluğu mu acaba özgürlük olarak adlediyor diye insan kendi kendine soruyor. Evet, hiçbir hukuk ülkesinde olmayan 'özgürlükler' var burda bireyin aleyhine... Kendisi acaba bir Batı ülkesinde içişleri bakanı olabilir miydi?
Bugünkü HDN de  'Bill for islamic production support approved.' diye bir haber ver. Lütfen okuyun ve şaşırın. (Aşağıda hem linkini, hem de haberin kendisini verdim.)
Şimdi  bu  'halal' cılar var ya, üç kuruş para için yapmayacakları şey olmayan küçük burjuvalar, dini kullanarak kendi beceriksizliklerine bir son bulmaya çalışıyorlar... Mesela kadın ve erkeklere hizmet veren turizm firmaları desteklenmeyecekmiş. Zihniyete bakar mısın? Bunun inanın bana İslam ile bir ilgisi yok. Barbarlığın, korkaklığın, ilkelliğin apaçık belgesidir böyle birşey.
Gerçekten dışardan dindar gözüken, ama aslında dinci olan erkeklerin çoğu  her konuda rekabetten tırsan, 'bir beleş bulsak da bundan faydalansak'  şeklinde düşünen, kendi çıkarları için her türlü yasağı çiğnemeye hazır olan, açgözlü ve saldırgan, psikolojik olarak  negativ manada dişi erkeklerdir. Herkes için geçerli kuralları sevmezler, askeriyeye  'gıcık' olmaları hiçbir zaman gerçek bir disiplin altına girmeyi kabul edememelerindendir. Zaten girseler o disipline, geri kalırlardı... Gerçekten asker disiplini onların dünyası için bir kabustur. Herkes için eşit kuralları sevmezler, hep kendilerine özel kanunlar, yasalar, ilişkiler bulmaya çalışırlar. Çünkü gerçek manada rekabetten çok korkarlar. 'İmajiner anne' onları hep  'kayırmalıdır.' Hatta din ile olan ilişkileri de bu açıdan incelenmelidir.
Kadınların kapalı olmalarını istemeleri dinden dolayı değil, kendilerinin rekabetle başedememelerinden dolayıdır. Bu yüzden statükocu, totaliter sistemleri severler. Kadında, hiçbir zaman tam olarak yenemedikleri Ödipus kompleksinin  etkisi ile, anneyi arzularlar ve kadını insan, birey, hele, hele rakip olarak asla görmek istemezler... Aslında bilincin alt katmanlarında ensesti psişik olarak yenememişlerdir. (Yani gündelik hayatta ensesti yenmiş olmaları bunu bilincin bütün katmanlarında yendikleri manasına gelmez. Bu yüzden mesela Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerinde bu tipteki küfürler, yani ensesti çağrıştıran küfürler anal küfürlerden daha yaygındır. Kuzey ülkelerinde anal küfürler daha yaygındır mesela. Küfür bilincin sansürünün kalktığı bir an olduğu için bize bilinç hakkında ipuçları verir.)
Hayatta hep gayri meşru bir şekilde kayrılmayı beklerler, kural tanımazlar. İçlerinde yenilgiden çok korkarlar, bu yüzden 'kazanmaya' çok ihtiyaçları vardır psikolojik olarak, maalesef yine bu yüzden gayri meşruluğu göze alırlar. Halbuki yenilgi sanıldığı kadar kötü birşey değildir, bazen kazanmak için yenilmek gerekir.
Şans vardır, kabiliyet diye birşey vardır tabii, yani hayat bazılarına gerçekten ayrıcalıklı bir muamele yapabilir, ama bu kişinin kendi isteği ile olan birşey değildir.Ve bu gayri meşruluğa herkes için hodri meydan verecek şekilde olmaz.
...
CHP liderinin  'harami' lafına güldüm, gerçekten ben de hep 'Ali Baba ve 40 Haramiler' e benzetmişimdir politikacıların çoğunu...

http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?msg=commentsaved&n=turkish-parliament-approves-bill-for-islamic-production-deal-2011-02-25

Ayrıca haberin tamamı:

Turkish Parliament approves bill for 
Islamic production deal 
UMUT ERDEM 
ANKARA - Hürriyet 
Friday, February 25, 2011 
Turkey’s Parliament this week approved a bill related to an international deal that promotes enterprises 
operating in accordance with Islamic principals and foresees solving some problems according to Islamic law. 
Parliament stipulated that the Constitution and other laws would still apply for the articles applied to the Islamic 
law. 
The Islamic Development Bank, or IsDB, a multilateral development financing institution, will transfer financial 
resources to companies in Turkey operating with “Islamic production” procedures, according to the Islamic 
Corporation for the Development of the Private Sector, or ICD, agreement signed in 1999 with IsDB member 
countries. 
Companies processing pork products, tourism facilities providing service for both women and men and alcohol 
companies will be excluded from this financial support. 
According to the bill, the institution has $1 billion in capital and Turkey will pay $11.8 million to join the 
agreement. 
The ICD provides financial and technical support to companies in Muslim countries, according to the agreement. 
The bill also implements a control system for companies to determine if they operate in parallel with Islamic 
production procedures. According to the 29th article of the agreement, the Saudi Arabia-based Islamic Law 
Committee will determine whether Turkish companies operate in accordance with Islamic Law. 
The committee will consist of three religious functionaries elected for three years. They will decide if the 
investments of companies are proper under shariah. 
The 55th article of the agreement specifies the arbitration of the Islamic Court of Justice to solve possible 
problems among member countries. 
The bill, which was first discussed in 2004 and postponed to a future date by strong opposition in Parliament, 
was taken once again to Parliament’s agenda and approved in April. 
© 2009 Hurriyet Daily News 
URL: www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=turkish-parliament-approves-bill-for-islamic-production- 
deal-2011-02-25


p.s.
I have written in turkish, but not in english. So I must write, that I am shocked by these disgusting news from Turkey. But this was the USA agenda for Middle East after the Cold War...Remember the book of Huntington...Turkey back to the Middle East...

2011-02-11

den Tag anhalten wollen...

Selma Gürbüz, 1960?
Hola, mi amigos!

muss leider auf deutsch weitermachen. Es ist mir aus dem Herzen herausgesprungen:-) mit diesem Gruss, leider kann ich aber nicht genug Spanisch. Eigentlich wollte ich auf türkisch shreiben, aber es ist mir so wurscht...
Ich versuche nun etwas zu schreiben, bevor der Tag 11.Februar endet. Ich will, dass aus diesem Tag etwas bleibt...Will ich den Tag anhalten? Ist es eine anale Struktur in bezug auf Zeit festhalten zu wollen? :-)  Die Zeit zu halten ist unmöglich, aber trotzdem will ich nicht lassen...
O.k., o.k.shcnell! Was will ich dass es übrigbleibt?
Meine Katze war heute sehr lieb. Der Mond nimmt zu und ich glaube, sie wird langsam rollig...Gestern war sie schon ungewöhnlich nett, aber noch nicht so schmuselig wie heute...Morgen wird s schwierig sein
wahrscheinlich...Normalerweise ist sie überhaupt keine Schmusekatze. Es ist als ob sie  'bipolar disorder' erlebt...?! Aber sie ist lieb. Ich mag sie auch, wenn sie wild ist. Sie hat Charaktker. ('Personality goes a long way?' Pupl Ficiton?:-)))
Und ich muss schon wieder soziale Verantwortung zeigen in einem Land, wo die Leute so was nicht kennen. Heute habe ich wieder eine Katze gesehen, die dieses Mal mit Auge ein Problem gehabt hat. Es war nicht so schlimm und traumatisch wie letztes Mal, aber es nervt mich, es stimmt mich traurig.
Hier gibt es viele Katzen, wirklich überall. Nicht dass alle krank waeren...Und es gibt viele Menschen, die freiwillig um sie kümmern, aber es reicht nicht.

2011-01-02

Ein Buch:Haben_Oder_Sein

Das ist ein sehr bekanntes Buch, ich weiss. Wir waren alle mal Anfaenger. Das Buch hatte mir eine Freundin geschenkt gehabt, glaube ich. Ich weiss nicht mehr genau...Oder ich habe es einfach in dem Zimmer gefunden, wo ich damals gewohnt habe und habe angefangen zu lesen...? Das Buch ist sicher ein Teil meines Lebens. Es war das erste Buch, das ich von Erich Fromm gelesen habe...
Heute, beim Aufraeumen wieder, habe einen alten Umschlag gefunden aus meiner Studiumzeit. Aus Tübingen. Ich war überrascht, habe am Anfang nicht einmal verstanden, worum es handelt. Und dass dieses Müllstück so lange überlebt hat, war auch erstaunlich. Irgendwelche Broschüre von der Erich Fromm Gesellschaft sollten drinnen sein...So lange her schon...
Was mir von Erich Fromm immer wieder in letzter Zeit einfaellt, ist die Theorie von den Phasen des Kapitalismus... Erste Phase des Kapitalismus und Sex; zweite Phase des Kapitalismus und Sex...In der ersten Phase des K. war alles auf  langfristig eingestellt. Enthaltsamkeit war eine Tugend. Die Schichten, die Geld gehabt haben, haben auch Produkte gekauft, die langlebig waren...Und das war damals eine Selbsverstaendlichkeit... Die Medien waren in einem erzieherischen Ton und nicht aufputschend so wie heute...
In der zweiten Phase des Kapitalismus war schon alles anders... Kapitalismus hat die Triebe entdeckt gehabt und wollte sie für sich selber benützen...EAT, PAY,WORK  war die Devise...Das heisst; die Medien waren nur Aufputscher für mehr Konsum...Und es sollte alles kurzlebig sein, sowie die Produkte, die wir kaufen...Keine besondere Qualitaet, besteht nur noch in der  Garantiezeit, wenn überhaupt. Schnell zum Wegzuschmeissen und ein Neues kaufen...Das neue Produkt ist meistens auch nicht viel besser aber für die kurzlebige Konsumzeit essentiell...Und so geht es weiter...
Diese Gedankenreste sind nicht aus dem obigen Buch, aber im Nachhinein kommt mir vor, dass das Gleichgewicht zwischen Haben und Sein schon laengst ein Problem war...

2010-09-01

New

'New' bu kelimenin cazibesine karşı koyamıyorum. Nasıl bazı insanlar özellikle eskiyi sever, ben de yeniyi severim. Hatta son yıllarda sadece başlıyorum....Son yok...Yine, yeni, yeniden...:-))
Aslında dünki nota bir eklenti yapacaktım. John Freely nin hangi kitabını okuyorum, onu yazmadım. 'Kayıp Mesih' adlı kitabını okuyorum.
İngilizlerin ve Fransızların ama yine özellikle İngilizlerin çok iyi bir istihbarat ağı olduğu görülüyor Ortadoğu da. Daha 17.yüzyılda...20.yüzyılda zaten işgal ve sömürü halindeler... Ayrıca
Sabatay Sevi (1626-1676) ile ilgilenmediğim halde bu kitabı başka sebeplerden dolayı okuyorum, ama insan dinler tarihini okudukça gidip Komünist Partisi ne yazılası geliyor...
İnsanlar o kadar kötüler ki...Tanrı şahsen bile gelseydi bu dünyaya, insanların çoğu kıt bilgi ve akıllarıyla onu kendi isteklerine alet etmek isterlerdi... Bundan eminim. Hakimiyet duygularından arınmış bir dinsellik düşlüyorum...Var mı acaba? Laiklik çok önemli. Laiklik, laiklik ve yine laiklik olması lazım.
Bu arada kitap niye bilmiyorum aklıma  11.Eylül 2001 i getirdi...Burası da zaten serbest çağrışım sayfası... İngilizlerin ve Amerikalıların bölgede ciddi hakimiyeti söz konusu, 11 Eylül ü bilmemeleri imkansız. Kimbilir bilmediğimiz neler vardır...

2010-08-26

Recebim, sarı lira verecegim...

Böyle bir halk türküsü var di mi? Nay, nay, nay...nananana, nay,nay,nay...

Normalde küçük kızım için TV seyretmiyoruz, zaten seyredecek birşey de yok, Türkiye deki kanalların çoğu şu anda  küçük burjuva diktatörlüğünün elinde.(Az evvel TV de yine RTE yi monolog halinde gördük maalesef) Türkiye tarihinin hiç bir döneminde bu kadar faşist olmamıştı...Polise gidiyorsun, oruçlu olup, olmadığını anlamaya çalışıyor. Recep in gazı ile hem fazlalaştılar, hem de daha az iş yapıyorlar. Polis devlet kavramı bir hükümet için hakarettir, bunu bir anlasalar...
Recep her yerde monolog halinde, yoğun bakımda bile kurtulamıyorsun Recep li medya propagandasından...Bu referandumu bence fazla büyütüyorlar, çıldırmış durumdalar...Kimse iş yapmıyor, herkes politikaya kitlenmiş...Yargı ve polisi karşı karşıya getirmeye çalıştılar. Halbuki normal bir ülkede bu iki grub birbirine husumet beslemez, beraber çalışmaları gerekir, herkesin üstüne düşen görevi yapması gerekir... Adam alenen yargıya sövüp, sayıyor TV de! Olur mu böyle şey? Adam çıkmış, ben bu ülkedeki polis sayısını ve maaşını arttırdım diyor! E aferin sana!
Istanbul Barosu 27 Mart tı sanırım tam sayfa Cumhuriyet e ilan verdi, güçler birliğine doğru gidiliyor, dikkatli olun diye!

Ama zaten cemaat toplumundan demokratik farklılaşma beklenemez ki! Bi tanecik doğru yok mu, o da islam değ mi? Eeee ne gereği var canım bu partilere!!!! Heee! Nay, nay,nanana, nay,nay! Islamın ancak yüz karası olursunuz siz!

Yani onlara kalsa, zaten yargıya gerek bile yok! Onlar evvel Allah %33 oyla herşeye yeterler!!!!!
Allah ın ramazanını,  'Evet' için Recep in ramazanı yaptılar!!!! Ki bu bence en büyük günah! Beraber oruç tutmaca, sonra hep beraber haram yemece!!!! O kadar haramı oruç, namaz temizleyemez artık.


Almanya da Türk işçileri ve Alman işçileri arasında bir anket yapmışlar. Türk işçileri çalmak, rüşvet ile ilgili konularda çok daha az ahlaki hassasiyet gösterirken, cinsellikle ilgili konularda aşırı şiddette kadar gidiyormuş cezalar...Neden? Bunu Freud ile açıklamak bence bir zevk!!!!!!
Freud a göre medeniyet cinsel bastırmadan geçer...Cinsel bastırma olmadan medeniyet olmaz. Enerjinin somuttan soyuta çevrilmesi zor ve karmaşık bir işlem ve toplum bazında yüzyıllar sürüyor. Soyut mesela gerçek anlamda sanat ve bilim...Ki yok bu ülkede veya az sayıda...
Hal böyleyken tektanrılı dine en son geçmiş kavimler, en zor bastıran gruplardır ve en çok bastırması gereken! Neden? Kuran açık, açık söylüyor, ataları daha evvel uyarılmamış cahil halk toplulukları muhataptır...Yani ne bekliyorsunuz?  Daha normal bastırma seviyesine ulaşamamış bu kitlelerden demokrasi beklenemez. Ama bastırmaları şart, ben buna birşey demiyorum, ama bastırırken negativ enerji oluşmaması lazım...Şimdi bunlara bastırmak zor geldiği için, daha doğrusu oto kontrol yeterince gelişmediği için, bastırırken fazla sayıda negativ enerji çıkıyor...Bu kötü bir arabanın daha fazla egsoz gazı yayması gibi birşey... Kuramsal olarak gerçek dindar bastırırken negativ enerji ya az çıkar veya hiç çıkmayandır ki... Zordur. Herkes yapamaz. Ama bunun ölçüleri var, bunun psikolojik doneleri var...
Şimdi oruç üçüncü kişilere nefret besleyerek tutulursa, manası kalmaz...Ki bunlar bunu yapıyorlar...Ve bunun mübah olduğunu sanıyorlar!!!! Onlar doğru, herkes yanlış! Ama işte bu onlara psikolojik bir tatmin veriyor...Yoksa o kadar negativ enerjiyi nereye koyacaklarını, nereye yönlendireceklerini bilmiyorlar.
Freud un en sevdiğim tarafı insan psikolojisinin bir ekonomisi olduğunu göstermesidir... İnsan kendi bilincinin, idaresinin dışında bir enerji sistemidir...İdare tabii ki önemli bir rol oynar ama herşey değildir... Bu enerji sistemini kapalı bir sistem gibi düşünmek gerekir. Enerji şekil değiştirir ama kaybolmaz!!!!!!! Var olan, yok olmaz. 
Freud lu geceleriniz bol olsun! Ohh be rahatladım biraz! Gidip yine Freud okumaya devam edeyim, Recep le ne işim var benim yaav, Allah kurtarsın be!

2010-08-06

Bubi ve annem II

'Bubi' is a contemporary turkish artist and  'annem'  means in turkish 'my mother'. What do they have in common? As i have spent my years with studying Freud, i can see many similarities between my mother and Bubi.
They both like to collect old things...Things, which means nothing to normal people. I mean old newspaper remains, or old cloth remains, which I would throw away with a great pleasure...With a great, almost libidinous,pleasure!
But they have also a libidinous pleasure to keep things by themselves and not to throw them away...Crazy!?
I want to add that the word 'prison' and the word
'cage'  have some similarities in the language of psa.
They both  defend themselves with similar arguments... They can t see a familiar trace or a vestige of life by new things...This is the problem!!! They live in a world of their own and they don t like to introduce new things inside...As they are 'new', they are already 'evil'. They live with a great pleasure in the past. They prefer to live in the past. If  there would be a formula for their behavior to defend themselves, it would sound like this:

'I know the old things, but  I don t know the new things...'

There is a great emphasis on the 'I'... As a part of perverted narcissism. Actually they want to love other persons or other things than themselves, but there is a break or a problem by this job, so the energy comes back  stronger than before to the 'I' and it builds  the prison of 'I'... Or the safe tower of  'I'...They build some safe places to hide in...And try to get, to bring  a  'Ordnung' , an order? to life...

I have read an interview with the artist. He says he loves  the 'yaşanmışlık' of the old things...How to translate it?

2010-07-25

Daha sonraki gün

Dün neydi? Cumartesi idi. En son blog yazdığım günden sonraki gün idi ama. Dün sulu köfteli günden daha da beterdi, migrenli gün idi...Kafama balyoz yemiş olacağım herhalde, bütün gün başım ağrıdı...Rüyamda, daha doğrusu kabusumda bir imam Türk askeri elitini tutuklatıyor, öte yanda bir diğil, iki tane iç savaş var, ama insanlar yine de hayret edilecek derece de sakinler...Hayırdır inşallah! Yemek yiyip mi yattım acaba?
İran Devrimini de bir imam yapmamış mıydı? Yalnız o bizim olmak istemediğimiz ülke değil miydi? Ne oldu bu ülkeye?
Che beni rahat bırak! Bak biz devrim yapamadık, ülke elden gidiyor! Sahi biz fazla barışçılız di mi, bu barbar ülke için, Che?
Sen ne diyorsun, Che? Biliyorsun senin görüşünü çok daha fazla önemsiyorum bu ülkenin çoğunluğundan...Onların karnı aç, ne yaptıklarını bilmiyorlar, sen ama düşünmeye başlayabilirsin...
Peki Che (Che beni ısırmaya başladı) senin gibi güzel bir hayvanı insani amaçlarıma alet ettiğim için kusura bakma! Sen tabii ki insan denen adi yaratıktan daha üstünsün!:-)))

2010-06-30

Lumumba_1925_1961

Lumumba (1925-1961) yeniden gündemde. Az evvel BBC de yine bu rezil cinayetten bahsedildiğini duyunca, yazmam gerektiğini düşündüm. Halbuki yazacak birçok şey ve bambaşka şeyler vardı kafamda ama üşeniyordum. Tatilden sonra tekrar başlamak bazı şeylere insana zor geliyor.
BBC nin sanki İngiltere nin hiç suçu yokmuş gibi yapmasını enteresan buluyorum. Bütün pis işlerde BBC A.B.D. yi tek suçlu gibi gösteriyor. En büyük suçlu tabii, bunu tartışmıyoruz ama yine de...
Congo yu sömürmede İngilizlerin ve Belçikalıların ortak olduğu bir şirketten bahsedildiğini duydum. Lumumba nın katlinde CIA tek başına değildi muhtemelen. İğrenç, resmen iğrenç. Lumumba yı işkence ile !!!! öldürtüp, yerine Mobutu yu getirmeleri bence herşeyi açıklıyor...
Che Guevara (1928-1967) yı öldürmelerinden de hala utanç duymuyor birçok A.B.D. li ve ben buna hala şaşırıyorum. Ben de safım biraz galiba yavv...:-) Yavru bir kedinin ismine bile tahammül edemeyen bir Amerikalı profesörle tanışınca bir keresinde çok şaşırmıştım...
Afrika ve Latin Amerika olmasa Batı nerde olurdu 19.yüzyılın sonunda kimbilir?...

Link:http://es.wikipedia.org/wiki/Patrice_Lumumba

Bunu da Le Monde dan alıp, buraya koyuyorum:

REPÈRES
1874-1877 : exploration du fleuve Congo par Henry Morton Stanley

1886 : le roi belge Léopold II devient roi de l'État indépendant du Congo (EIC). Le Congo est la propriété du roi.

1908 : Léopold II cède l'EIC à la Belgique, naissance du Congo belge.

30 juin 1960 : le Congo belge devient indépendant et se renomme République du Congo

11 juillet 1960 : coup d'état des militaires, avec en tête le général Mobutu. Le pays est unifié en 1965, et devient la République démocratique du Congo.

1977 : politique de "l'authenticité". Le pays se nomme désormais République du Zaïre.

1997 : le général Mobutu est renversé par Laurent-Désiré Kabila

2006 : Joseph Kabila, fils de Laurent-Désiré, devient le premier président élu au suffrage universel direct.

Ayrıca yine, yeni, yeniden bir not:

Ein Kongress dieser sowie verschiedener ethnisch-regionaler Parteien und nationaler Bewegungen forderte 1959 die sofortige volle Unabhängigkeit des Kongo. In der Folge kam es zu Unruhen, auf die die belgische Regierung hart reagierte. Im Oktober 1959 wurde auch Lumumba verhaftet und gefoltert. Erst nachdem der belgischen Regierung klar wurde, dass sie die Kontrolle über das riesige Land nicht aufrechterhalten könnte, wurde er nach rund drei Monaten am 25. Januar 1960 freigelassen. Zwei Tage später, am 27. Januar 1960, kündigte Belgien Wahlen und Selbstverwaltung an und erklärte, dass es sich innerhalb von sechs Monaten aus dem Kongo zurückziehen werde. Das Versprechen hielt Belgien, am 30. Juni 1960 erhielt der Kongo seine Unabhängigkeit, nachdem einen knappen Monat zuvor am 25. Mai 1960 der MNC in den ersten freien Wahlen des Kongo die meisten Stimmen auf sich vereinigt hatte.

2010-06-10

Günlük ve gündem

Uri Avinery nin 'Mavi Marmara' ya yapılan saldırıyı da konu alan bir yazısını facebook a koydum. Aslında facebook dan pek hazetmiyorum ve uzun süre direndim ama şu anda alternativ bir sayfa ile uğraşacak vaktim yok.
Mavi Marmara saldırısı hala gündemde. Birleşmiş Milletler İsrail i usulden bi kınadıktan sonra, İran a ciddi baskılar getirdi.
Şimdi kim kazandı sizce? İpler kimin elinde sizce? Birleşmiş Milletler niye kuruldu ve ne zaman kuruldu, bütçesine en büyük katkıyı kim sağlıyor? Bunlara bi bakın lütfen.
Türk tarafında 9 kişi öldü, büyük paralarla ifade edilen ticari anlaşmalar sözkonusu oldu ve Türkiye aslında tam olarak cevap veremedi yapılan haksız ve ölçüsüz saldırılara. Çünkü aslında Türkiye ne yapsa, biraz da kendi kendine zarar vermek zorunda.
En başından İran gibi bir ülke değildi ki Türkiye...(yine parantez, ama bunu söylemek istiyorum, BM deki 'Hayır' cevabı doğru idi. Başka her türlü cevap rezillik olurdu, bunca şeyden sonra. Ama tabii iyi mi oldu, onu bilemiyorum. Onu zaman gösterecek.)
Bence Mavi Marmara olayı gereksizdi. Bazılarının adrenaline ihtiyacı vardı muhtemelen, onu buldular şimdi. Aynı gün İskenderun da ölen askerler gerçekten şehit oldu bence, ama evinin TGRT, atv, Kanal 7, Samanyolu, Ülke TV ekranını terkedip, ciddi şekilde planlanmamış, sonu belirsiz bir maceraya atılmak için yola düşenler acaba gerçekten şehit oldu mu? Bu şehit olma olayı çok abartılıyor ve bu da asıl manasını kaybetmek üzere. Bu çok özel durumlar için geçerli bir mertebe iken, kitle propaganda aracına dönüştürülürse, yaşamdan istediğini alamamış olanlar kendi kendilerine şanlı bir ölüm düşleyebilirler. Bir de şehitlik insana verilen birşeydir, kendisinin kafaya takıp, hastaca takip ettiği bir amaç olamaz herhalde... Eğer insanoğlu Tanrı nın sonsuz iradesini kabul ediyorsa, kalkıp o küçük aklı ile Tanrı yı manipule etmeye kalkışamaz herhalde di mi? Ama bunu yaptıklarının farkında bile değiller.
İnanılmaz bir cahillik var her konuda olduğu gibi bu konuda da.
Sonra bizim imam dünyaya Musa nın 10 emrini öğretmeye çalışıyor. Tekrar imam olabilir eğer gerçekten din alanında çalışmak istiyorsa, geldiği yer başka bir makamdır. Sen Musa mısın, kardeşim? (bu arada Kılıçoğlu nun 8. ve 9. emri hatırlatması çok iyi oldu.:-))
İsrail tabii ki haksız yere öldürüyor, bunu tartışmaya bile gerek yok. Zaten İsrail in Musa ile bir ilgisi yok, Amerika ve İngiltere ile bir ilgisi var. Modern öncesi bir zihniyetle hayata yaklaştıkları için, tam olarak analiz de edemiyorlar olayları. Laik düşünebilmek psikolojik olarak daha komplike bir insan sistemini gerektirir. Laik düşünce şekli teolojik dünya görüşlerine göre üstündür.
'Allah herşeyden üstündür, ben de Allah a inanırsam, (ki bu gerçek bir inanma, teslim olma değil tabii ki), ben de sizden üstün olurum.' zihniyeti kendi kendini Allah eş koşmak, yani islami anlamda en büyük günahlardan birini işlemektir.
Avrupa da laikliği geliştirenlerin çoğu dindar insanlardı. Ayrıca Aydınlanma yı geliştirenlerin çoğu da. Türkiye deki inanılmaz derecede yüzeysel felsefi kırıntılar ile atıp, tutanlar din gerçeğini yeterince analiz edebiliyorlar mı acaba? İlhan Selçuk mesela maalesef bazı konularda Türkiye deki o çabuk kestirip, atanlardan oluyor bazen. Olay o kadar basit değil.
Kant atheist değildi mesela, gerçi bu da bir ölçü değil tam olarak ama, Freud alenen atheist idi. Ama din konusunda çok enteresan şeyler söyledi.
Freud filozof olarak değil, psikolog olarak görülüyor bazılarınca. Ama zaten onu filozof olarak görsek bile 18.yüzyıl değil, 19. ve 20.yüzyıla onu katmamız gerekir. Freud Aydınlanma Sonrası filozofu olarak daha ilginç bence.
Aydınlanma nın en klasik yüzyılına bakarsak, Aydınlanma nın din savaşlarından kurtulmak ve bu konuda boşuna harcanan psikolojik enerjileri daha pozitif bir temele kazandırmayı istediğini görebiliriz. Aydınlanma din karşıtı bir söylem değildi ki en başından, burdaki bazı insanlar bunu böyle imiş gibi göstermeye çalışıyor...Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte bile ciddi şekilde katolik bir aileden geliyordu. Toplum konusundaki görüşleri başka katoliklerle aynı olmayabilir ama bireyselleşme ve farklılaşma sürecinde bu doğaldir...

2010-06-03

Tuzak mıydı? HAARETZ_David Grossman

Yazmaya başlıyorum, deyip, yine başlayamadım. Bu internet insanı çok dağitan birşey. Klickle, klickle bitmiyor.
Cumhuriyet te bir yazı vardı. Yukarıda linkini vermeye çalıştığım. Bence de gemideki herkes aynı derecede entellektüel bir yaklaşım içerisinde değildi muhtemelen Gaza embargosuna. Bazıları hiç entellektüel değildi hatta muhtemelen. Tuzak olduğunu zannetmiyorum, çünkü o belli bir grubun zekasından çok şüpheliyim. Tuzak için zeka gerekir bence.
İsrailli askerlerin yaptıkları asla doğru değildi tabii. O gemi başka türlü de ordan uzaklaştırılabilirdi ama barbarca ve aptalca bir şekilde davranıldı.
Öte taraftan AKP yakını olduğu bilinen bir grup tarafından böyle beceriksizce, tedbirsizce bir aksiyon yapıldı, bunu da unutmamak gerekir. ...
İki tarafta da hükümetler istifa etse ne hoş olur halbuki, di mi?:-))
29 Mayıs ta Istanbul un fethini sanki kendi yaptıkları bir işmiş gibi kutlamaya kalkan Istanbul un Anadolu tarafından işgalinin başkanları, hemen ertesi günü bir gemiye atlayıp Gaza engelini aşmaya çalışıyorlar. Tarihsel çizgi romanlardan fazla mı etkilendiler acaba? diye düşünmeden edemiyor insan. Biliyorsunuz Istanbul un fethinde de bir zincir var denizden aşılamayan ama gemiler karadan denize indiriliyor. Biraz fazla cüretkar davranmalarının altında acaba bu fazla gaza gelmişlik mi yatıyor?
Eskiden bir laf vardı. 'Istanbulluyam'. AKP nin fetih kutlamalarını kendi partisine propaganda yapma arayışı da bana 'Istanbulluyak' kelimesini hatırlatıyor hep. Hem 'Istanbul u yak' diye de anlaşılabilir bu:-)))
Pek sokağa çıkmıyorum Istanbul da ama her sokağa çıktığımda genellikle zıvanadan çıkyorum.
...

2010-06-01

Günlük 2

Özel günlük olarak Freud un son eseri hakkında bir kitap okuyorum. Richard Berstein 1998 de yayınlamış kitabı, ama Almanca tercümesi 2003 yılında çıkmış sanırım. Çok yorgunum, bir ara tekrar bakarım. Freud un son kitabı 'Der Mann Moses und die monotheistische Religion' ('Adam Musa ve tektanrılı din') hakkında 'Freud and the legacy of Moses' diye Cambridge Press tarafından yayınlanmış bir kitap. Bu arada, yorgunum diyorum ya, gerçekten yorgunum, aklıma Davutoğlu nun Birleşmiş Milletler deki konuşmasının son cümlelerinden biri geldi...'Ben İbrahim geleneğindeki dinlere inanırım, bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir benim için.' diyor...Hıııı. E o zaman yanlış yerdesiniz biz sizi politikadan alalım! Politika dini, insani ideallerin yönettiği bir alan değildir. Cümle doğru, yani içerik olarak güzel, etkileyici de, iyi de, sorun bu değil. Bir din savaşı yok ortada, siz kendi basit dünya skriptinizden dolayı durumu bu şekilde algılıyorsunuz...Politika savaşı önleme sanatıdır, tamamen bir fiyasko halindesiniz. Bu durumda bile Türkiye somut adım atamıyor, Birleşmiş Milletler de edebi konuşmalar yapıyor....Hııııı...E pekiiii. Saf lafı ne kadar doğru bu bağlamda bu arkadaş için bir kere daha görüldü sanırım...Devlet olarak Türkiye bir hiç, kimse takmıyor...İsrail senelerdir kınanıyor, onlar buna alışıklar ve hiç umurlarında değil...Size de meydan okuyorlar.
Bütün bunlar uyku ma değer miydi acaba? Freud ama ilginç, Freud ve onun kitabı gerçekten ilginç....

2010-05-14

9_Mai_2010_Wahlen_in_Nordrhein Westfalen

http://www.wahlergebnisse.nrw.de/

Das vorläufige Landesergebnis (Zweitstimmen) stellt sich wie folgt dar:
Wahlberechtigte insgesamt 13.270.933 (100 %)
Wähler/-innen 7.872.862 ( 59,3 %)
Ungültige Stimmen 113.537 ( 1,4 %)
Gültige Stimmen 7.759.325

Von den gültigen Zweitstimmen entfielen
2.681.736 auf die CDU - das sind 34,6 %
2.675.536 auf die SPD - das sind 34,5 %
940.770 auf die GRÜNEN - das sind 12,1 %,
auf die FDP entfielen 522.437 Stimmen - das sind 6,7 %,
und die DIE LINKE hat 434.846 Stimmen errungen - dass sind 5,6 %.
Diese Parteien haben die für die Teilnahme am Verhältnisausgleich erforderlichen Stimmenanteile (Sperrklausel) erreicht.

9 Mayıs ta Almanya nın en büyük eyaletinde seçimler vardı. Yeşiller oylarını % 12 ye yükseltmişler, ki bu bence bir başarı. Burda çöp ayrımı bile yok, bazen kendimi kötü hissediyorum bu yüzden. Hele de sokak kedilerinin yiyecek ararken bazen bu yüzden yaralandıklarını duyduktan sonra...Türkiye nin vahşi gündeminden sonra böyle sorunları düşünmek hoş oluyor...

2010-02-22

Örümcek_Arakhne_Ankebut


Ne enteresan di mi, bu üç kelimenin de örümcek demek olması...
Athena ve Arakhne nin hikayesi pek hoşuma gitti...Örümcek olan kadın...



Resim Velazquez den; yaşlı kadın kılığına girmiş yunanlı tanrıça Athena yı Arakhne ile konuşurken gösteriyor...

16 Mart 2010

Bu sayfaya eklemek istediğim birçok şey vardı ama çok yavaş bir şekilde ekleyebiliyorum onları.

'Ankebut' Türkçede Kuran daki bir sure olarak biliniyor ama örümcek demek olduğunu kaç kişi biliyordur acaba. Zaten genel olarak Kuran ı anlamamayı, anlamaya yeğ tutan, Kuran ı sihir zanneden çok cahil bir topluluk var burda.
Neyse biz işimize bakalım. Ankebut örümcek demek ve Kuran daki 29.Sure nin 41.ayetindeki bir benzetme ile karşımıza çıkıyor.

29:'41- Allah'ın dışında başka veliler edinenlerin örneği, kendine ev edinen örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı örümcek evidir; bir bilselerdi.'



1 Mart 2012

Ek: Başka bir kaynakta  'dişi örümcek' tercümesini okudum, herhalde daha doğru, yukarıda verdiğim tercümeden.

2010-01-22

Alfons Mucha_1860_1939


http://de.wikipedia.org/wiki/Alfons_Mucha

Hazır aklımıza güzel bir şey gelmişken -tesadüfen de olsa- orda kalalım...Mucha Freud dan sadece 4 yaş küçük. Yaşadıkları zaman aşağı yukarı aynı zaman.İkisi de Moravya da doğmuşlar. İkisi de Avusturya-Macaristan vatandaşı olarak doğmuşlar. Freud da bugünkü Çekistan da doğdu, ama kendini çek olarak görmüyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nun bir parçası olarak görüyordu kendini. Yahudi idi ama 'haddi olmayarak' tıp okumuştu.

Aslında Mucha dan bahsetmek istiyordum. Mucha yı tanımıyordum gençken, ta ki Arjantin li bir oda arkadaşım elime bir takvim tutuşturana kadar. O zaman için benden oldukça büyük, çok tatlı bir insandı. Evli iki çocuk annesi idi. Boşanmıştı ama çocuklarını görmek istiyordu. Çocuklarını görmek için bir yolunu bulup Viyana ya gelmişti. O takvimi çok sevmiştim. Hangi sene idi acaba? Ondan sonra hep güzel takvimler almaya özen gösterdim. Bazı senelerde de bunu becerdim. Bazı senelerde olmadı...
2010 da içimden takvim almak bile gelmiyor...Zaten artık seneler o kadar çabuk geçiyor ki, takvim gereksiz geliyor...

2009-12-31

The City of the Sun_1623

31 Aralık 2009

Dün yazdıklarım aklıma tabii başka şeyler de getirdi. Üniversitede iken ilk seçtiğim derslerden biri Karl Marx ile ilgili bir dersti. Hayal kırıklığı yaşamıştım ama yine de aklımda bazı şeylerin bunca zaman kalmış olmasına şaşırdım... Marx(5 Mayıs 1818,Trier- 14 Mart 1883, Londra) a öncü olarak genellikle 4 utopistten bahsedilir. Campanella, Thomas Morus, Saint-Simon, Fourier...
Aslında bu dördünün bir grupta yer alması şu anda bana saçma geliyor, ama zaten eğitim programları ne kadar mantıklı olabilir ki...Yine de tabii bir düzenleme yardımcısı...
Campanella ve Thomas Morus birbirlerine en azından zaman olarak daha yakınlar... Saint-Simon ve Fourier in aslında başka bir kategoride olması gerekir.
İki eser arasında da çok fark var, ama yine de ikisi de birbirini çağrıştırıyor...

2009-11-06

6 Kasım 2009

6 Kasım 2009 Cuma günü tarih olmadan, hemen birşeyler yazmak lazım...

Claude Levi-Strauss hakkındaki bir yazıda yine 'univerzalizm' (evrenselcilik) den ve kültür relativizminden bahsediliyordu. Bu ikisini zıtlıklar olarak oluşturan düşünme şekli birçok düşünme şekillerinden bir tanesi...Ama aklın tek yolu gibi birşey değil!!! Yani kaba türkçesi ile felsefede 'aklın yolu birdir' gibi birşey yok! Bunun böyle olmasını isteyen bir burjuva erkeği tipi vardı zaman içerisinde... Hala var... Muhtemelen ilerde de olacak...
Aslında struktralistler zaten bu darlığı aşmak istediler...Subje felsefesinden uzaklaşma struktralistlerde bariz şekilde görülüyor. Habermas ise bu subje felsefesinden kopmayı bence yakalayamadı ve ahlaklı burjuva erkeğinin normlar telafüz edip, yayınlamasını felsefe olarak kabul eden bir anlayışın baş temsilcisi olarak kaldı. Ama bu şekli ile felsefe o zaman bir papazın vaazı gibi birşey oluyor aynen Rorty in de söylediği gibi...Yanlış değil belki ama bu yoldan gitmek istemeyeceklerin olması doğaldır...
Yine Sloterdijk ın kelimeleri aklımdan geçti birdenbire...'humorlos', ama ben bunu mizahsız diye çevirmezdim Türkçeye, esprisiz, estetik değil... Çünkü aslında normları herkes biliyor...Habermas ın iletişim teorisinde yalan söylememek iletişimin meydana gelmesi için şart sayılıyor...Tamam doğru da, bunu bilmeyen var mı? Bunu herkes biliyor ama gerçek hayattaki her durum bu ideal durum olmasını beklemek mümkün mü? Hiç unutmam Habermas ın iletişim teorisinin olduğu kitapta George Herbert Mead den de bahsediliyordu. Daha eski bir düşünür, ama kuramı bence Habermas ınkinden çok daha zekice idi... Habermas ahlak kurallarını sıralıyordu, ötekisi ise gerçekten bir
'tool' (Rorty) veriyor eline... Ben şahsen çok etkilenmiştim...

2009-10-30

Her gün yazmak

Evet, bir günlüğün -en azından- bir amacı olmalı, o da her gün yazmak, her gün yazabilmek...
29 Ekim 2009 atlanmış oldu işte, hiç istemediğim halde, bugün 30 Ekim 2009.
Kızım uyuyor, yoksa şimdi burda olamazdım...
Ergin Yıldızoğlu nun köşe yazısını okuyabilmem bile iki gün sürdü. Yani normal şartlarda yaşamıyorum bu aralar veya tam tersi normal şartlarda yaşamaya yeni başladım...-)) Daha doğrusu bir fani için normal, bir akademisyen için anormal şartlardayım...
Ergin Yıldızoğlu nun yazısı güzeldi, sonra tabii hemen verdiği linkten Axel Honneth in Sloterdijk hakkında yazdıklarını okudum. Hoşuma gitti tabii ki, çünkü uzun zamandır Almanca entellektüel bir polemik yazısı okumamıştım. Normalde Axel Honneth pek böyle yazmaz, çok iyi tanıdığım bir yazar değil ama yine de bir fikrim var tabii ki...Habermas öğrencisi ve Habermas çizgisinin temsilcilerinden sayılıyor. Bu tip filozoflar genellikle can sıkıcı yazarlar ve polemik olmamaya gayret gösterirler, ama tabii söz konusu Sloterdijk olunca
herkes zıvanadan çıkabiliyor... Bir kere bu komikti ve hoştu.
Tabii gazete yazıları akademisyenlerden çok bu yazıları uzaktan takip edenler için yazılıyor, yani halka dönük bir temaşa tarafı var. Demek bende de halkta ki gibi adi bir taraf var ki bu temaşa hoşuma gidiyor. Hatta ben bütün olayı hiç ciddiye alamıyorum..Yazıya, Almanca deyimlere takılıyorum, ahh çok ama çok hoşuma giden tabirler vardı...
Honneth kısmen haklı tabii ki ve Sloterdijk böyle bir eleştiriyi hak ediyor ama Honneth in de haklı olmadığı, Sloterdijk ın bile savunulması gereken tarafları var bence...
Sloterdijk kendi kabiliyetine ihanet etmiş bir insan... Sloterdijk niye roman yazarı veya başka birşeyin yazarı olmadı da, filozof oldu, bilemiyoruz...Ama elimde olmadan Viyana daki -yıllarca süren- Sloterdijk ziyaretlerimi hatırladım tabii...
Gerçekten en başından beri Sloterdijk ta bir 'Guru' havası vardı...Ama Hindistan da gerçek bir 'Guru' nun yanında bulunduğunu bilmiyordum... Ama müritlerine ders veren bir hoca tarafı vardı hep...
Biraz tarikat yöneticisi havası hep vardı...İnsan onun derslerine neden gittiğini bilmeden sineğin ampülün etrafında dolanması gibi, gider otururdu orda. Bir konserden kalkar gibi de kalkardı. 'Piyanist' bazen iyi bir doğaçlama çıkartır, bazen de o kadar iyi olmazdı ama siz tabii bir performansçının her zaman aynı
şeyi veremeyeceğini bildiğiniz için, onun sadık bir müridi olarak, onu yine, yeni, yeniden izlemeye giderdiniz...

2009-10-28

Yemek gibisi var mı

Yemek gibisi var mı?

Zayıflamam lazım ama yine yemek düşünüyorum...Yemek gibisi var mı? Hep tekrarlanan birşey, kurtulman mümkün değil.
Bir yere kadar sabredebilirsin ama bırakamazsın, tamamen bırakamazsın... Yemeğe bağımlıyız, hem de herkes, herkes bağımlı...
Beni yemektan alıtutacak daha sevdiğim şeylerden bir tanesi yazmak! Bu yüzden yazarak zayıflamaya karar verdim...Yemek yapmak ve yazmak insanı zayıflatabilir, sadece yemek yemek yerine yapılırsa...
Rejim falan yapmıyacağım tabii ki, bu bana yakışmaz:-)) ama insan daha az yiyebilir, daha az zevk almadan...
Önemli olan da bu zaten! :-)
Yemek üzerine blog çok Türkçe de, ama politik blog az, çok az... Tabii yemek tarifi ararken bile, 'mahkeme kararı ile yasaklanmıştır' yazısına rastlanabilen çok ülke yoktur herhalde internette... Burda zaten kafayı manasız birşeylere takmak zorundasın, sanat, felsefe açısından zengin bir yer değil burası...Var tabii yok değil, ama...

İnsan neyle yaşar? mış? Hah!

İnsan AYGAZ ile yaşar, TANSAŞ ile yaşar, FİAT tan araba alır, OPET ten benzin, Arstil den mobilya, KOÇTAŞ tan taş alır evini süslemek için...

İnsan neyle yaşar? mış?

İnsan MİGROS tan, MACROCENTER dan mama alır, güzel güzel YAPI KREDİ de parasını başkalarının kullanımına sunar, KOÇ Üniversitesi nde koyun olmayı öğrenir, emekliliğini felan KOÇ un bi bankasından halleder, evvel Allah koç gibi yaşar, koççç!

Ekonominin % 20 küçüldüğü bir yerde Koçlar % 60 büyüyebilir, bu bir ülkenin süper iyi bir durumda olduğunu gösterir zaten...Devlet İMF den borç alsın canım, ne yani, bi de onlarla mı uğraşacağız... Hah!
Koç gibi ülke valla kooçç!

2009-10-17

Kaldığımız yerden...

Geçenlerde Cumhuriyet te Oktay Akbal ın köşe yazısını okurken, kendimden de birşeyler buldum yazıda. Yazmak çok kendine özgü bir iş, öteki hiçbir işe benzemiyor...Ara verdin mi, tekrar başlamakta zorlanıyorsun...
Bunun dışında Oktay Akbal 'Yazmanın yaşı yoktur.' diye yazıyordu, bence de öyle tabii, yazmanın yaşı yoktur. Ama sanki o bunu biraz da savunmacı bir şekilde yazmıştı, ki bence böyle bir savunmaya hiç gerek yok. Yazmanın güzelliği zamana meydan okuyabilmesi zaten...Yazı zamanın gerisinde kalabilir, ama zamanın önüne de geçebilir...
Veya zamanı umursamayabilir... Veya zaman ile adımdaş olmaya çalışabilir. Sonunda canlı dijital bir günlük, zamanı sınır olarak tanır...

***

En son blogum İngilizce çünkü Türkiye, Türkçe bana bazen çok dar geliyor. Geçenlerde gazetede bir başlık gördüm, devamını okumadım ama başlık zaten bence yeterli idi. Adamın biri yaz tatili için geldiği Türkiye de yaşadığı bir olay yüzünden, vatandaşlıktan çıkmak istemiş... Gazetede bunu alaylı bir şekilde veriyor sanki...Yani 'burda her gün böyle şeyler oluyor, biz de mi vatandaşlıktan çıkalım?' gibilerden... Ben bundan 10 sene evvel duygusal sebepler ile vatandaşlıktan çıkmadım ama iyi ki çıkmışım...Tek başına bir kadın olarak bunu yapabildiğim için de, ayrıca mutluyum. Fransız Devrimi nin anladığı şekilde vatandaşlık modern bir kavram ve modern öncesi tarım ağırlıklı toplumların hayat anlayışları ile çakışıyor... Yine Cumhuriyet te Erdal Atabek in bir yazısı bende birçok çağrışımlar oluşturdu...Gerçi yazı Bayram da yaşanan trafik kazaları üzerine idi, ama 'tarım toplumu' ve 'makine toplumu' gibi bazı modernist kavramlar içeriyordu. Tarım toplumu aynı zamanda daha sınıf toplumu idi, şimdi biz ne tarım toplumuyuz, ne de sanayi ama hala fecii şekilde sınıf toplumuyuz... Ama bunun tabiiki modernleşmenin menşeei olan ülkelerden olmamamız ile ilgisi var...

2009-07-31

Yok Deve!



Türkçede olmadık birşey söylendiği zaman 'Yok deve!' derler... Abartı ile biraz dalga geçmek için...
Bu aralar bir deve muhabettidir gidiyor, aslında Fransız Devrimi ile ilgili birşeyler okurken aklımda pek deve diye birşey yoktu ama bugünkü Milliyet teki Çetin Altan ın 'Deve' başlıklı yazısı deve konusunda aklıma gelip de yazmadıklarımı bana hatırlattı.
Ayrıca Avustralya da develerin katlinin söz konusu olduğunu bilmiyordum, biz niye hemen mesela Avustralya Büyükelçiliği nin önünde toplanıp, bunu protesto etmiyoruz.
Çünkü oldukça Batlılı birşey protesto etmek...
Ne olursa, olsun develerin veya başka hayvanların acı çekmesine veya öldürülmesine karşıyım. Maalesef vejeteryen olmayı beceremedim ama yine de...
Kuran da tam 22 yerde 'deve' kelimesi geçiyor, bunun dışında 'dişi devenin boğazlanması' hikayesi tekrar, tekrar geçen bir hikaye...Ben bu halkta potansiyel 'boğazlayanları' görüyorum daha çok...
88.Surede de devenin yaratılışı hakkında araştırma daveti var...Peki islam kültürü ünlü zoologlar, biologlar çıkarttı mı? Veya hayvanseverler... Hayvan sevgisi bile burdaki küçük burjuvayı rahatsız ediyor, ben başbakanın köpek besleyen Bekir Coşkun hakkındaki boş laflarını unutmadım... Onunda bir yazısı vardı, aşı ve domuz gribi ile ilgili geçenlerde...