19yy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19yy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-02-09

Maymunlar

Eveet, gün kaçmadan onu kovalayacağız. Günler yine fazla hızlı ve dolayısı ile boş geçmeye başladı. Yazamadığım, hiçbir şey okumadığım veya az okuduğum günler bende kaşıntı yapar:-)
Bugün neler oldu? Bugün arabamızı çektiklerine sinir oldum. Yanlış yere park edilmişti muhtemelen ama bu şehir yanlışı ve doğrusu ile insanı şaşırtan bir şehir. Her zaman çekmezler veya her zaman yanlış yere park etmekten ceza yemezsiniz veya siz şöförken  'Buraya da park edilir mi, yuh!'  dediğiniz çok zaman olmuştur. Ama sürer, geçersiniz, birşey yapmazsınız, keyfiyet ve şans herşeyi yönetir genellikle. Özellikle virajlarda araba bırakılması pek hoş olur öteki sürücüler için. Ama tabii her zaman yine de doğruyu yapmak gerekir, çünkü piyangonun kime çıkacağı belli olmaz bu ülkede.
...
Türkiye google bugün güzeldi, Jules Verne nin doğumgününü hatırlatmak için yapılan grafiği beğendim.Ama her yerde böyle bir hatırlatma yoktu. Jules Verne 8 Şubat 1828 de doğmuş. Osmanlı da o tarihlerde doğan birinin bir bilimkurgu yazarı olması ihtimali ne idi acaba?  Sıfıra yakın bir değer olsa gerek...
---
Geçen sefer aslında evrimden yine bahsetmek istiyordum, evrim bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda olan bir gerçek. Bugün evrimi hala kabul etmemeye çalışmak o kadar büyük bir cahillik ki, anlatmakla bitmez bu cahillik...Evrim sadece Darwin in bir kitabı falan değil, Darwin in yanlış olduğu konular olabilir, ama evrim  yadsınanamaz bir gerçek. Sonra evrim 'maymundan gelmek' gibi basit bir şey de değil. Bunu bu şekilde telafüz edenlere  -içimden tabii- 'Ulan, siz hala maymunsunuz be! Pardon iyi ve şeker maymunlardan...' demek geliyor...:-))

2010-07-26

Feuerbach_1804_1872 und Freud



Ludwig Feuerbach 27 Temmuz 1804 te Bavyera da doğmuş. Onun da şimdiden doğumgününü kutluyoruz:-) Bugün 26 Temmuz 2010. Bir 19.yüzyıl filozofu, bence felsefe de, özellikle Batı felsefesinde en ilgi çekici yüzyıllardan biri.

Wikipedi deki Almanca sayfayı ben o kadar beğenmedim, çok etraflı ama bazı kısa ve öz verilmesi gereken şeyleri atlıyor sanki...
Bir kere Feuerbach çok keskin bir gözlemci idi. Çok keskin bir psikolojik gözlemci. Freud u bu yönü ile etkilediği açık.
Olay din var mı, yok mu değil. Bu gerçekten çok aptalca ve basit bir soru olur böyle yüksek seviyedeki düşünürler için. Herkesin herşeyi anlaması şart değil. Feuerbach ın din eleştirisi dine en büyük katkılardan biridir aslında...Aptal ve egoistleri dinden ayıklamak o kadar kolay birşey değil...Din kitlelere hitap eden birşey olduğu için, içinde cahillik çok oluyor tabii, bu nerdeyse kaçınılmaz birşey...Ama yine de toplumsal eğitim seviyesinin yükseltilmesiyle bir toplumun ilerlemesi arasında bir ilişki var.

2010-07-19

Lamarckismus


Lamarckismus ist die Theorie, dass Organismen Eigenschaften an ihre Nachkommen vererben können, die sie während ihres Lebens erworben haben. Sie ist nach dem französischen Biologen Jean-Baptiste de Lamarck benannt, der im 19. Jahrhundert eine der ersten Evolutionstheorien entwickelte. Anders als vielfach dargestellt ist die Vererbung erworbener Eigenschaften nur ein Teilaspekt von Lamarcks ursprünglicher Theorie; der Terminus Lamarckismus bezeichnet daher heute in der Regel nicht Lamarcks Theorie als Ganzes.

Lamarck_1744_1829

Lamarck 18.yüzyıl bilim adamı. Freud u ne kadar etkilediğini anlamak kolay bir iş değil, ama Freud un evrim kuramlarından genel olarak etkilendiği kesin. Darwin ve Lamarck bu konuda iki büyük isim.

Evolutionstheorie [Bearbeiten]
Um das Jahr 1800 entwickelte Lamarck eine Theorie der Arttransformation, der Veränderlichkeit der Arten. Die Denkwege, die ihn dazu führten, sind nicht bekannt, als wichtige Punkte werden folgende diskutiert: Seine Erkenntnisse als Systematiker, dass sich die Klassen linear nach ihrer Komplexität reihen lassen; sein Wechsel von einer vitalistischen zu einer mechanistischen Physiologie; sich daraus ergebend die Möglichkeit der Urzeugung sowie eine epigenetische Sichtweise der Ontogenie; sein Projekt der Physique terrestre, innerhalb der die Transformation die Erklärung für die Vielfalt der Lebewesen bildete. Ein weiterer Ausgangspunkt war möglicherweise die in den 1790er Jahren in Paris geführte Diskussion, ob Arten aussterben können. Die Veränderlichkeit der Arten war für Lamarck eine Möglichkeit, das von ihm abgelehnte Aussterben und die Fossilfunde in Übereinstimmung zu bringen.

Lamarcks Theorie zufolge entstehen die einfachsten Organismen durch Urzeugung. Urzeugung findet auch in der Gegenwart noch statt. Diese Organismen entwickeln sich zu immer komplexeren Formen, wobei der Entwicklung ein Richtungssinn innewohnt: vom Einfachen zum Komplexen. Pflanzen und Tiere haben sich demzufolge unabhängig voneinander entwickelt. Diese Theorie ist auch eine reine Transformationstheorie, sie beinhaltet im Gegensatz zu Darwins Theorie keine gemeinsame Abstammung aller Arten. Die einzelnen Tierklassen sind unabhängig voneinander entstanden. Die Klassen haben gleichartige Vorfahren, die durch die Urzeugung entstandenen Formen, aber keine gemeinsamen Vorfahren. Ihre jeweilige Höherentwicklung verläuft demnach parallel und unabhängig voneinander. Die Höherentwicklung erfolgt aufgrund eines im Organismus angelegten und determinierten Prozess. Lamarcks Evolution ist also gerichtet, wenn auch nicht von einem vorbestimmten Ziel aus.

Die Vielfalt der Arten und die Abweichungen von der reinen Stufenfolge erklärte Lamarck mit einem zweiten Mechanismus, der als Nebenprinzip zur Höherentwicklung fungiert: veränderte Umweltbedingungen veranlassen die Tiere zu veränderten „Gewohnheiten“ (habitudes), die zu verändertem Gebrauch von Organen führt. Der veränderte Gebrauch führt zu Modifikationen des Organs, die auf die Nachkommen vererbt werden. Dieses Nebenprinzip wurde nicht von Lamarck entwickelt, die Vererbung erworbener Eigenschaften war im 18. und auch noch 19. Jahrhundert weithin anerkannt. Alleine dieser Teil von Lamarcks Evolutionstheorie, die Vererbung erworbener Eigenschaften wurde in späterer Folge als Lamarckismus bezeichnet.

2010-02-06

Louis Wain_1860_1939


Louis Wain bu sayfa için bir çok açıdan ilginç. Yaşadığı zaman, kedilere olan ilgisi ve sevgisi, çizim kabiliyeti,
sanat ve çektiği ruhsal acılar açısından ilginç Louis Wain bu sayfa için.
5 Agustos 1860 yılında doğan sanatçının karısının kanserden ölmesi tabii sanatçı için bir şanssızlık oluyor.

http://www.lilitu.com/catland/Resmi aldığım sayfa

2010-01-22

Alfons Mucha_1860_1939


http://de.wikipedia.org/wiki/Alfons_Mucha

Hazır aklımıza güzel bir şey gelmişken -tesadüfen de olsa- orda kalalım...Mucha Freud dan sadece 4 yaş küçük. Yaşadıkları zaman aşağı yukarı aynı zaman.İkisi de Moravya da doğmuşlar. İkisi de Avusturya-Macaristan vatandaşı olarak doğmuşlar. Freud da bugünkü Çekistan da doğdu, ama kendini çek olarak görmüyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nun bir parçası olarak görüyordu kendini. Yahudi idi ama 'haddi olmayarak' tıp okumuştu.

Aslında Mucha dan bahsetmek istiyordum. Mucha yı tanımıyordum gençken, ta ki Arjantin li bir oda arkadaşım elime bir takvim tutuşturana kadar. O zaman için benden oldukça büyük, çok tatlı bir insandı. Evli iki çocuk annesi idi. Boşanmıştı ama çocuklarını görmek istiyordu. Çocuklarını görmek için bir yolunu bulup Viyana ya gelmişti. O takvimi çok sevmiştim. Hangi sene idi acaba? Ondan sonra hep güzel takvimler almaya özen gösterdim. Bazı senelerde de bunu becerdim. Bazı senelerde olmadı...
2010 da içimden takvim almak bile gelmiyor...Zaten artık seneler o kadar çabuk geçiyor ki, takvim gereksiz geliyor...

2010-01-20

Demeter veya niye kış var?


Demeter Yunan Mitolojisinde bereketi, toprağı sembolize eden tanrıça. Hikayeye göre yeraltı tanrısı Hades Demeter in kızı Persephone yi kaçırınca yeryüzünde bereketsizlik oluşuyor ve insanlar açlıktan korkmaya başlıyorlar.Bunun üzerine Zeus bir yolunu bulup Persephone yi yeraltından çıkartmaya çalışıyor. Hades bunun mümkün olmadığını söyleyince bir anlaşma yapıyorlar. Bunun üzerine Persephone yılın 8 ayını annesinin yanında Olimpos dağlarında ve yılın 4 ayını da Hades in yanında geçiriyor. İşte anlaşmayı iyi beceremeyenler de uzun kış yaşıyor:-)))) Tabii bunu ben ekledim...Ve tabii ki hikayeyi çok kısalttım ve artı o kadar çok versiyonunu okudum ki, hepsinde de ayrı bir sayı vardı kış ayları konusunda... Ama bence en 'mantıklısı' bu idi...
Efenim ben kışı sevmem, hele de bu Ocak ve Şubat ayları param olsa yerküre değiştireceğim aylardan...Şikayetçi değilim, olsam ne yazar zaten. Dün Istanbul da senenin ilk karı yağdı, bugün de kayboldu. Herhalde bir dahaki seneye kadar kar görmeyiz. Bu şekilde olunca kar güzel tabii, sabah var, öğlen yok.

Demeter in hikayesi hakkında nette daha çok şeyler bulabilirsiniz. Resim Alfons Mucha nın kış posteri...

2009-07-20

Mustafa Kemal Atatürk_12 Mart 1881_10 Kasım 1938


Dün akşam Can Dündar ın 'Mustafa' sını seyrettik. Eşim bulmuş, getirdi. E ben de hayır demedim tabii. Ki film hakkında oldukça kötü eleştiriler okumuştum, ama tabii insanın bir de kendisinin izleyip, bakması lazım karar vermesi için, falan, filan..:-)
Ben beğenmedim pek, özellikle sonlarına doğru resmen saçmalıyor.
Şunu farkettim, ki bunu bu blogda hep tekrarlıyorum ama yine tekrarlıyacağım, Türkler Avrupa yı tanımıyor ve anlamıyor. En kötüsü merak etmiyor; adamlar kendilerini bile merak etmiyorlar ki...
Can Dündar rejisör değil, film yapımcısı değil, bu hırslı çıkış niye, onu da anlamadım.
Can Dündar Türkiye nin nerdeyse monopol olmuş Doğan medyasında çalışan bir makale yazarı. Nerden aklına esti bir Atatürk filmi yapmak, bilemiyoruz. Ama her türk çocuğunun içine kazınmış bir Atatürk vardır, gerçek Atatürk ile muhtemelen ilgisi olmayan, o da herhalde 'büyük adam' olmak için bir 'büyük adam' Atatürk filmi yapması gerektiğini içgüdüsel olarak hissetti. Yalnız küçük adam istese de büyük adam üzerinden büyük adam olamaz!
Küçük adamın büyük adam üzerinden büyük adam olma sevdası meşhurdur...Hayatta bazı şeyler kasarak elde edilmez, bazı insanlar hiçbir şey yapmadan 'büyüktürler', bazıları değildir. Allah isteseydi birçok şeyi Atatürk e nasip etmezdi, ama etti, hem de bu millete rağmen...:-))
Allah gani, gani rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Dün zaten Miraç Kandili idi, hep onu (Atatürk ü) düşündüm, andım ve bu adi milleti...

2008-06-10

Karl Polanyi 1886 - 1964

Polanyi 25 Ekim 1886 da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zamanında Viyana da doğdu. Gerisi için Türkçe Vikipedi ye veya internetteki başka kaynaklara bakılabilir.
Ayrıca İngilizce Vikipedi den buraya alıntı yapıyorum, kısa hayat öyküsünü...Bence ilginç çünkü hayat öyküleri bazı insanları her yerden kaçmak zorunda bırakıyor... Bunu çok iyi anlayabiliyorum...

Early life

Karl Polanyi, brother of chemist and philosopher Michael Polanyi, was born in Vienna, at the time the capital of the Austro-Hungarian Empire. The son of a prominent member of the bourgeoisie involved in railroads, Polanyi was well educated despite the ups and downs of his father's fortune, and he immersed himself in Budapest's active intellectual and artistic scene. Polanyi founded the radical and influential Club Galilei while at the University of Budapest, a club which would have far reaching effects on Hungarian intellectual thought. During this time, he was actively engaged with other notable thinkers, such as György Lukács, Oszkár Jászi, and Karl Mannheim. Polanyi earned his Ph.D. in Philosophy in 1908 and graduated in Law in 1912. In 1914 he helped found the Hungarian Radical Party and served as its secretary.
Polanyi was a cavalry officer in the Austro-Hungarian Army in World War I, but was removed from service due to disabilities after arriving at the Russian Front. After the war, he returned to Budapest where he became politically active once again. Polanyi supported the Republican government of Mihály Károlyi and its Social Democratic regime. The republic was short-lived, however, and when Béla Kun toppled the Karolyi government to create the Hungarian Soviet Republic Polanyi was forced to flee to Vienna. From 1924 to 1933 he worked there as a journalist writing economic and political commentary for (among others) the prestigious Der Oesterreichische Volkswirt. It was at this time that he first began criticizing the Austrian School of economists, who he felt created abstract models which lost sight of the concrete reality of economic processes. Polanyi himself was attracted to Fabianism and the works of G. D. H. Cole. It was also during this period that Polanyi grew interested in Christian Socialism.
[edit]In the United States
He fled Austria in 1933 as the short-lived Austrian Republic began to collapse and fascist influence began to grow. He moved to London, where he earned a living working as a journalist and tutor and took up a position as a lecuturer for the Workers' Educational Association. Polanyi also conducted the bulk of his research for what would later become The Great Transformation. He would not start writing this work until 1940, however, when he moved to Vermont to take up a position at Bennington College. It was published in 1944 to great acclaim. In it, Polanyi described the enclosure process in England and the creation of the contemporary economic system at the beginning of the 19th century.
After the war Polanyi received a teaching position at Columbia University (1947-1953). However, his wife's (Ilona Duczynska) background as a former communist made gaining an entrance visa in the United States impossible. As a result they moved to Canada, and Polanyi commuted to New York City. In the early 1950s Polanyi received a large grant from the Ford Foundation to study the economic systems of ancient empires. Having described the emergence of the modern economic system, Polanyi now sought to understand how "the economy" emerged as a distinct sphere in the distant past. His seminar in Columbia drew several famous scholars and influenced a generation of teachers, eventuating in the 1957 volume Trade and Market in the Early Empires. Polanyi continued to write in his later years and established a new journal entitled Coexistence. He died in 1964.

Michael Polanyi 1891-1976

Michael Polanyi aklımdan çıkmıştı, Thomas Kuhn un SSR ini tekrar (bu sefer İngilizce) okurken, eski bir dosta rastlamış gibi hissettim kendimi ve buraya ekleme ihtiyacı hissettim. Yukarıdaki linkte yazılar da var... Ayrıca tabii Michael Polanyi deyince insanın aklına Karl Polanyi ve meşhur kitabı
The Great Transformation geliyor. Bu kitabı maalesef çok gençken okudum. Evet, insanın bazı kitapları fazla genç iken okumaması lazım, ama daha sonra da zaman olmuyor genellikle...
Michael Polanyi iyi tanıdığım bir yazar değil, sadece bildiğim bir yazar.
Meşhur 'Personal Knowledge' (Chicago,1958) kitabını da okumadım. Eminim hoşuma giderdi... Çünkü 'tacit knowledge' konsepti hoşuma gitti...

***

Türkçe Vikipedi de de birşeyler buldum, buraya ekliyorum. Tabii çok az ama hiç değilse birşey yazmışlar. Türkçe bence Vikipedi de güdük kalmış bir dil. Türkler kendileri araştırma yapmayıp, sadece kopyaladıkları için... (bu bile onlar için bir başarı kabul ediliyor, çünkü çoğunlukla onu da yapmıyorlar...) Tabii o da hiç yoktan iyidir...

Alıntı

'Michael Polanyi. Descartes'la başlayıp, Viyana Çevresi düşünürlerine kadar uzanan tarihsel süreçte savunulan "nesnel ve kesin bilgi ideali"ne şiddetle karşı çıkmış olan çağdaş bilim felsefecisi. Bilimin kendisine bağlılık duyduğumuz bir inançlar sisteminden başka hiçbir şey olmadığını öne süren Polanyi, bilimin açıklanması söz konusu olduğunda, dışsalcı bir yaklaşımı benimsemiştir. Başka bir deyişle, bilimin kendi iç mantığıyla değil de, içinde yer aldığı tarihsel ve toplumsal bağlama dayandırılarak açıklanmak durumunda olduğunu öne süren Polanyi'ye göre, bilim adamı toplumsal bir varlık olduğu için, bilimin bir sosyolojisi olmak gerekir.

***
Bilim sosoyolojisi bence bilim kuramı için önemli...

2008-05-13

Einstein 1879 -1955

Hitler den 10 yıl önce ve ona yakın coğrafyalarda doğmuş olması bence ilginç... Einstein tabii ki bilim kuramı ve bilim tarihi dışında II. Dünya Savaşı bakımından da önemli bir isimdi...

Einstein
Newton
Lavoisier
Kopernik (Copernicus)

Bu dört isim SSR de geçiyor ve önemliler. Tabii ki bilim tarihinin sadece dört kıvrımı yok ama kim eski kuramlar ile uğraşıyor ki...

2008-04-09

'Tarihin Sonundan' Görüntüler E Yıldızoglu

Bugün Cumhuriyet te okuduğum ve beğendiğim bir yazıyı buraya not etmek istiyorum. 'Tarihin Sonu' Francis Fukuyama nın Hegelin tarih felsefesinden esinlenerek yazdığı ve Soğuk Savaş ın sonunu biraz fazla naiv denecek bir tavırla tarihin 'happy end' bir sonu olarak adlettiği, sağ ideolojinin çok konuşulmuş kitaplarından biri.
Ergin Yıldızoglu nun bugünkü yazısı bu sabah çıldırmış, hatta kudurmuş bir şekilde yazdığım Sloterdijk ı eleştiri yazısına feciii şekilde uyduğu için buraya not etmek istedim. (Yukarida yazarin bloguna yönlendiren bir link var. Sayfanin adresini ayrica veriyorum: http://erginyildizoglu.blogspot.com/)

Ayrica yukarida bahsettiğim yazı bu adreste okunabilir:

http://globalpolitikultur.blogspot.com/2008/04/tarihin-sonundan-grntler.html
(hatta dayanamayip, buraya yapıştırıyorum yazıyı)

'Tarihin Sonundan' Görüntüler
(Cumhuriyet 09.04.2008)

"Tarihin sonuna" geliyoruz, ama Fukuyama 'nın sandığı gibi değil! Bu liberal demokratik bir "son" olacak gibi görünmüyor.

Yeni 'süper sınıf'
"Küreselleşmeyle" birlikte eşitlik, özürlük ve kardeşlik ilkelerinden, vatandaşlık ve kamu alanı anlayışından kopuk bir küresel kapitalist "süper sınıfın" şekillendiğini görüyoruz. Bu sınıfın ilk örneklerine 19. yüzyılın sonunda klasik emperyalizm döneminde ve mali oligarşilerle, Osmanlı mülkü paylaşılırken rastlamaya başlamıştık. Bugün sayıları en fazla on binlerle ifade edilebilen bu sınıfın, hizmetlerindeki devasa bürokrasinin, çanak yalayıcı entelijansiyanın özgürlük, otonom özne, rasyonel düşünce, demokrasi, toplumsal gelişme, kamusal alan, eleştirel bir etkinlik olarak sanat anlayışlarının yaratıcısı kentsoylu sınıfla, ne toplumsal yapı ne kültürel özellikler ne de ahlak anlayışı açısından hiçbir ortak yanı kalmamıştır.

Bir yıldır dünya ekonomisinde giderek derinleşen mali kriz bu sınıfı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi: Kentsoylu sınıfın kültürel normlarıyla bakıldığında, "tümüyle gerici" , toplumsal sorumluluklarını ve işlevini yitirmiş parazit bir sınıf bu! Bu sınıfın yozluğuyla, ifrasçılığıyla, umarsızlığıyla, Roma'nın son dönemindeki çürüme arasında paralellikler kurmak çok kolay. İşte "tarihin sonu" bu parazit sınıfla, kentsoylu sınıfın, uygarlığının tükenmesiyle ilgili.

Aslında, bu "süper sınıf" kavramı bana ait değil. 1997'de Foreign Policy dergisindeki, "Kültürel Emperyalizme Övgü" başlıklı yazısıyla dikkatleri çeken David Rothkopf , The Newsweek dergisinin bu haftaki sayısında, küreselleşme, özelleştirme ve finansallaşma üzerinden oluşan bir süper zenginler tabakasını adeta ağzının suyu akarak anlatırken bu "süper sınıf" kavramını kullanıyor.

Rothkopf'un araştırması karşımıza, ilk elde, tüm mali piyasalardaki işlemlerin yüzde 95'ini denetleyen 14 büyük firma (aile) çıkarıyor. Bu 14 aileyi de içeren 50 büyük yapılanmanın toplam varlıkları 50 trilyon doları geçiyor. Açıyı biraz genişletirsek, dünya nüfusunun yüzde 10'u, toplam gelirin yüzde 85'ini elde ediyor. En büyük 2 bin şirket, 500 milyon insan çalıştırıyor, 100 trilyon varlığı kontrol ediyor. Bu "süper sınıfın" üyelerinden Blackstone grubunun CEO'su Stephen Scwarzman , Rothkopf'a dünyada hemen her sanayi dalında veya sektörde, 20-30 insanın gelişmeleri belirlediğini söylüyor. Rothkopf da bize 1970'lerden bu yana, ABD'de CEO gelirlerinin en az 10 kat arttığını aktarıyor.

Bu parazit "süper sınıfı" , Golfstream marka özel jetleriyle bir ülkeden öbürüne, vızır vızır uçadursun, dünyanın gündeminde, bir süredir savaşlar, mali çöküntü, açlık, hatta susuzluk tehlikesi, yeniden "ekmek ayaklanmaları" var.

Ve 'büyük insanlık...'
Hafta sonu ve pazartesi gazeteler ( Newsweek , 05/03; The Observer , 06/03; Krugman, New York Times, 07/03) pirinç, mısır, buğday gibi temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki yüzde 50'yi aşan artışlara, üretimlerindeki düşme eğilimine değinerek gıda ithalatçısı, özellikle de yoksul ülkelerde büyük toplumsal, insani krizlerin gündemde olduğunu anlatıyorlardı.

Bu parazit "süper sınıfı" yaratan küreselleşme, özelleştirme ve serbest piyasa, tüm dünyada, özellikle de Çin ve Hindistan'da metalaşmayı, tüketimi hızlandırmış, mali kriz gıda piyasalarında spekülasyonu körüklemiş, Irak savaşı enerji fiyatlarının olağandan çok daha büyük bir hızla artmasına yol açmış, sorunu daha da ağırlaştırmıştı.

Geçen 25 yılda bu "süper sınıfın" bahşişleriyle geçinen kimi sözde ekonomistler serbest piyasayı demokratikleşme, tarımdan kurtulmayı da gelişme olarak sundular. Şimdi, bu "süper sınıfın" yaşama ve avlanma alanı serbest piyasanın ne gıda, ne enerji piyasalarında ne de mali piyasalarda mal ve sermaye dağılımını ve düzenlemeleri gerektiği gibi yapamadığı, aksine, ekonomik, gıda, su, iklim krizlerine ilişkin eğilimlerini ağırlaştırdığını herkes görmeye başladı: Serbest piyasa, kendisini kucaklayan toplumu hızla çürütüyor.

Geçen hafta, birkaç yıl önce rüyamızda görsek hayra yoramayacağımız iki gelişmeyle karşılaştık. Düne kadar, neoliberalizmin kalesi olan, devlet müdahalesine alerjik, Dünya Bankası 'nın, fanatik serbest piyasacı başkanı Robert Zoellic , zengin ülkelerin devletlerine, "daha fazla insanın açlıktan ölmesini önlemek için acilen küresel bir eylem çağrısı" yaptı ( Newsweek , 05/03). Aynı günlerde, IMF Başkanı Dominique Straus Kahn , Financial Times 'a verdiği bir demeçte, "piyasalara devlet müdahalesi gereğinin giderek yadsınamaz hale geldiğine inandığını" söylüyordu (06/03). Bu iki demeç de "zamanın ruhunun" artık değiştiğini gösteriyordu.

Açlık, susuzluk, ekmek ayaklanmaları, toplumsal kargaşa ve mali kriz, piyasalara devlet müdahalesi, etnik boyayla boyanmış, kaynak savaşları dünyasında bir avuç parazit süper zengin akıl almaz büyüklükteki servetlerini ve iktidarlarını nasıl koruyacak dersiniz? Benim aklıma askeri-bürokratik rejimlerden, dini-totaliter ideolojilerin desteklenmesinden, kanaat önderlerinin satın alınmasından, emperyalizm ve sömürgecilikten başka şeyler gelmiyor. Ergin Yildizoglu, 9 Nisan 2008, Cumhuriyet
***
Fransız Devrimi eleştirilebilir, ben Türkiye deki körü körüne Fransız modeli hayranlarından değilim fakat bazı düşünürler ve politikacılar sadece ve sadece kendilerini sağlama alabilmek için eski monarşi ailelelerinin yerini almış olan küreselleşme zenginlerine sığındıkları için -halka karşı- çok tuhaf felsefi akımlar türedi maalesef 21.yüzyılın başında... Fransız Devrimi ni tutucu açıdan eleştirmeyi düşünemiyorum... Yani monarşinin halka yaptığı eziyeti savunmanın nasıl bir manası olabilir bilemiyorum. Tek bildiğim bir tür neocon un Fransız Devrimi ne karşı olan nefretinin çok ilkel sebepleri olduğu... Artık bu nefret tehlikeli boyutlara varmış durumda...
Şu anda okuduğum kitapta Hollandalı düşünür (ama hiç Hollanda da yaşadığını görmedim, duymadım, Ya hep Viyana da, ya da televizyon ekranında...aslında Karlsruhe de prof.) Sloterdijk Rousseau nun islamın peygamberinden etkilendiğini yazıyor ve bu yüzden totaliter bir rejimi Avrupa ya getirdiğini varsayıyor düşünceleri ile... Robespierre de onun (Rousseau nun) halifesi imiş... Yani saçımı başımı yolmakta haklıymışım di mi? Bütün bu iddialardan sonra bana hak veriyorsunuz değil mi?
Bir Rousseau nun 7.yüzyılda yaşamış islam peygamberi Hz. Muhammed den etkilendiğini hiç ama hiç sanmıyorum. Rousseau nun bütün kitaplarını olmasa da, belli başlı kitaplarını okumuş bir insan olarak böyle birşeye Rousseau da rastladığımı hiç hatırlamıyorum. Sloterdijk kitabında hem Fransız Devrimi ne, hem de İslama karşı duyduğu saldırgan tavırı bence dile getirmiş. Yalnız ben aradaki alakayı bulmakta zorlanıyorum... Tek aklıma gelen en tutucu ve en gerici, halka özgürlük verilmesinde kendi çıkarlarına karşı bir tehdit gören monarşist ve kilise yanlılarının hem islamdan, hem de Fransız Devrimi nden bilinen nefretleri 18. ve 19.yüzyıldaki... Habermas haklıymış demek geliyor içimden... Ki vakti zamanında gazetelerde yayınlanan Habermas - Sloterdijk söz düellosunda ben Habermas ın abarttığını düşünenlerdendim ve Sloterdijk ın konuşmalarına giderdim... Şimdi bu yüzden kendim ile bile kavga etmek geliyor içimden...

2008-01-09

Burghölzli

Das Schöne beim letzten Buch ist dass ein vertrauter Ort wieder vorkommt. Ein Ort, den ich hauptsaechlich von dem Buch von Eugen Bleuler kenne; Burghözli. Aber Burghölzli ist generel berühmt und bekannt, glaube ich. Von Eugen Bleuler oder von Carl Gustav Jung...
Burghölzli ist vielleicht nicht so bekannt wie Salpetriere aber fast so bekannt... Salpetriere ist natürlich aelter.

2008-01-08

C.G. Jung und Sigmund Freud

Momentan habe ich ein Buch von C.G. Jung in der Hand: "Die Beziehungen zwischen dem Ich und dem Unbewussten." Ich bin nicht ganz glücklich mit diesem Buch, habe schon Besseres von Jung gelesen. Ich bin enttäuscht bei den vielen Seitenhieben, die er über Freud macht. Diese Seitenhiebe zeigen eher seine eigene Minderwertigkeitskomplexe gegenüber Freud. Man sollte auf jeden Seitenhieb einzeln nachgehen aber ich habe weder Zeit noch Lust dafür... Ich hoffe ein anderes Mal... Wichtig ist, dass ich die Buecher die ich lese, notiere. Denn ich lese viel ohne es wirklich zu wollen...
Freud und Jung kommen aus verschiedenen Hintergründen. Jung kommt aus einer Familie, bei der die Ahnenkult richtig gepflegt wurde. Er ist ein zu stolzer Schweizer meiner Meinung nach.
Von welchem Buch (oder Büchern?) sind mir die Erinnerungenspuren von den Biographien von diesen zwei grossen Psychologen haengengeblieben ?
Wahrscheinlich habe ich mehrere Bücher darüber gelesen... Noch dazu weiss man allzu viel über diese Zeiten...
Leider war Jung auch nazistisch unterwegs... Ich sage nazistisch, statt Nazi, denn er war schliesslich kein Soldat. Aber sein deutschsprachiges, geistiges Milleu war schon versunken in den Ideen von Nazis... Wie alle halb so begabter "Germane" war er eifersüchtig auf Freud. Extrem eifersüchtig... Wie viele auf Freud eifersüchtig waren und wie diese Eifersucht sich entlaedt in ihren "grossen" Werken, ist wirklich koestlich zum Geniessen... Warum ist es koestlich ? Denn genau diese Leute sind gleichzeitg Leute die auf persönliche Perfektion pochen und gerade für die eigentlich Eifersucht ein Tabu-gefühl ist, die sie nicht haben können... Keh keh... Da kann ich nur lachen...
Aber was hat mich dazu bewegt diesen blog zu schreiben ?
Dieser Satz: "So ist es ein ganz unverzeihlicher Irrtum, wenn wir die Ergebnisse einer jüdischen Psychologie für allgemeingültig halten! Es wird doch auch niemand einfallen, die chinesische oder indische Psychologie als für uns verbindlich anzunehmen." S 36 Fussnote 9
Diese Saetze von Jung sind eindeutig rassistisch und antisemitisch. Der Schweizer war gleichzeitig der Meinung dass sein Germanentum und seine beschraenkte Kenntnisse vom Christentum unbedingt allgemeiner Natur sind gegenüber anderen Kulturen... Keh keh... Sein Germanentum und seine vorgestellte Art vom Christentum machten den Schweizer Jüngling von Natur aus überlegen gegenüber den anderen Kulturen...Wie blöd muss man sein, um solchen Unsinn für bare Münze zu erklaeren?
Minderwertigkeitskomplexe gegenüber den Juden und dem Orient ganz im Allgemeinen...
Tiefe, starke Minderwertigkeitskomplexe seiner eigenen Kultur, die dann über den Konstrukt eines Übermenschen eine Kompensation gesucht haben...
Technisch waere noch zu zeigen wie sehr eigentlich sein Werk von Freud beeinflusst ist. In diesem Buch passt er extra darauf auf, die Terminologie von Freud nicht zu verwenden, wenn es nicht unbedingt sein muss. Aber viele seiner eigenen Begriffe und die Begriffe, die er von Adler oder von den anderen ausborgt, gehen auf die Freudsche Terminologie zurück. Schlechte Kopien eines Genies... Verdammt zum "second best" zu sein, ist er um so ehrgeiziger sein eigenes Universum zu bilden.
***
Der Muff vom 19.Jahrhundert laesst mich nicht los... Ich finde das alles staubig, muffig... Ich weiss, dass viele Menschen schon Jung voraus sind und nicht mehr so rassistisch denken. Aber als ich zuletzt in Wien war, habe ich mir wieder gedacht dass Wien etwas vom 19.Jhdt hat... Touristisch gesehen verkauft Wien "fin de siecle" und Paris "Belle Epoque". Paris lebt noch immer vom Marketing von "Belle Epoque". Beide Staedte leben eigentlich noch vom 19.Jahrhundert... Dass sie nun auch politisch zusammentun, passt perfekt zu diesem Gefühl des Alteuropaertums...:-) Das Neujahrkonzert in Wien hat mich wieder an französische Ballettaenzer und -taenzerinnen erinnert. Ich glaube dass Frankreich damals als Vorbild nachgeahmt wurde in vielen Hinsichten. Junge Maenner und Frauen, die bei einem sonnigen Wetter draussen tanzen. Im Fernsehen sieht man diese Leute am ersten Jaenner, bei klirrender Kaelte... Mir geht meine Kindheit und Jugend durch den Kopf... Als Kind glaubte ich dass alle auf den Strassen in Wien tanzten...Dass das Wetter immer schoen ist...
Als junger Mensch, wenn ich das erste Mal im Musikvereinsaal war, war ich sehr beeindruckt von diesem Saal, ich war beigestert von der Musik. Ich weiss nicht, wann der Muff gekommen ist, zwischen den allen Sachen, die man so erlebt...
Das war eine Abschweifung. Nun weiter mit der Fussnote von Jung, die bis jetzt eindeutig der fremdenfeindlichste ist, die ich je gelesen habe. Ansaetze habe ich schon im ganzen Text gespürt, aber ich wollte nicht zu schnell sein. Dann verraet er sich selbst plötzlich in seiner ganzen Blöße.
Ich zitiere weiter Jung:

"Der billige Vorwurf des Antisemitismus, den man mir wegen dieser Kritik gemacht hat, ist ebenso unintelligent, wie wenn man mich eines antichinesischen Vorurteils beschuldigte. Gewiss, auf einer früheren und tieferen Stufe seelischer Entwicklung, wo es noch unmöglich ist, einen Unterschied zwischen arischer, semitischer, hamitischer und mongolischer Mentalitaet aufzufinden, haben alle menschlichen Rassen eine gemeinsame Kollektivpsyche. Aber mit dem Einsetzen von Rassendifferenzierung entstehen auch wesentliche Unterschiede in der Kollektivpsyche. Aus diesem Grunde können wir den Geist fremder Rassen nicht in globo in unsere Mentalitaet übersetzen, ohne letztere empfindlich zu schaedigen, was aber so und so viele instinktschwache Naturen nicht hindert, indische Philosophie und dergleichen mehr zu affektieren."
S 36

2007-12-24

Lautreamont 1846-1870

Lautreamont (1846 - 1870) tanınmış bir gerçeküstücü olarak bu blogda yer almalı idi. Lautreamont 'Van Gogh ve Şizofreni' teması altında okuduğum kitaplarda karşıma çıktı. (En azından aklıma şu anda geldiği şekli ile) Özellikle Artaud nun Van Gogh un intiharı hakkında yazdıklarında Lautreamont dan bahsediliyor. Bunun dışında 19.yüzyıl zaten ilgimizi çeken bir yüzyıl, 19.yüzyılda Paris, gerçeküstücülük şimdilik aklıma gelen serbest çağrışımlar... Gaston Bachelard ın 'Su ve Düşler' kitabında tekrar karşımıza çıktı...

2007-02-24

1890 Mayıs Saint Remy



Dün bu kitabı bitirdim. (Gece olduğu için tarih 25Şubat 07 oluyor) En azından bir kitabı bitirdim, çünkü bu aralar başladığım her kitabı bitirmiyorum. Burası bir günlük olduğu için bunu not etmek istiyorum. Her kitap bittiğinde insanın söyleyecek çok şeyi olur ama onları nasıl ifade edeceğini bilemez... Hele de böyle zor bir konuda...
Yine herşeyi en baside indirgemek gerekecek herhalde.
Kitab Van Gogh u benim gördüğümden farklı bir şekilde görüyor. Biraz fazla saf, basit, dindar ve taşralı bir Van Gogh tablosu çizilmiş. Bir yere kadar hepsi doğru idi ama bir yere kadar...
Artaud nun dediği gibi V.G. toplum tarafından intihara zorlanmış bir kişiliktir.





10 Ocak 2008

resim hakkında bilgi:
(Raising of Lazarus (after Rembrandt), The

Oil on paper
50.0 x 65.0 cm.
Saint-Rémy: May, 1890
F 677, JH 1972

Amsterdam: Van Gogh Museum)

Jung ta okuduklarım zihnimde tekrar Van Gogh temasının canlanmasına sebep oldu. Zaten bu bloğu yarım bıraktığımdan beri Van Gogh konusu hakkında birşeyler yapamıyordum... O zaman da söyleyecek çok şeyim vardı bu iki resme baktığımda... Okuduğum kitabın bakış açısı beni sinirlendirdi... Bana sadece başarı peşinde koşan bir toplum ruh hastası geliyor... Batı nın modern başarısının çok büyük bedelleri vardı...
Van Gogh un resminden V.G.nin tamamen hasta olduğu anlaşılıyor bu resimde...
Aşağıdaki Rembrandt ise gördüğünüz gibi domuz gibi :-) Yani ruh sağiığı tamamen yerinde, hatta yeteneklerinin doruk noktasında... Kendine hakimiyeti, fırçaya hakimiyeti tam, hayal gücü süper!
Bu resimlerden bu iki ressammın Tanrı ya olan inaçlarını yargılayabilir miyiz?
Yargılamalı mıyız? Bizi ilgilendirir mi? Onların kendi mahremiyetleri değil mi?
Kişisel inançları beni tabii ki ilgilendirmiyor, ama inanç kollektiv imgedir aynı zamanda ve toplu düşünceye, söze, sanata yapışır. İki resim de hiristiyanlıkta inanılan bir mucizeden bahsediyor.
Bence Rembrandt gerçek bir sanatçı idi ve böyle güzel, mükemmel bir resim yapması için inanması gerekmiyordu. Hatta inanç onu şaşırtabilir, yolundan alıkoyabilirdi.
Van Gogh ise öyle değil. Van Gogh bir zavallı maalesef. Van Gogh un son zamanlarda artık imge ve istek birleşmişti, benlik yok olmuştu. Bu yüzden Van Gogh un bu resmine baktıkça Burghözli deki birçok akıl hastasının hikayesinde olduğu gibi ağlamak geliyor içimden...