private history etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
private history etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-01-02

Ein Buch:Haben_Oder_Sein

Das ist ein sehr bekanntes Buch, ich weiss. Wir waren alle mal Anfaenger. Das Buch hatte mir eine Freundin geschenkt gehabt, glaube ich. Ich weiss nicht mehr genau...Oder ich habe es einfach in dem Zimmer gefunden, wo ich damals gewohnt habe und habe angefangen zu lesen...? Das Buch ist sicher ein Teil meines Lebens. Es war das erste Buch, das ich von Erich Fromm gelesen habe...
Heute, beim Aufraeumen wieder, habe einen alten Umschlag gefunden aus meiner Studiumzeit. Aus Tübingen. Ich war überrascht, habe am Anfang nicht einmal verstanden, worum es handelt. Und dass dieses Müllstück so lange überlebt hat, war auch erstaunlich. Irgendwelche Broschüre von der Erich Fromm Gesellschaft sollten drinnen sein...So lange her schon...
Was mir von Erich Fromm immer wieder in letzter Zeit einfaellt, ist die Theorie von den Phasen des Kapitalismus... Erste Phase des Kapitalismus und Sex; zweite Phase des Kapitalismus und Sex...In der ersten Phase des K. war alles auf  langfristig eingestellt. Enthaltsamkeit war eine Tugend. Die Schichten, die Geld gehabt haben, haben auch Produkte gekauft, die langlebig waren...Und das war damals eine Selbsverstaendlichkeit... Die Medien waren in einem erzieherischen Ton und nicht aufputschend so wie heute...
In der zweiten Phase des Kapitalismus war schon alles anders... Kapitalismus hat die Triebe entdeckt gehabt und wollte sie für sich selber benützen...EAT, PAY,WORK  war die Devise...Das heisst; die Medien waren nur Aufputscher für mehr Konsum...Und es sollte alles kurzlebig sein, sowie die Produkte, die wir kaufen...Keine besondere Qualitaet, besteht nur noch in der  Garantiezeit, wenn überhaupt. Schnell zum Wegzuschmeissen und ein Neues kaufen...Das neue Produkt ist meistens auch nicht viel besser aber für die kurzlebige Konsumzeit essentiell...Und so geht es weiter...
Diese Gedankenreste sind nicht aus dem obigen Buch, aber im Nachhinein kommt mir vor, dass das Gleichgewicht zwischen Haben und Sein schon laengst ein Problem war...

2008-04-11

Soliloquer: Habermas und Sloterdijk

Habermas hat doch Recht gehabt... Man kann sicher noch herausfinden, den öffentlichen Schriftverkehr zwischen Habermas und Sloterdijk in den Zeitungen. Damals habe ich mir gedacht Habermas übertreibt aber an manchen Saetzen von Sloterdijk musste ich an die Kritik von Habermas denken. Es stimmt haargenau...
Schade. Denn ich habe mit ihm sicher zu viel Zeit verloren. Seine besten Vorlesungen waren über Heidegger.
Mit seiner Gabe zu Magie hat er Heidegger interessanter gemacht als er ist... Für mich ist Heidegger auch ein Nazideologe... Das Denken von Nazis war nur die Spitze des Eisberges... Die Spitze des Eisbergs hat einen tieferen und umfassenderen Grund gehabt... Es war ein grösseres Komplex, als den einen Teil, den man immer wieder untersucht oder hervorhebt...

2007-12-01

Kasım dan sonra

Kasım ayında benim için en önemli olan şeyi yazmadım. Babam 12.11.1927 Istanbul doğumlu. Ama bu beni üzdüğü için yazmadım. Halbuki yazmayınca da üzüntü kaybolmuyor. Tam tersine 'işini' bilinçin daha alt tabakalarında yapıyor... Freud da 'Trauerarbeit' diye bir kavram vardır.

***

Trauerarbeit bei Freud

Neden 'iş' ? kelimesini seçiyor Freud üzüntü için ? Çünkü insanı görüşü o zamanki Batı geleneğinden farklı. Devrim niteliğinde bakış açıları getiriyor Freud. (Politik devrime karşı idi, bizdeki 'devrimciler' hemen havaya girmesin.) Onun da kaderi Giordano Bruno ya benzer aslında bazı noktalarda. Freud diri diri yakılmadı 1600 yılında yakılan Bruno gibi ama 1938 yılında yani 338 yıl sonra kitapları yakıldı. Arada aslında bir 'Zivilisationsprozess' gerçekleşti. Yani medenileşme. (Bakınız, Norbert Elias)
***
Freud üzüntünün dışarıya çıkması gerektiğine inanıyor, yoksa vucüttan atılmayan, hazmedilmemiş bir sıvı gibi, vucüdu içten içe kemiriyor... Freud bir doktordu ve canlının hayatının devam ettirilmesini kendisinin bir görevi olarak görüyordu. Bu çok önemli ve güzel bir bakış açısı. Birçok doktor kendini böyle görmüyor.
Bunu felsefeye yansıtmak da güzel. Yaşamı kabul eden, yaşamın devamını sağlayıcı şeyleri destekleyen genellikle kadınlar oluyormuş ama normal hayatta. Erkek kendi içerisinde daha yaşam düşmanı olabiliyormuş...(?) Bunu kadın bir konuşmacı söyledi Dünya Felsefe Günü nde... En hoşuma giden konuşmalardan biri Pakistan dan gelen
Ghazali İrfan ın konuşması idi. Fazla uzun değildi, ki bu bence önemli, çünkü böyle toplantılarda konuşma fazla uzun olunca dikkat dağılıyor.

2007-11-28

Günlük 28 Kasım 07: turkish book review

Bugün günlerden Çarşamba. En son yazdığım Türkçe yazıyı okuduktan sonra kendime bir editör tutmaya karar verdim ama param yok.:-) Gerçi yazdığım şeyi okuyup düzelten insanları sevmiyorum, aynen bir Garfield gibi, ama artık olacak gibi değil olay. Hızlı yazmaktan, doğrudan yazmaktan ve bir daha okumamaktan böyle oluyor ama pişman değilim. Yazılan herşey düzeltilebilir ama yazılmayanlar kayboluyor. Yine asıl yazmak istediklerimi yazamadan göçeceğimden korkuyorum. İnsan makina bile olsa her aklına geleni yazamıyor, olmuyor. Seçici olmak lazım. Bende seçici olmayı sevmiyorum.
Bugün inanılmaz bir güneş ışığı var. Bir kere bu çok güzel. Zaten bu şehirde sabahlar gerçekten güneş ışığı ile başlıyor ve bu çok güzel bir şey. Bu her yerde olan bir şey değil ama biz yine bunun da kymetini bilmiyoruz. Istanbul un caddeleri ve sokakları insanda güzellik düşünecek hal bırakmıyor. Kalabalık, stresli, dar, gürültülü cadde ve sokaklar insanda öyle güneş ışığı düşünecek hal bırakmıyor. Hele de klakson sesleri. Kesinlikle yasaklanması lazım. Geniiş, güzel caddeler nerdeyse yok Istanbul da. Bir tane darlık duygusunun insanı basmadığı cadde söyleyin bana Istanbul da. Ankara nın mesela güzel bulvarları var ve öyle tıkış, tıkış değildi. Gerçi hayatımda bir kere gittim Ankara ya ama trafik Istanbul daki kadar facia gözükmedi bana.
Istanbul un kaldırımları bence bir kitap, bir video enstallasyon konusu olmalı. Dünyanın en pahalı ve en kötü kaldırımlarına sahip olduğumuz zaten biliniyor ama yine de akıl almayacak şeyler görüyorum her gün. Yazılmadan kaybolmaları yazık olur...
Aslında faydalı bir iş için açmıştım bu blogu. Geçenlerde önüme bir dergi geldi. Baktım üstünde 'turkish book review' yazıyor. Şaşırdım. 'Böyle bir şey vardı da, benim haberim yok mu idi' oldum. Ama sonra birinci sayı olduğunu görünce rahatladım. Sonra İngilizce olması ben de yine şüphe yarattı. Neyse okuduktan sonra rahatladım. Çok güzel bir dergi. Bir kere bence cesaret isteyen bir proje.
Ersan Uldes in yazdıklarını ve sunduğu kitapları çok ilginç buldum. Ersan Uldes in giriş cümleleri beni tabii kalbimden vurdu. Eminim benim gibi düşünen çok insan var. Türk mutfağı denince akla kebap gelmesi gibi insanı rahatsız eden bir bakış açısı nerdeyse Türk yazını için de oluşmaya başlamak üzere idi.
Zaten Türkiye ve Türk insanı bence yurtdışında birçok konuda 'entmündigt', 'bevormundet' diyebileceğimiz bir muamele görüyor. Tabii daha çok Almanca konuşulan ülkeleri kastediyorum ama ötekiler gördüğüm kadarı ile daha iyi değil, daha beter.
Avrupalılar da mesele diğer bütün insanlar gibi bildikleri şeyin tekrarından tuhaf bir zevk alıyorlar, yeniyi arayan ve onunla 'toslaşmak', 'çarpışmak' isteyen az sayıda insan var.

Bu arada yine tesadüfen Selim Özdoğan ın bir kitabı elimize geçti. Selim Özdogan Almanca yazıyor, Türkçe ye tercüme ediliyor. Fatih Akın ın son filmi bu romanı baz alarak çekilmiş.

Dil benim için çok önemli birşey. Eğer Almanca ya zorlanmasa idi zihnim çocuk yaşta yanlışlıkla kolej sınavını 'kazandığım' için, ben de muhtemelen türkçe yazacaktım, yazdığım birçok şeyi. Türkçe de düşünecektim birçok düşündüğüm şeyi. Ama Türk yetişkinler o zamanki etrafımda dolaşan, Türkçenin ve Türklerin yeterince iyi olmadıklarını düşünüyorlardı sanki...Bu beni kızdırıyordu. Aynı o sinir mod sanki Orhan Pamuk ta da hissediliyor... Etrafımdaki Türk yetişkinler aynen bir zamanların yahudileri gibi kendilerini aşağı görüp, yabancı olan herşeyi ve herkesi 'üstün' görmeye eğilimli idiler... Ben kendimi o zaman da, şimdi de çocuk olarak hissediyorum. 'Ben sizin beni yapmaya çalıştığınız şey değilim!' demek geliyordu içimden, hala da geliyor...

2007-06-23

17 Agustos 1999 Depremi nden


17 Agustos 1999 Depremi benim için asla unutulacak birşey değil. Hep deprem ile ilgili bir film yapılmasından konuşuldu ama olmadı herhalde. Benim kafamdaki film Viyana da gayet mutlu bir sahne ile başlıyor. Viyana nın meshur kahvelerinden birinde şen şakrak, eğlenceli bir oturumdan sonra, 'cut' ve depremden görüntüler... Ne kadar zor bir geçiş idi benim için.
Yukarıdaki haber o depremde yaralanan Ömür Kınay ın ödül almış kısa metrajlı bir filmi üzerine.

2007-06-08

Geçmiş Sergiler olur ki...




Bu modernsonrası makina ile geçmişi geri getirmeye çalışmak hoşuma gidiyor... Kendimi çok yazmış zannediyordum. Halbuki ne kadar az olduğunu görünce şaşırdım... Dere, tepe düz gittim bir de arkama baktım ki sadece bir karış gitmişim...
İmpressionisten (30 Eylül 2005 - 30 Ocak 2006) sergisini tabii ki Chagall sergisinden daha çok hatırlıyorum. Çünkü daha yakın bir geçmiş. Ama tam olarak ne zaman hatırlamıyorum...
Burdaki Chagall afişi gittiğim serginin orjinal afişi değil. Ama resim aynı resim. 11 Marz - 12 Haziran 1994 imiş...Ben daha da evvelki bir tarih zannediyordum...

2007-05-15

Free Association Chain and Erich Fromm

İn this blog, at least in a part of this blog, I imagine myself in the divan of Dr.Sigmund Freud. In Vienna, in Berggasse 19. Approximately more than a century ago. My favourite psychoanalyst would be Freud, but this is not possible anymore.
My free associations are very complicated and dense, unfortunately.
If someone talks only in his free association chains, it might sound autistic for the audience. Because the audience can t know everything, which the patient has gone through.
İt is not easy to find a beginnig sometimes. Nevertheless if someone speaks enough or write enough there will be an order, at least a chronological order.
Yes I have thought today of Wittgenstein and then of Erich Fromm.
Fromm was the first writer I have read in terms of philosophy. At that time it was not my purpose or occupation to study philosophy. I was studying a kind of engineering programm. But I have changed my mind.
Fromm is a 20th century philosopher and there is a link about him, above.
After reading allmost everything from Fromm, I began to read Freud. Because the work of Fromm was influenced by Freud and Marx especially.
Fromm has worked for a while in the Frankfurter School.
Frankfurter School and Critical Theory would be some other key words about my academical backround in philosophy. But I don t like to mention this. I don t know why.
In my master thesis I have tried to show that Freud could still be an interesting thinker for our times. The Death Drive Hypothesis was the most controversial part of his work. I liked it. I still ike it.

2007-05-04

Ceylon dan Sri Lanka ya


Sri Lanka Hindistan ın ucunda bir ada. Hindistan dan sadece 20 mil uzaklıkta imiş. Eski adının 'Ceylon' olması İngiliz sömürgesi olduğunu hatırlatttığı için yerel yönetim bağımsızlıktan sonra (oldukça geç gelen bir bağımsızlık, 20.yüzyılın ortalarına kadar İngiliz sömürgesi ada) adanın ismini değiştirmiş.
' Ceylon' (seylon okunuyor) ve çay kelimelerini bir arada görmüşsünüzdür veya duymuşsunuzdur. Bu ülkelerin isimleri niye ikide bir değişiyor diye herhalde merak ediyorsunuzdur. Ben ediyorum mesela. Hatta sinir oluyorum.
Tahminen çok hoş bir yer. Aynı zamanda oldukça da savaşlı bir yer. Norveç lilerin buraya bol bol silah sattığını biliyoruz.
Avusturya da da Sri Lanka dan gelen insanlar vardı tabii ki. Avusturya da da, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, gerçekten dünyanın her yerinden gelmiş, daha doğrusu savaşlar ve politik sorunlardan dolayı kaçmış insanlar var. Sri Lanka lı çok zeki bir bayan öğrencim vardı. Sınıfta en uyanık kadın idi. Hem İngilizce, hem Arapça bildiği için (kendi ana dilinden ayrı) Almanca kursunda benim arap kadın grubu ile iletişimimi sağlıyordu. Enteresan bir kurstu. Kurstaki Türk kadınları ne bu uzak Asya dan gelen kadınlar, ne de Mısırlı kadınlar kadar iyi bir temel eğitim almış değillerdi. Herşey onlara zor geliyordu.
Bu kursta Arap kadınlarının pek sabırlı olduklarını, beni bile boğan (bir Türk ün ruhunu dağlayan demem lazım :,) Almanca nın bilimum zorluklarından yılmadıklarını gördüm. Bunun sebebini Arapça nın da üşengeçliğe yer vermeyen bir dil olmasına bağladım kendimce.
Biliyorsunuz Atatürk Türk Alfabesini yarattı ve uyguladı. Tabii bu Türk halkına gerçekten bir armağan idi, hatta amiyane tabiri ile bir 'kıyak' idi. Evet,Türkler ondan sonra bütün dillerin kendilerininki gibi 60-70 yıllık tarihi olduğunu ve yazıldığı gibi okunan bir dil olduğunu zannetmeye başladılar. :-)

ek: 11 Mayıs 2007

Sri Lanka nın ismi yine haberlerde geçmeye başladı. CNN de duyduğum bir habere göre biraz sakinleşmiş olan savaşlar yine başladı.
Sri Lanka da Hindu olan Tamiller ve budist olan Singahales çoğunluk birbirleriyle savaşıyorlar.
The Tamil Tiger rebels began fighting in 1983 to establish an independent homeland in Sri Lanka's north and east for the country's mostly Hindu Tamils, who have faced decades of discrimination by the predominantly Buddhist Sinhalese majority.
http://hosted.ap.org/dynamic/stories/S/SRI_LANKA?SITE=AP&SECTION=HOME&TEMPLATE=DEFAULT

ek: 14 Kasım 07

Her yerde 'Ceylon' Çayı lafı geçiyor ama Sri Lanka Çayı denmiyor. Çünkü insanlar öyle alışmışlar bir kere.
BBC de okuduğum bir haberi buraya eklemek istiyorum.

Sri Lanka abuse 'rampant' in Gulf

Gulf states are failing to curb serious abuses of Sri Lankan migrant workers employed as maids in their countries, a Human Rights Watch report has said.
The US-based group says abuse of maids is rampant in the United Arab Emirates, Saudi Arabia, Kuwait and Lebanon.

Employers routinely confiscate domestic workers' passports and confine them to the workplace, the rights group says.

The UAE has denied the charges, saying Human Rights Watch has ignored its efforts to improve workers' conditions.

More than 660,000 Sri Lankan women work abroad as maids, nearly 90% of them in the Gulf countries.

Abusive employers

The 131-page report - called Exported and Exposed - documents the serious abuses that domestic workers face at every step of the migration process.


"Governments in the Gulf expose Sri Lankan domestic workers to abuse by refusing to guarantee a weekly rest day, limits to the workday freedom of movement and other rights that most workers take for granted," said Jennifer Turner, a women's rights researcher at Human Rights Watch.

"Too many abusive employers and unscrupulous labour agents get away with exploiting these workers without any real punishment."

The report is based on 170 interviews with domestic workers, government officials, and labour recruiters conducted in Sri Lanka and in the Middle East.

"Domestic workers typically labour for 16 to 21 hours a day, without rest breaks or days off, for extremely low wages of 15 to 30 US cents per hour," the report says.

'Reform laws'

Some domestic workers told Human Rights Watch how they were subjected to forced confinement, food deprivation, physical and verbal abuse, forced labour, and sexual harassment and rape by their employers.

"The Gulf countries need to do a lot more to stop abuse of domestic workers," Ms Turner said.

"The governments of Saudi Arabia, Kuwait and the UAE should extend labour laws to domestic workers, ensure their complaints can be heard and reform immigration laws so that workers aren't tied to employers."

The rights group has also urged the Sri Lankan government to improve regulation and monitoring of recruitment agents, as well as services for abused workers in consulates abroad.

The UAE has dismissed the charges.

In response, it said Human Rights Watch has "once again chosen to ignore many of the positive steps adopted by the UAE in recent months to improve conditions for temporary foreign workers in the country".

Many of HRW's recommendations have already been met or are in progress, the UAE's state news agency WAM quoted Anwar Gargash, minister of state for Federal National Council affairs, as saying.

Migrant workers make up the largest net foreign exchange earner for Sri Lanka.

The country has a huge unemployment problem, and often cannot dictate terms to richer nations.

2007-04-28

Paris Paris


Aslında Paris yüzünden bu blogu değiştirmem gerekti. Bu blogda Istanbul ve Viyana dan bahsederken, ilişkim, derin bir ilişkim olan şehirlerden bahsediyordum. Ama arada kaçamak bir flirt de fena değildir diye Paris i düşünmeye başladım...:-) Gerçi Paris konu olarak hep vardı... Yani kuramsal olarak Paris hep vardı arka planda ama şehir olarak onu öne çıkarmak aklıma gelmemişti.
Paris imperyal bir şehir. Yani büyük imparatorlukların baş şehri olmuş şehirlerden... Bu önemli bir fark. Mesela Istanbul ve Ankara arasındaki en büyük fark bence birinin bir imperyal şehir olmuş olması, ötekisinin ise böyle bir tarihi olmayışı. Bu tabiiki eksiklik olarak algılanmamalı ama mimaride ve daha başka şeylerde bir fark yaratıyor.
Paris ama ayrıca modern zamanların önemli bir şehri idi. Yukarıda Fransız Devrimi nin geçtiği yerler olarak Seine nehrinin sağ tarafında kalan Tuileries ve Bastille arası anlatılıyor.

2007-04-26

Glayör




This is a special flower to me. The turkish word for this flower is obviously from French. I haven t seen this flower for a long time in my environment. I don t know, why.
Sad, sad stories... This was the flower which father has used to give to my mother as a present on the anniversaries of their marriage.
There is a kind of sorrow, which you can t cry up, even if you cry your whole life long...

2007-04-25

Tillmann Geske und Mission

Tillman Geske Malatya da öldürelen misyoner Alman vatadaşının ismi imiş. Alman ve Avusturya sağ basınında başlıkları gördükten sonra, şok oldum. Ama zannettiğiniz gibi değil. Bu konuda hem Türk basını, hem de Almanca yazıp çizen gazetelerin dili beni deli etti. İki tarafın bakış açısı da beni rahatsız ettiği için hiç istemediğim halde ve kimse bana birşey sormadığı halde, kendimi yazmak zorunda hissediyorum.
Bir kere Spiegel in ve Kronen Zeitung un başlıklarını gördüm ve bence saçma idi. '3 Christen ...und irgendetwas...' Nein!!! Ein deutscher Missionar in der tiefsten Provinz irgendwo im Osten der Türkei und zwei türkische zum Christentum bekehrte junge Menschen! Also ein Deutscher Missionar und zwei Neuchristen wurden getötet. Das Wort 'Bibelverlag' war höchstwahrscheinlich eine Verschönerung der Fakten.
In den letzten Jahren hat in Europa selbst in den konservatisten Burgen eine Selbstreflexion über die Mission angefangen. Und das ist eine erfreuliche Entwicklung für christliche Theologie, meiner Meinung nach.
Die Geschichte der christlichen Mission kann man sich nicht unabhaengig von der Geschichte der Ausbeutung vorstellen. Christentum ist nach seiner eigenen Definition eine universale Religion, das heisst nicht für eine bestimmte Nation oder Rasse gedacht. Aber de facto hat die Mission nur zur Bereicherung des Westens gedient. (Was für ein Zufall! :-) Christentum ist nicht nur für Europaer entwickelt worden. Christentum nach seiner eigenen Definition bevorzugt Europaer nicht. (oder durfte nicht) Per definitionem ist Christentum eine Glaubenslehre und nicht zur Manipulation oder zur Ausbeutung der Massen gedacht. Das haben aber die Europaer mit den Asiaten (auch mit Afrikanern und Lateinamerianern ) immer gemacht. (Das hat die Kirche auch mit den eigenen Leuten gemacht.) Man lese die Missionsgeschichte von Portugal oder von Spanien. Man sollte die Missionsgeschichte in Japan und/oder in China studieren. Man war gierig nach dem Reichtum in Asien. Und durch die neue orientalische Lehre, die man auch mit den eigenen früheren Lehren (Römer) neu zusammengemixt hat, hat man eine Ausbeutung und Expansionsstrategie für Asia entwickelt. (Zum Beispiel 'Padroado Real' 1514) und diesen Plan beinhart durchgeführt.
Man weiss wieviel einheimische Menschenleben (in China und in Japan Tausende von Menschen wurden getötet) in Asien die christliche Seelenpenetration gekostet hat. Und weder China noch Japan sind christlich geworden. Und zum Glück haben sie eine zentrale Macht!!!! Zum Gegenteil von afrikanischen und zum Teil auch lateinamerikanischen Laendern. Dabei wollten die Missionar 'eh nur' das erreichen, was sie im Römischen Imperium erreicht haben. :-)
Es war auch ziemlich schwierig die Germanen oder Ungarn zu christianisieren, aber dafür sind sie umso bessere Christen geworden, insbesondere die Deutschen :-)
Am Anfang habe ich nicht gewusst zum Beispiel, was für ein Missionartyp in Malatya gestorben ist. (Eben auch wegen dem Titel) Aber wie ich gelesen habe, dass es ein Deutscher war, habe ich mir gedacht:'Na, typisch! Wer denn sonst!?' Unter den vielen Europaern in Istanbul sind die Deutschsprachigen die Religiösesten gewesen immer. Immer mit einer primitiven Provinzreligiösitaet bin ich in der deutschsprachigen Schule konfrontiert worden.Noch immer ist die Buchhandlung wo ich alle meine Bücher waehrend meines Schullebens besorgt habe, bekanntlich auch missionarisch unterwegs.
Wer missioniert heute noch bitte? Irgendwelche Spiesser, die keine Chance auf eine wirkliche Karriere haben und irgendwie, irgendwo gratis und mit Pathos leben wollen.
Ein normaler Europaer, von denen ich viele kenne, würde nicht übers Herz bringen, aus heiterem Himmel in ein türkisches Dorf im Osten zu ziehen und dort die Leute bekehren zu versuchen. So was geht nicht ohne Kapital und Politik dahinter. Und ist krank, meiner Meinung nach.
Auch die Leute in Europa (oder sonst irgendwo) in Islam bekehren zu wollen, ist krank und nicht weniger abscheulich. Das ist gegen die Logik der Aufklaerung. Es gibt immer diese manipulative Logik und die Illusion dahinter im Besitz der absoluten Wahrheit zu sein. Und niemand hat sie.
Ausserdem gibt es hier sicher mehr Freiheit für Christen ( hat es immer gegeben, die Lügen der Massenmedien in Österreich und in Deutschland stimmen überhaupt nicht.) als für Moslems in Europa.
Nur auf dem Weg zu Taksim habe ich schon so viele Kirchen gezaehlt, was ich vorher zum Beispiel nicht gemacht habe...
Überall sind christliche Friedhöfe. Und wenn ich daran denken muss, wie schwierig die moslemischen Leute in Wien ein Friedhof gekriegt haben, dann muss man schon fast lachen über das ganze Theater...
Noch dazu Christentum war mir nie etwas Fremdes, bin damit aufgewachsen, kann man sagen. Überall waren Christen, in der Volksschule, im Freundeskreis... Aber ich habe sie nie als 'Christen' gesehen...Sie hatten einen anderen Namen für mich, sonst gar nichts... (Das war noch vor Wien!!!!! Deswegen war für mich Wien ein Schock am Anfang.Ich denke an gewisse Vorlesungen und überhaupt...)
Wien hat nicht diese gemischte, urbane, bourgeoise Ambiance gehabt, die ich von Istanbul aus kenne... Es war eher Verschwiegenheit und Neugierde da.
Das sind natürlich auch meine subjektive Betrachtungen, aber ich habe ein Recht darauf.

2007-03-28

Dünya Tiyatrolar Günü 27 Mart

Bu Mart ayında ne çok böyle 'birşey' günü varmış. Tiyatro eskiden gittiğim ve sevdiğim bir olaydı...Ama son yıllarda tiyatrodan nefret eder oldum. Bunun çeşitli sebepleri var.
Bir kere medya olarak internet televizyonu da bastırdığı için sanal alemde yaşayan birinin tiyatro kadar 'gerçek', 'canlı' bir şeye tahammül etmesi zorlaştı... :-)
Ama aslında Viyana beni tiyatrodan soğuttu... Evet, bu da çok kişiye tuhaf gelecek ama öyle...Bertolt Brecht in Akademietheater de gördüğüm bir oyunu tiyatrodan nefret etmeme sebep oldu. Üstelik grup amatör değil, işini çok iyi yapan bir gruptu. Evet, çok iyi oynuyorlardı ama ben beğenmedim... Tiyatroyu tiyatro kuramı yapmadan izleyebilme özelliğimi kaybettiğim an, tiyatrodan da nefret eder oldum...
Fazla tiyatro kuramı da insanı tiyatrodan soğutuyor... Tiyatro bilimi de okumuş biriyimdir bir süre üstelik...(Hiç bu yazdıklarımdan belli olmamakla birlikte) Belki bu yüzden tiyatrodan nefret eder oldum...
Tiyatro yerine felsefe yapmam gerektiğini anladığım an, tiyatrodan nefret etmeye başladım... Zor bir konu...

2007-03-22

Archimboldo



Tabii KHM ye kadar gitmişken eski anıları gözden geçirmemek olmaz. Bu bloga koyduğum bazı resimler, okuduğum kitaplardan görsel dünyama yeni kattıklarım, bazıları da geçmişten gelen resimler... Hatırlanan sevgi ile. Aynı şekilde sevilmeyen ama o zaman sevmiş olduğumu hatırladığım resimler... Archimboldo nun bir mevsimler serisi var. Archimboldo yu ilk gördüğüm andan beri sevmişimdir... O bana sürrealist gelir... Bazıları sebze ve meyve ile yapılan resimleri küçümsüyor. Bence onlar asla küçümsenecek resimler değiller. Orda bir ironie var. Belki de dehanın kendi kendisiyle dalga geçmesi var. Şekilciliğe (Formalismus) olan sevgi ve nefret var o resimlerde...

2007-03-19

Çanakkale ve Savaş Üzerine

Çok isterdim bu dünyada savaş diye birşey olmamasını. Benim gibi insanlar olduğunu da biliyorum. Zaten savaşanlar erkekler olduğuna göre bu savaş denen şeyin aptalca birşey olduğunu göstermez mi? :-)
Ama işte kazın ayağı öyle değil bu aptal dünyada...
Yukarıda Çanakkale Savaşları üzerine bir sayfa var. Orda gazi olmuş Mehmet Yavaş adında birinin söylediklerini içeren bir sayfa var, yukarıya tıklarsanız... 1308 li Mehmet Yavaş.(benim büyükbabam gibi hiç görmediğim) Zaten genellikle 1308, 1309, 1307 liler konuşanlar. Şanssız bir kuşak. Osmanlı nın en zor zamanları... 1890 -1895 aralığına tekabül ediyor aşağı yukarı (miladi takvim ile)

1912 Balkan Savaşı
1914 ve 1918 I.Dünya Savaşı
1919 - 1923 Kurtuluş Savaşı

Hesaplayınca 11 yıl oluyor. Bir cepheden ötekine koşturuyorlar insanları. Zor günler, hayatını kurtaran şanslı sayılıyor. Genç yaşta askere giden erkekler en güzel yaşlarını bir cepheden ötekine koşarak geçiriyorlar...

Mehmet Yavaş 'Herkes 'anacğım' diye ağlyordu, kimse babam diye ağlamıyordu demiş.' :-)

17 Nisan 2007, Viyana

Yeri geldi buraya bir resim ekleyeceğim. Tesadüfen karşıma çıkan bir sokak ismini buraya eklemek istiyorum. Paris te, Montemartre dan bir sokak ismi. Tarihsel araştırmayı geleceğe erteleyerek...
Tabii tabelada ne yazdığını da yazmak lazım, ben kendim okuduğum birşeyi anlıyorsam, herkes onu anlayacak diye düşünüyorum hala. Ne kadar çocukça.
Rue d Armée d Orient, 'Balkan Ordusu Sokağı' veya 'Balkan Taburu Sokağı' gibi. Yine aynı tabelada 1915 -1918 yılları arasında Balkanlarda ölen askerlerin anısına olduğunu zannettiğim bir ibare var.




17 Mayıs 2007, Istanbul

Enteresan bir durum söz konusu. Her ayın 17 sini ben seçmiyorum ama yine tesadüfen hiç görmediğim büyükbabamla ilgili birşey geçti elime. Çanakkale de de savaşmış olan büyükbaba o günlerde eve dönüp, dönemeyeceğine şüpheli imiş. Birçok arkadaşı gözlerinin önünde ölüyormuş. Ayağına şarapnel parçası rast gelmiş. Ama o bütün bunları atlatmış. Üstelik gittiğinde nerdeyse bir çoçuk olan genç karısı onu beklemiş, başkası ile evlenmemiş.
Karısına dönebilip, bir çocuğu olunca büyükbaba hac a gitmeye karar vermiş. Açıkçası hayalimde onun bunun bir adaği olduğunu düşünüyorum. Elime geçen eski bir belgeden 17 Mayıs 1928 de hac yolunda İskenderiye ye varmış olduğunu gördüm.

2007-03-09

Geçmiş Seneler


İnterneti hala sevimli bir makina, hatta bir istek makinası olarak görmekten vazgeçemedim. İnternette mesela hemen geçmiş seneler hakkında da bilgi toplayabilirsiniz. Mesela eski bir resmin arkasına düşülmüş bir not. Herhangi bir yıl ve Şeker Bayramı... Tabii o zaman Şeker Bayramı ne zamana düşüyor bilmiyorsunuz ama hemen bakıp fotoğrafın daha doğru tarihini bulmanız mümkün.

Post-essentialist Thought and the Problem of Selfhood

Yukarıda görülen başlık, beş yıl önce Boğaziçi Üniversitesi nde yapmış olduğum bir konuşmanın başlığı... Bana yüzyıl olmuş gibi geliyor. Bana hala mantıklı gelmiyor ama konuşmayı 8 Mart 2002 de yaptığımı not etmişim. Keşke feminizm ile ilgili bir konuşma yapsa imişim ama o zaman aklımda öyle birşey yoktu. Viyana daki Baudrillard konuşmasından 10 gün önce imiş... İnsan inanamıyor ama günlük tutmak iyi birşey bence.
Konuşmadan alıntılar:
'One doesn't want to see plurality as a threat for the given order of any given society.'

'Rorty has pointed out that Freud has done for conscience what Wittgenstein and Davidson has done for the language namely to show its sheer contingency. '

'Maybe we can refer to Nietzsche more in his replacing the platonic ontology with perspectivism, but in the concept of self, we are fascinated by Freud. '

'First a little bit about Freud. His personality has always been controversial, like most of his work. But at the beginning of the 21st century, he has still not lost his attraction for many thinkers and I think his legacy has not been worked out yet enough. I just want to bring an extract from a New York Times article , which express my view about Freud better than my own words. The article is about an essay in Natural History magazine written by Jared Diamond, a professor of physiology at the U.C.L.A., School of Medicine. He argues that only two scientists in the last 200 years can justifiably be called irreplaceable: Freud and Darwin. '

I quote:
Have any individuals really made a major, lasting difference to the course of science? More specifically, would their discoveries or conceptualisations have eluded other scientists until decades later if these individuals had not been born, and did their contributions have a unique impact that persisted long afterward? By those two criteria, I think that only two scientists within the last two centuries clearly qualify as irreplaceable: Charles Darwin and Sigmund Freud. (I feel unsure whether Albert Einstein's impact was as far-reaching.) . . ."
After so many years I still think the same. 'Yes! Definitely!'

2007-03-07

Baudrillard ist tot

Aus dem Link von unten:
http://science.orf.at/science/news/147480

'Hyperrealität und Simulation
Bekannt wurde Baudrillard nicht zuletzt durch seine Analysen der Symbolsysteme der Moderne und Postmoderne. Er schrieb über zahlreiche Themen wie Simulation, Cyberspace, Hyperrealität und Virtualität.'

Baudrillard war in Wien am 18.Maerz 2002 im Volkstheater. Ich war auch dort. Ob ich noch meine Notizen habe, aus diesem Gespraech...? Aber es war ein angemehmes Gespraech, soweit ich mich erinnern kann. Die Idee über Selbstmordattentaeter zu schreiben faellt mir ein nach dieser Rede, glaube ich. Seine Rede war viel besser als die Rede von Etienne Balibar. Vor allem philosophisch und nicht nur theoretisch und/oder politisch...
Aus der Seite von ORF:
''Beschäftigung mit "Geist des Terrorismus"


Nach den Terroranschlägen auf das World Trade Center in New York am 11. September 2001 widmete er sich in einem Zeitungsartikel auch dem "Geist des Terrorismus".

Darin bezeichnete Baudrillard die Terrorhandlungen als das "vergrößerte Abbild" der eigenen Gewalt des Systems. Nach Veröffentlichung des Artikels wurde ihm "geistiger Terrorismus" vorgeworfen. ''

Ich habe kurz vorher auch die Bezeichnung 'intellektueller Terrorismus' gelesen. Diese Bezeichnung geht natürlich zu weit, aber es gefaellt mir.:-)
Manchmal muss man mit der Wahrheit haemmern! Sowie Nietzsche und Van Gogh gesagt haben...

2007-02-12

Hafız Sadeddin 1895 1961


En çok bu 'Hafız Sadeddin' ünvanı hoşuma gitti Sadettin Kaynak ( 1895-1961 )için.
Ben normalde Sadettin Kaynak dinleyen biri değilim ama bu CD yi almak benim çok hoşuma gitti. (Artık dinliyorum ve düşnüyorum) Sanki kayıp bir geçmişti ve onu bulduğuma sevindim. Kayıtların çoğu benim babamın, annemim yeni doğmuş olduğu yıllarda yapılmış. Önemli bir tarih aralığının, bir değişim sürecinin şahsiyeti Sadettin Kaynak aynı zamanda.
Yukaridaki albümde Türkçe Ezan var. Ben hayatımda ilk defa duymuş oldum, annem hep anlatırdı ama hiç gerçekmiş gibi gelmezdi.

2007-02-07

Virtual Life gets a bird The Seagull MARTI




For the word 'Martı' in Turkish I have found the english word 'seagull' in the dictionary. But I am very suspicious of dictionaries.(There were also words like 'mew' and 'seamew' and 'gull')

I know that this animal calls 'Möve' in German and Tchehov ( the Russian poet) has written a play with the name of this animal. So I think now you have understood the animal I am talking about. Additional to this explanation there is a link to the sound of 'larus minutus'. I think 'minutus' means 'small'.




I have never thought about seagulls in my life actually till now. And I am doing this for a while but I was too lazy to read something about this animal.

There is a song of Tom Waits (San Diego Serenade) from 1974 and he sings there
'I never saw my hometown until I stayed away too long.' And I liked this sentence actually very much. This is exactly how I feel when I am writing now about Istanbul.
I feel myself like a stranger in my hometown. But at the same time it is a beginning, a new beginning for me.
I would never see and would never write about seagulls if I were not in Vienna 'too long.' Because there are no seagulls in Vienna as there is not a sea in Vienna. So you don t hear the sound of this bird all of the time and you don t see them all of the time. I liked them very much by the time. When I was a child I didn t notice them like now.
I liked them now more after Vienna. I have another consciousness now.
There is too much grey in this town, too much concrete, ugly buildings and these birds are the only 'still beautiful' reminants of a time which was better than now, I think in Istanbul.

The Heart of Saturday Night, 1974

2.San Diego Serenade

I never saw the morning 'til I stayed up all night
I never saw the sunshine 'til you turned out the light
I never saw my hometown until I stayed away too long
I never heard the melody, until I needed a song.

I never saw the white line, 'til I was leaving you behind
I never knew I needed you 'til I was caught up in a bind
I never spoke 'I love you' 'til I cursed you in vain,
I never felt my heartstrings until I nearly went insane.

I never saw the east coast 'til I move to the west
I never saw the moonlight until it shone off your breast
I never saw your heart 'til someone tried to steal,
tried to steal it away
I never saw your tears until they rolled down your face.