Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-01-02

Ein Buch:Haben_Oder_Sein

Das ist ein sehr bekanntes Buch, ich weiss. Wir waren alle mal Anfaenger. Das Buch hatte mir eine Freundin geschenkt gehabt, glaube ich. Ich weiss nicht mehr genau...Oder ich habe es einfach in dem Zimmer gefunden, wo ich damals gewohnt habe und habe angefangen zu lesen...? Das Buch ist sicher ein Teil meines Lebens. Es war das erste Buch, das ich von Erich Fromm gelesen habe...
Heute, beim Aufraeumen wieder, habe einen alten Umschlag gefunden aus meiner Studiumzeit. Aus Tübingen. Ich war überrascht, habe am Anfang nicht einmal verstanden, worum es handelt. Und dass dieses Müllstück so lange überlebt hat, war auch erstaunlich. Irgendwelche Broschüre von der Erich Fromm Gesellschaft sollten drinnen sein...So lange her schon...
Was mir von Erich Fromm immer wieder in letzter Zeit einfaellt, ist die Theorie von den Phasen des Kapitalismus... Erste Phase des Kapitalismus und Sex; zweite Phase des Kapitalismus und Sex...In der ersten Phase des K. war alles auf  langfristig eingestellt. Enthaltsamkeit war eine Tugend. Die Schichten, die Geld gehabt haben, haben auch Produkte gekauft, die langlebig waren...Und das war damals eine Selbsverstaendlichkeit... Die Medien waren in einem erzieherischen Ton und nicht aufputschend so wie heute...
In der zweiten Phase des Kapitalismus war schon alles anders... Kapitalismus hat die Triebe entdeckt gehabt und wollte sie für sich selber benützen...EAT, PAY,WORK  war die Devise...Das heisst; die Medien waren nur Aufputscher für mehr Konsum...Und es sollte alles kurzlebig sein, sowie die Produkte, die wir kaufen...Keine besondere Qualitaet, besteht nur noch in der  Garantiezeit, wenn überhaupt. Schnell zum Wegzuschmeissen und ein Neues kaufen...Das neue Produkt ist meistens auch nicht viel besser aber für die kurzlebige Konsumzeit essentiell...Und so geht es weiter...
Diese Gedankenreste sind nicht aus dem obigen Buch, aber im Nachhinein kommt mir vor, dass das Gleichgewicht zwischen Haben und Sein schon laengst ein Problem war...

2010-12-06

ανηθον_Anis_Anason

Pythagoras von Samos bezeichnete um 550 v. Chr. mit Anis gewürztes Brot als köstliche Delikatesse. Bei denRömern hielt der Anis Einzug in die Feinbäckereien; Kuchen, die bei hohen Festlichkeiten gereicht wurden, waren mit Anis-Früchten gewürzt. So berichtet Vergil von Aniskeksen. Bei Ausgrabungen im römischenKolosseum entdeckte man Anisfrüchte, die die Zuschauer der Gladiatorenkämpfe zwischen den Sitzreihen verloren hatten.
The link above is from Wikipedia, and the text below is from  a commercial link, I don t know if the content is right.

Anise is native to the eastern Mediterranean region, the Levant, and Egypt. The early Arabic name was anysum from which was derived the Greek anison and the Latin anisun. It is one of the oldest known spice plants used both for culinary and medicinal purposes since ancient times. There is evidence that anise was used in Egypt as early as 1500 B.C. 

2010-10-02

Turba Philosophorum

Turba Philosophorum

Ne kadar tuhaf bir başlık. Latince ama arapçadan tercüme edilmiş 12. ve/veya 11.yüzyıl.
Ruska diye Orientalist 1931 Berlin de tekrar böyle bir kitap çıkarmış.
Jung okurken...

2010-06-10

Günlük ve gündem

Uri Avinery nin 'Mavi Marmara' ya yapılan saldırıyı da konu alan bir yazısını facebook a koydum. Aslında facebook dan pek hazetmiyorum ve uzun süre direndim ama şu anda alternativ bir sayfa ile uğraşacak vaktim yok.
Mavi Marmara saldırısı hala gündemde. Birleşmiş Milletler İsrail i usulden bi kınadıktan sonra, İran a ciddi baskılar getirdi.
Şimdi kim kazandı sizce? İpler kimin elinde sizce? Birleşmiş Milletler niye kuruldu ve ne zaman kuruldu, bütçesine en büyük katkıyı kim sağlıyor? Bunlara bi bakın lütfen.
Türk tarafında 9 kişi öldü, büyük paralarla ifade edilen ticari anlaşmalar sözkonusu oldu ve Türkiye aslında tam olarak cevap veremedi yapılan haksız ve ölçüsüz saldırılara. Çünkü aslında Türkiye ne yapsa, biraz da kendi kendine zarar vermek zorunda.
En başından İran gibi bir ülke değildi ki Türkiye...(yine parantez, ama bunu söylemek istiyorum, BM deki 'Hayır' cevabı doğru idi. Başka her türlü cevap rezillik olurdu, bunca şeyden sonra. Ama tabii iyi mi oldu, onu bilemiyorum. Onu zaman gösterecek.)
Bence Mavi Marmara olayı gereksizdi. Bazılarının adrenaline ihtiyacı vardı muhtemelen, onu buldular şimdi. Aynı gün İskenderun da ölen askerler gerçekten şehit oldu bence, ama evinin TGRT, atv, Kanal 7, Samanyolu, Ülke TV ekranını terkedip, ciddi şekilde planlanmamış, sonu belirsiz bir maceraya atılmak için yola düşenler acaba gerçekten şehit oldu mu? Bu şehit olma olayı çok abartılıyor ve bu da asıl manasını kaybetmek üzere. Bu çok özel durumlar için geçerli bir mertebe iken, kitle propaganda aracına dönüştürülürse, yaşamdan istediğini alamamış olanlar kendi kendilerine şanlı bir ölüm düşleyebilirler. Bir de şehitlik insana verilen birşeydir, kendisinin kafaya takıp, hastaca takip ettiği bir amaç olamaz herhalde... Eğer insanoğlu Tanrı nın sonsuz iradesini kabul ediyorsa, kalkıp o küçük aklı ile Tanrı yı manipule etmeye kalkışamaz herhalde di mi? Ama bunu yaptıklarının farkında bile değiller.
İnanılmaz bir cahillik var her konuda olduğu gibi bu konuda da.
Sonra bizim imam dünyaya Musa nın 10 emrini öğretmeye çalışıyor. Tekrar imam olabilir eğer gerçekten din alanında çalışmak istiyorsa, geldiği yer başka bir makamdır. Sen Musa mısın, kardeşim? (bu arada Kılıçoğlu nun 8. ve 9. emri hatırlatması çok iyi oldu.:-))
İsrail tabii ki haksız yere öldürüyor, bunu tartışmaya bile gerek yok. Zaten İsrail in Musa ile bir ilgisi yok, Amerika ve İngiltere ile bir ilgisi var. Modern öncesi bir zihniyetle hayata yaklaştıkları için, tam olarak analiz de edemiyorlar olayları. Laik düşünebilmek psikolojik olarak daha komplike bir insan sistemini gerektirir. Laik düşünce şekli teolojik dünya görüşlerine göre üstündür.
'Allah herşeyden üstündür, ben de Allah a inanırsam, (ki bu gerçek bir inanma, teslim olma değil tabii ki), ben de sizden üstün olurum.' zihniyeti kendi kendini Allah eş koşmak, yani islami anlamda en büyük günahlardan birini işlemektir.
Avrupa da laikliği geliştirenlerin çoğu dindar insanlardı. Ayrıca Aydınlanma yı geliştirenlerin çoğu da. Türkiye deki inanılmaz derecede yüzeysel felsefi kırıntılar ile atıp, tutanlar din gerçeğini yeterince analiz edebiliyorlar mı acaba? İlhan Selçuk mesela maalesef bazı konularda Türkiye deki o çabuk kestirip, atanlardan oluyor bazen. Olay o kadar basit değil.
Kant atheist değildi mesela, gerçi bu da bir ölçü değil tam olarak ama, Freud alenen atheist idi. Ama din konusunda çok enteresan şeyler söyledi.
Freud filozof olarak değil, psikolog olarak görülüyor bazılarınca. Ama zaten onu filozof olarak görsek bile 18.yüzyıl değil, 19. ve 20.yüzyıla onu katmamız gerekir. Freud Aydınlanma Sonrası filozofu olarak daha ilginç bence.
Aydınlanma nın en klasik yüzyılına bakarsak, Aydınlanma nın din savaşlarından kurtulmak ve bu konuda boşuna harcanan psikolojik enerjileri daha pozitif bir temele kazandırmayı istediğini görebiliriz. Aydınlanma din karşıtı bir söylem değildi ki en başından, burdaki bazı insanlar bunu böyle imiş gibi göstermeye çalışıyor...Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte bile ciddi şekilde katolik bir aileden geliyordu. Toplum konusundaki görüşleri başka katoliklerle aynı olmayabilir ama bireyselleşme ve farklılaşma sürecinde bu doğaldir...

2010-04-14

Adorno 11 Eylül 1903_6Ağustos 1969

Bugün Adorno nun rüya kayıtlarını (1934 Ocak ayından 12 Nisan 1969 a kadar) içeren ince bir kitap geçti elime, uzun bir süre önce alınmış, ama tam olarak okunmamış olan...
Kitabı şimdi daha iyi anlayabiliyorum...
Rüyaları neden seviyorum? Rüyalar dürüsttür ve bazen son derece kesin olabilirler...Kati. İnsanın kendi iradesinin üzerinde bir hakimiyetleri vardır. Bütün rüyaların değil tabii ki. Herkesin rüyası da bir değildir. Adorno zaten herkes değildi, Adorno Adorno idi. Freud un Freud, Jung un Jung olması gibi...Adorno aynı zamanda bir insan idi tabii, hepimiz gibi...Felsefi bir sorun işte yine:-))
Rüyalar derin ve söylenemeyecek olan şeylerle uğraşırlar, bu yüzden de belki benim gibi yüzeysel olmayı seven ve geveze insanları ilgilendirirler...
Rüyalar belki de Adorno nun bütün yazdıklarından daha gerçek. Adorno çok zeki ve hassas bir insandı, bunu söylemeye herhalde gerek yok ama yine de tekrarlayalım. Bir şeyleri hissetmiş olmalı bu rüyaları yazarken, yoksa yazmazdı büyük bir ihtimalle. Hayat boyu çözemediği problemleri bu rüyalarda hissetmiş olmalı...Rüyaların (bazı rüyaların diyelim) gerçekliği yaşadığımız hayatın üzerindeki bir gerçekliği gösterir. Bu yüzden rüyadan kaçış olmaz. Kesin ve katı gerçeği gösterir bazı rüyalar bireye. Ama bunu yaparken birey hiç de umurlarında olmayabilir...
Batı sanatına da konu olmuş olan Yusuf un rüya tabirlerinden bir tanesini hatırlayalım. Yusuf beraberinde hapiste olan iki kişiden birine yarın asılacağını ve ölü kafasını kuşların didikleyeceğini söyler. Bu söylenen kişi açısından korkunç birşey değil mi? Rüya için sadece bir görüntüden ibarettir bu gerçek...Kesin gerçektir ama bireyin hayatı açısından önemsizdir... Bu enteresan değil mi?

2009-12-31

The City of the Sun_1623

31 Aralık 2009

Dün yazdıklarım aklıma tabii başka şeyler de getirdi. Üniversitede iken ilk seçtiğim derslerden biri Karl Marx ile ilgili bir dersti. Hayal kırıklığı yaşamıştım ama yine de aklımda bazı şeylerin bunca zaman kalmış olmasına şaşırdım... Marx(5 Mayıs 1818,Trier- 14 Mart 1883, Londra) a öncü olarak genellikle 4 utopistten bahsedilir. Campanella, Thomas Morus, Saint-Simon, Fourier...
Aslında bu dördünün bir grupta yer alması şu anda bana saçma geliyor, ama zaten eğitim programları ne kadar mantıklı olabilir ki...Yine de tabii bir düzenleme yardımcısı...
Campanella ve Thomas Morus birbirlerine en azından zaman olarak daha yakınlar... Saint-Simon ve Fourier in aslında başka bir kategoride olması gerekir.
İki eser arasında da çok fark var, ama yine de ikisi de birbirini çağrıştırıyor...

2009-12-30

Thomas Morus Utopia_1516


Bu kitapla ilgili güzel bir link buldum, yukarda veriyorum. Thomas More un Utopia sını türkçe olarak okuyorum, insana bazı şeyler ne kadar da tanıdık geliyor. Kitap Oda Yayınlarından çıkmış. Yukarıdaki link bu kitabı Almanca okumak isteyenler için. Kitabın aslı Latince imiş. İngiltere gibi vahşi kapitalizmin anavatanı olarak bilinen bir ülke için oldukça ilginç bir kitap...

Check also these links:
http://www.ub.uni-bielefeld.de/diglib/more/utopia/
http://librivox.org/utopia-by-thomas-more/

Not: Kitap 1516 da yazılmiş ve basılmiş. Bu sanırım bir istisna böyle kitaplar için, yani yazıldığı yıl basılmış olması.

2009-11-06

6 Kasım 2009

6 Kasım 2009 Cuma günü tarih olmadan, hemen birşeyler yazmak lazım...

Claude Levi-Strauss hakkındaki bir yazıda yine 'univerzalizm' (evrenselcilik) den ve kültür relativizminden bahsediliyordu. Bu ikisini zıtlıklar olarak oluşturan düşünme şekli birçok düşünme şekillerinden bir tanesi...Ama aklın tek yolu gibi birşey değil!!! Yani kaba türkçesi ile felsefede 'aklın yolu birdir' gibi birşey yok! Bunun böyle olmasını isteyen bir burjuva erkeği tipi vardı zaman içerisinde... Hala var... Muhtemelen ilerde de olacak...
Aslında struktralistler zaten bu darlığı aşmak istediler...Subje felsefesinden uzaklaşma struktralistlerde bariz şekilde görülüyor. Habermas ise bu subje felsefesinden kopmayı bence yakalayamadı ve ahlaklı burjuva erkeğinin normlar telafüz edip, yayınlamasını felsefe olarak kabul eden bir anlayışın baş temsilcisi olarak kaldı. Ama bu şekli ile felsefe o zaman bir papazın vaazı gibi birşey oluyor aynen Rorty in de söylediği gibi...Yanlış değil belki ama bu yoldan gitmek istemeyeceklerin olması doğaldır...
Yine Sloterdijk ın kelimeleri aklımdan geçti birdenbire...'humorlos', ama ben bunu mizahsız diye çevirmezdim Türkçeye, esprisiz, estetik değil... Çünkü aslında normları herkes biliyor...Habermas ın iletişim teorisinde yalan söylememek iletişimin meydana gelmesi için şart sayılıyor...Tamam doğru da, bunu bilmeyen var mı? Bunu herkes biliyor ama gerçek hayattaki her durum bu ideal durum olmasını beklemek mümkün mü? Hiç unutmam Habermas ın iletişim teorisinin olduğu kitapta George Herbert Mead den de bahsediliyordu. Daha eski bir düşünür, ama kuramı bence Habermas ınkinden çok daha zekice idi... Habermas ahlak kurallarını sıralıyordu, ötekisi ise gerçekten bir
'tool' (Rorty) veriyor eline... Ben şahsen çok etkilenmiştim...

2009-11-04

'L'ethnologue Claude Lévi-Strauss est mort.'

L'ethnologue Claude Lévi-Strauss est mort
LE MONDE | 03.11.09 | 18h25 • Mis à jour le 03.11.09 | 20h59


Peu de savants se sont aventurés aussi loin que Claude Lévi-Strauss dans l'exploration des mécanismes cachés de la culture. Par des voies diverses et convergentes, il s'est efforcé de comprendre cette grande machine symbolique qui rassemble tous les plans de la vie humaine, de la famille aux croyances religieuses, des œuvres d'art aux manières de table. Le paradoxe des très grandes œuvres, celles qui sont vraiment décisives et novatrices, est de pouvoir se caractériser en peu de mots.


Ainsi pourrait-on dire qu'il déchiffra le solfège de l'esprit. A tout le moins, il s'en approcha, et de fort près, à force de rigueur et d'invention conceptuelle. Parler d'un solfège de l'esprit n'est pas seulement le prolongement de cette métaphore musicale toujours présente dans l'œuvre de l'anthropologue. Or il faut entendre cette formule littéralement. Même si nous chantions, quotidiennement, les ritournelles de la vie en société, même si nous connaissions par cœur les mélodies des mythes ou des mariages, nous ne savions pas ce qui organisait ces systèmes. Notre conscience ne nous révèle rien, spontanément, des processus qui sont à l'œuvre dans le vaste domaine de la symbolique sociale. C'est pourquoi nous ignorions leurs règles de fonctionnement, les lois de leurs combinaisons. Il nous manquait un solfège.

Derrière la diversité des mélodies, celui-ci explicite les règles qui les engendrent : accord, renversement, transformations. Il définit des formes (canon, fugue, sonate…). Il n'est pas faux de dire que la démarche de Claude Lévi-Strauss visait un but analogue. Ce qui l'attirait avant toute chose était de découvrir les organisations cachées, les lois sous-jacentes au chatoiement des apparences sociales. Il était de ceux qui pensent à la géologie en contemplant un paysage ou songent aux classements botaniques face aux massifs de fleurs.

C'est pourquoi, derrière le foisonnement déconcertant des règles de parenté, des totems ou des mythes, derrière l'apparent tohu-bohu des échanges économiques et des créations artistiques, il s'est consacré à découvrir, plus qu'une partition unique et isolée, certaines des structures qui les engendrent, indépendamment de la volonté des acteurs et de leurs consciences.

Cette démarche, toujours semblable en son fond, connut plusieurs époques et une succession de points d'application. Elle s'attacha d'abord à la parenté, dont Claude Lévi-Strauss, dans sa thèse, abandonna la face visible pour en dégager les "structures élémentaires". Elle se focalisa ensuite sur le totem, dont il éclaira l'énigme en quittant le terrain des analogies apparentes pour mieux saisir les jeux globaux. Elle se fixa longuement sur la mythologie, dont quatre volumes monumentaux, de 1964 à 1971, scrutèrent les transformations et le fonctionnement propre, indépendant des décisions individuelles, des langues, des peuples, voire des lieux et des temps.

Ce souci des structures, des combinatoires, des codes de transformation, rapproche Claude Lévi-Strauss des scientifiques, principalement des mathématiciens. Il le rattache aussi à la lignée des philosophes qui, de Platon à Kant, ont reconnu la place centrale des processus formels.

LES MYTHES "SE PENSENT ENTRE EUX"

Là se trouve le cœur de l'œuvre, et ce qu'elle a, à sa manière, de vertigineux. Car, dans l'analyse de ces milliers de mythes qui "se pensent entre eux", se répondent sans se connaître, se combinent sans que personne l'ait décidé, on voit s'esquisser des procédures mentales universelles.

Cette approche d'un solfège de l'esprit humain prolonge ou accompagne le schématisme de Kant, la linguistique structurale de Roman Jakobson ou, en psychanalyse, la théorie lacanienne du signifiant. Le résultat est d'autant plus impressionnant que cette analyse convoque des peuples et des cultures sans contacts connus les uns avec les autres. L'historien – comme Georges Dumézil, féru lui aussi de perspective structurale – ne compare que des mythes issus de peuples entretenant des liens attestés. En s'affranchissant de cette limite, en confrontant, par exemple, les mythes amérindiens avec ceux du Japon, Lévi-Strauss a ouvert des perspectives théoriques qui intéressent, au-delà de l'ethnologie restreinte, l'anthropologie générale, l'étude de l'esprit des hommes.

Sans doute est-ce là une marque persistante, à travers détours et exils, de son attachement profond à la rigueur des philosophes. Ils ne cessèrent en fait d'avoir sa préférence. Très jeune, cet enfant d'artiste (son père était peintre) porta son attention vers les concepts. Normalien, il choisit en 1927 la philosophie. Agrégé, il commença à l'enseigner en 1932. L'ennui toutefois le gagna vite, et le désir de "l'expérience vécue des sociétés indigènes" l'emporta : il partit en 1935 pour Sao Paulo, où il enseigna durant trois ans en menant plusieurs missions d'étude chez les Bororo, puis les Nambikawara, en compagnie de Dina Dreyfus, sa première femme, épousée en 1932.
Ils se séparèrent à leur retour en France, en 1939, et l'anthropologue connut ensuite deux autres mariages, en 1945 et en 1954.

Révoqué de l'enseignement au titre des lois antijuives de Vichy, il se retrouva à New York, où il fréquenta les surréalistes, et se lia avec Jakobson, dont l'apport fut déterminant dans la construction de son œuvre. L'après-guerre fut une période instable pour ce chercheur dont les œuvres maîtresses commençaient seulement à s'imprimer et que les institutions savantes ne reconnaissaient pas encore. Attaché culturel à New York, puis en mission en Inde et au Pakistan pour l'Unesco, il fut nommé en 1950 à l’Ecole pratique des hautes études avec l’appui de Dumézil.

En 1955, Tristes Tropiques le fit connaître du grand public. Journal de voyage soutenu par une écriture limpide et sensible, méditation sur le savoir et sur l’époque d’une grande liberté de ton, le livre est une réussite littéraire et devint aussitôt un succès de librairie, bientôt une référence. Bien des pages de ce livre appartiennent depuis aux anthologies en usage dans les classes. On y découvre un voyageur déjà préoccupé des désastres de la planète, tourmenté par la destruction de la diversité humaine, soucieux d’écologie bien avant que l’époque ne se saisisse du terme. On discerne également son penchant pour le bouddhisme et sa réticence envers l’islam. Cette dernière est si forte que certaines pages de Tristes Tropiques, peu remarquées à l’époque, vaudraient sûrement à leur auteur de virulentes protestations si elles paraissaient aujourd’hui.

Après la publication d’Anthropologie structurale (1958) et l’élection au Collège de France (1959), Lévi-Strauss déploya une activité exceptionnelle d’organisateur et d’auteur qui lui valut une reconnaissance internationale croissante. Après La Pensée sauvage (1962) et les quatre volumes des Mythologiques, il devint évident que cette œuvre était l’une des grandes de son siècle. Il est désormais difficile de parler de l’homme, de la société, des échanges sans tenir compte de son apport.

La voie des honneurs, parallèlement, se poursuivit. En 1973, Claude Lévi-Strauss fut élu à l’Académie française, il accompagna François Mitterrand au Brésil en 1985, ses collections d’objets furent exposées au Musée de l’homme en 1989, ses photographies du Brésil éditées en 1994, son 90e anniversaire célébré par des numéros spéciaux.

En 2005, l’Unesco fêta les 60 ans de sa fondation en confiant à son ancien collaborateur un discours d’ouverture qui restera, bien que l’orateur ait alors approché le siècle, un modèle de pertinence et de lucidité. Il y rappela notamment, en se référant à Rousseau – l’un de ses maîtres, avec Montaigne –, les menaces que notre expansion effrénée fait peser sur la nature et sur l’humanité. Car Claude Lévi-Strauss, en fin de compte, ne dissociait pas la défense de la diversité culturelle et celle de la diversité naturelle.

Dans une époque pressée, confuse, massivement portée à la veulerie et au simplisme, l’homme passait fréquemment pour distant. Tous ceux qui eurent la chance de l’approcher peu ou prou savent combien cet esprit universel, profondément attaché à la dignité de tous peuples, savait être proche, amical, fidèle et chaleureux, surtout si l’on avait su tenir le coup sous son regard, le plus acéré qui fût.

Hautain ? Non. Seulement exigeant, suprêmement intelligent, et peu enclin au mensonge. Cela fait évidemment beaucoup de défauts, surtout si l’on est en outre l’auteur d’une des œuvres majeures du XXe siècle. Dans la cacophonie de l’heure, une partition exemplaire. Et l’élégance altière, à côté du solfège, d’un musicien de l’esprit.


Roger-Pol Droit
Article paru dans l'édition du 05.11.09

2009-10-30

Her gün yazmak

Evet, bir günlüğün -en azından- bir amacı olmalı, o da her gün yazmak, her gün yazabilmek...
29 Ekim 2009 atlanmış oldu işte, hiç istemediğim halde, bugün 30 Ekim 2009.
Kızım uyuyor, yoksa şimdi burda olamazdım...
Ergin Yıldızoğlu nun köşe yazısını okuyabilmem bile iki gün sürdü. Yani normal şartlarda yaşamıyorum bu aralar veya tam tersi normal şartlarda yaşamaya yeni başladım...-)) Daha doğrusu bir fani için normal, bir akademisyen için anormal şartlardayım...
Ergin Yıldızoğlu nun yazısı güzeldi, sonra tabii hemen verdiği linkten Axel Honneth in Sloterdijk hakkında yazdıklarını okudum. Hoşuma gitti tabii ki, çünkü uzun zamandır Almanca entellektüel bir polemik yazısı okumamıştım. Normalde Axel Honneth pek böyle yazmaz, çok iyi tanıdığım bir yazar değil ama yine de bir fikrim var tabii ki...Habermas öğrencisi ve Habermas çizgisinin temsilcilerinden sayılıyor. Bu tip filozoflar genellikle can sıkıcı yazarlar ve polemik olmamaya gayret gösterirler, ama tabii söz konusu Sloterdijk olunca
herkes zıvanadan çıkabiliyor... Bir kere bu komikti ve hoştu.
Tabii gazete yazıları akademisyenlerden çok bu yazıları uzaktan takip edenler için yazılıyor, yani halka dönük bir temaşa tarafı var. Demek bende de halkta ki gibi adi bir taraf var ki bu temaşa hoşuma gidiyor. Hatta ben bütün olayı hiç ciddiye alamıyorum..Yazıya, Almanca deyimlere takılıyorum, ahh çok ama çok hoşuma giden tabirler vardı...
Honneth kısmen haklı tabii ki ve Sloterdijk böyle bir eleştiriyi hak ediyor ama Honneth in de haklı olmadığı, Sloterdijk ın bile savunulması gereken tarafları var bence...
Sloterdijk kendi kabiliyetine ihanet etmiş bir insan... Sloterdijk niye roman yazarı veya başka birşeyin yazarı olmadı da, filozof oldu, bilemiyoruz...Ama elimde olmadan Viyana daki -yıllarca süren- Sloterdijk ziyaretlerimi hatırladım tabii...
Gerçekten en başından beri Sloterdijk ta bir 'Guru' havası vardı...Ama Hindistan da gerçek bir 'Guru' nun yanında bulunduğunu bilmiyordum... Ama müritlerine ders veren bir hoca tarafı vardı hep...
Biraz tarikat yöneticisi havası hep vardı...İnsan onun derslerine neden gittiğini bilmeden sineğin ampülün etrafında dolanması gibi, gider otururdu orda. Bir konserden kalkar gibi de kalkardı. 'Piyanist' bazen iyi bir doğaçlama çıkartır, bazen de o kadar iyi olmazdı ama siz tabii bir performansçının her zaman aynı
şeyi veremeyeceğini bildiğiniz için, onun sadık bir müridi olarak, onu yine, yeni, yeniden izlemeye giderdiniz...

2009-10-17

Kaldığımız yerden...

Geçenlerde Cumhuriyet te Oktay Akbal ın köşe yazısını okurken, kendimden de birşeyler buldum yazıda. Yazmak çok kendine özgü bir iş, öteki hiçbir işe benzemiyor...Ara verdin mi, tekrar başlamakta zorlanıyorsun...
Bunun dışında Oktay Akbal 'Yazmanın yaşı yoktur.' diye yazıyordu, bence de öyle tabii, yazmanın yaşı yoktur. Ama sanki o bunu biraz da savunmacı bir şekilde yazmıştı, ki bence böyle bir savunmaya hiç gerek yok. Yazmanın güzelliği zamana meydan okuyabilmesi zaten...Yazı zamanın gerisinde kalabilir, ama zamanın önüne de geçebilir...
Veya zamanı umursamayabilir... Veya zaman ile adımdaş olmaya çalışabilir. Sonunda canlı dijital bir günlük, zamanı sınır olarak tanır...

***

En son blogum İngilizce çünkü Türkiye, Türkçe bana bazen çok dar geliyor. Geçenlerde gazetede bir başlık gördüm, devamını okumadım ama başlık zaten bence yeterli idi. Adamın biri yaz tatili için geldiği Türkiye de yaşadığı bir olay yüzünden, vatandaşlıktan çıkmak istemiş... Gazetede bunu alaylı bir şekilde veriyor sanki...Yani 'burda her gün böyle şeyler oluyor, biz de mi vatandaşlıktan çıkalım?' gibilerden... Ben bundan 10 sene evvel duygusal sebepler ile vatandaşlıktan çıkmadım ama iyi ki çıkmışım...Tek başına bir kadın olarak bunu yapabildiğim için de, ayrıca mutluyum. Fransız Devrimi nin anladığı şekilde vatandaşlık modern bir kavram ve modern öncesi tarım ağırlıklı toplumların hayat anlayışları ile çakışıyor... Yine Cumhuriyet te Erdal Atabek in bir yazısı bende birçok çağrışımlar oluşturdu...Gerçi yazı Bayram da yaşanan trafik kazaları üzerine idi, ama 'tarım toplumu' ve 'makine toplumu' gibi bazı modernist kavramlar içeriyordu. Tarım toplumu aynı zamanda daha sınıf toplumu idi, şimdi biz ne tarım toplumuyuz, ne de sanayi ama hala fecii şekilde sınıf toplumuyuz... Ama bunun tabiiki modernleşmenin menşeei olan ülkelerden olmamamız ile ilgisi var...

2009-06-16

Fanon(1925 1961) and the problem of language


This is an old problem. The word problem doesn t mean that I am looking for a solution. In philosophy some  'problems'  are only to be described and not to be solved. They should be mentioned as genuine problems, because the main stream doesn t see  (or didn t see) them as problems...
Here is an excerpt from the Wikipedia about Frantz Fanon. I have made the last sentence red.
Well, of course we should read and understand other languages, but it is a reality that each language has its blind spots...But this is normal, this is human nature. But there is no a better language above all or a  'real'  language...All the human languages are human. That means they all lack something but still we must learn them...
'His service in France's army (and his experiences in Martinique) fueled Black Skin, White Masks. For Fanon, being colonized by a language had larger implications for one's political consciousness: "To speak . . . means above all to assume a culture, to support the weight of a civilization" (BSWM 17-18). Speaking French means that one accepts, or is coerced into accepting, the collective consciousness of the French.'
The picture is from the site:
http://www4.uwm.edu/cie/frenchfilm/index.cfm?page=frantz

2009-03-28

Alain Badiou was in BBC!


Yes Badiou was in BBC! couldn t believe my eyes! Post-liberal situation must be really very bad in England.
Badiou is not a favourite philosopher of mine, in my view he is extremely conservative, he is one from the hard chore 'we want nothing new in the west, everything is perfect in the theory, only the praxis is not right' company...
I might be wrong, I didn t read much from him, as the only book I have tried to read from him was extremely conservative in my view...

2008-06-14

Émilie_du_Châtelet 1706-1749

Emilie du Chatelet yeterince tanınmıyor herhalde kadın olduğu için. Ben şimdi tesadüfen rastladım ona. Daha evvelden de biliyordum ama Newton un Pricipia sını fransızcaya çevirdiğini bilmiyordum. Ayrıca Leibniz in felsefesi üzerine de yazmış, ama tabii ki bir sürü gereksiz erkek filozof kadar tanınmıyor...Şaşırıyor muyuz, hayır şaşırmıyoruz...
p.s. yukarıda Wikipedia linki var.

Principia_1687 ve Doğa Felsefesi

Newton leitete in den Principia das Gesetz der Schwerkraft ab. Er vereinte damit die Forschungen Galileo Galileis zur Beschleunigung und Johannes Keplers zu den Planetenbewegungen (Keplerschen Gesetze) zu einer einheitlichen Theorie der Gravitation und legte die Grundsteine der klassischen Mechanik, indem er die drei Grundgesetze der Bewegung formulierte. Auch führte er hier die Konzepte von absoluter Zeit, absolutem Raum, der Fernwirkung und so auch indirekt das Konzept des Determinismus ein, welche allesamt für das naturwissenschaftliche Weltbild vieler Generationen bis zur Relativitätstheorie Albert Einsteins und der Quantenmechanik prägend waren.
,,,

Somit stellt Newtons "Principa mathematica" von 1671 unter anderem eine Antwort auf Descartes "Principia philosophiae" aus dem Jahre 1644 dar, wo Descartes im dritten Abschnitt "Von der sichtbaren Welt"[6] genau dies auf Grundlage eines unendlich ausgedehnten Ätherfluidums auf fluidmechanische Art ausführlich zu begründen versuchte, und damit den Großteil der damaligen Gelehrten überzeugt hatte. (Später kritisierte Newton das Ätherfluidum nochmals in seinem sehr einflussreichen Buch „Optics“ von 1704.)

2008-06-10

Karl Polanyi 1886 - 1964

Polanyi 25 Ekim 1886 da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zamanında Viyana da doğdu. Gerisi için Türkçe Vikipedi ye veya internetteki başka kaynaklara bakılabilir.
Ayrıca İngilizce Vikipedi den buraya alıntı yapıyorum, kısa hayat öyküsünü...Bence ilginç çünkü hayat öyküleri bazı insanları her yerden kaçmak zorunda bırakıyor... Bunu çok iyi anlayabiliyorum...

Early life

Karl Polanyi, brother of chemist and philosopher Michael Polanyi, was born in Vienna, at the time the capital of the Austro-Hungarian Empire. The son of a prominent member of the bourgeoisie involved in railroads, Polanyi was well educated despite the ups and downs of his father's fortune, and he immersed himself in Budapest's active intellectual and artistic scene. Polanyi founded the radical and influential Club Galilei while at the University of Budapest, a club which would have far reaching effects on Hungarian intellectual thought. During this time, he was actively engaged with other notable thinkers, such as György Lukács, Oszkár Jászi, and Karl Mannheim. Polanyi earned his Ph.D. in Philosophy in 1908 and graduated in Law in 1912. In 1914 he helped found the Hungarian Radical Party and served as its secretary.
Polanyi was a cavalry officer in the Austro-Hungarian Army in World War I, but was removed from service due to disabilities after arriving at the Russian Front. After the war, he returned to Budapest where he became politically active once again. Polanyi supported the Republican government of Mihály Károlyi and its Social Democratic regime. The republic was short-lived, however, and when Béla Kun toppled the Karolyi government to create the Hungarian Soviet Republic Polanyi was forced to flee to Vienna. From 1924 to 1933 he worked there as a journalist writing economic and political commentary for (among others) the prestigious Der Oesterreichische Volkswirt. It was at this time that he first began criticizing the Austrian School of economists, who he felt created abstract models which lost sight of the concrete reality of economic processes. Polanyi himself was attracted to Fabianism and the works of G. D. H. Cole. It was also during this period that Polanyi grew interested in Christian Socialism.
[edit]In the United States
He fled Austria in 1933 as the short-lived Austrian Republic began to collapse and fascist influence began to grow. He moved to London, where he earned a living working as a journalist and tutor and took up a position as a lecuturer for the Workers' Educational Association. Polanyi also conducted the bulk of his research for what would later become The Great Transformation. He would not start writing this work until 1940, however, when he moved to Vermont to take up a position at Bennington College. It was published in 1944 to great acclaim. In it, Polanyi described the enclosure process in England and the creation of the contemporary economic system at the beginning of the 19th century.
After the war Polanyi received a teaching position at Columbia University (1947-1953). However, his wife's (Ilona Duczynska) background as a former communist made gaining an entrance visa in the United States impossible. As a result they moved to Canada, and Polanyi commuted to New York City. In the early 1950s Polanyi received a large grant from the Ford Foundation to study the economic systems of ancient empires. Having described the emergence of the modern economic system, Polanyi now sought to understand how "the economy" emerged as a distinct sphere in the distant past. His seminar in Columbia drew several famous scholars and influenced a generation of teachers, eventuating in the 1957 volume Trade and Market in the Early Empires. Polanyi continued to write in his later years and established a new journal entitled Coexistence. He died in 1964.

Michael Polanyi 1891-1976

Michael Polanyi aklımdan çıkmıştı, Thomas Kuhn un SSR ini tekrar (bu sefer İngilizce) okurken, eski bir dosta rastlamış gibi hissettim kendimi ve buraya ekleme ihtiyacı hissettim. Yukarıdaki linkte yazılar da var... Ayrıca tabii Michael Polanyi deyince insanın aklına Karl Polanyi ve meşhur kitabı
The Great Transformation geliyor. Bu kitabı maalesef çok gençken okudum. Evet, insanın bazı kitapları fazla genç iken okumaması lazım, ama daha sonra da zaman olmuyor genellikle...
Michael Polanyi iyi tanıdığım bir yazar değil, sadece bildiğim bir yazar.
Meşhur 'Personal Knowledge' (Chicago,1958) kitabını da okumadım. Eminim hoşuma giderdi... Çünkü 'tacit knowledge' konsepti hoşuma gitti...

***

Türkçe Vikipedi de de birşeyler buldum, buraya ekliyorum. Tabii çok az ama hiç değilse birşey yazmışlar. Türkçe bence Vikipedi de güdük kalmış bir dil. Türkler kendileri araştırma yapmayıp, sadece kopyaladıkları için... (bu bile onlar için bir başarı kabul ediliyor, çünkü çoğunlukla onu da yapmıyorlar...) Tabii o da hiç yoktan iyidir...

Alıntı

'Michael Polanyi. Descartes'la başlayıp, Viyana Çevresi düşünürlerine kadar uzanan tarihsel süreçte savunulan "nesnel ve kesin bilgi ideali"ne şiddetle karşı çıkmış olan çağdaş bilim felsefecisi. Bilimin kendisine bağlılık duyduğumuz bir inançlar sisteminden başka hiçbir şey olmadığını öne süren Polanyi, bilimin açıklanması söz konusu olduğunda, dışsalcı bir yaklaşımı benimsemiştir. Başka bir deyişle, bilimin kendi iç mantığıyla değil de, içinde yer aldığı tarihsel ve toplumsal bağlama dayandırılarak açıklanmak durumunda olduğunu öne süren Polanyi'ye göre, bilim adamı toplumsal bir varlık olduğu için, bilimin bir sosyolojisi olmak gerekir.

***
Bilim sosoyolojisi bence bilim kuramı için önemli...