Eveet, gün kaçmadan onu kovalayacağız. Günler yine fazla hızlı ve dolayısı ile boş geçmeye başladı. Yazamadığım, hiçbir şey okumadığım veya az okuduğum günler bende kaşıntı yapar:-)
Bugün neler oldu? Bugün arabamızı çektiklerine sinir oldum. Yanlış yere park edilmişti muhtemelen ama bu şehir yanlışı ve doğrusu ile insanı şaşırtan bir şehir. Her zaman çekmezler veya her zaman yanlış yere park etmekten ceza yemezsiniz veya siz şöförken 'Buraya da park edilir mi, yuh!' dediğiniz çok zaman olmuştur. Ama sürer, geçersiniz, birşey yapmazsınız, keyfiyet ve şans herşeyi yönetir genellikle. Özellikle virajlarda araba bırakılması pek hoş olur öteki sürücüler için. Ama tabii her zaman yine de doğruyu yapmak gerekir, çünkü piyangonun kime çıkacağı belli olmaz bu ülkede.
...
Türkiye google bugün güzeldi, Jules Verne nin doğumgününü hatırlatmak için yapılan grafiği beğendim.Ama her yerde böyle bir hatırlatma yoktu. Jules Verne 8 Şubat 1828 de doğmuş. Osmanlı da o tarihlerde doğan birinin bir bilimkurgu yazarı olması ihtimali ne idi acaba? Sıfıra yakın bir değer olsa gerek...
---
Geçen sefer aslında evrimden yine bahsetmek istiyordum, evrim bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda olan bir gerçek. Bugün evrimi hala kabul etmemeye çalışmak o kadar büyük bir cahillik ki, anlatmakla bitmez bu cahillik...Evrim sadece Darwin in bir kitabı falan değil, Darwin in yanlış olduğu konular olabilir, ama evrim yadsınanamaz bir gerçek. Sonra evrim 'maymundan gelmek' gibi basit bir şey de değil. Bunu bu şekilde telafüz edenlere -içimden tabii- 'Ulan, siz hala maymunsunuz be! Pardon iyi ve şeker maymunlardan...' demek geliyor...:-))
OSMANLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OSMANLI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2011-02-09
2010-12-01
Habermas
Habermas, yukaridaki linkten de okuyabileceğiniz gibi tanınmış Alman filozofu. 'Kamusal alan' Habermas ın kendine özgü bir konsepti falan değil, hatta felsefesinin o kadar da önemli bir kavramı değil aslında. Niye bu ülkede bu kavramla öne çıkmış gözüküyor anlamış değilim. 'Strukturwandel der Öffentlichkeit' 1962 de çıkmış, nerdeyse klasik olmuş, ama Habermas ın doçentlik tezi olarak yazdığı bir eser. Asıl önemli eseri 1981 yılında çıkan 'Theorie des kommunikativen Handelns'.
Habermas maalesef hala Frankfurt Okulu nun ve Kritik Teori nin, biz ona Eleştirel Kuram diyelim, son temsilcisi olarak geçiyor amatör felsefeciler için yazılmış bazı açıklayıcı metinlerde...Felsefe ile ciddi anlamda uğraşan insanlar bilirlerki, Alman Idealizmi 2.Dünya Savaşı nın katliamlarından sonra ciddi anlamda krizdeydi ve bence kendi kendisini lav etmesi gerekiyordu, ama o zaman da Marx ın eline düşmekten korktukları için bir çıkış yolu arıyorlardı. Alman kimliği aslında yahudi entellektüeller tarafından nerdeyse zor durumda bırakılmıştı. Marx ın dini eleştirisi, Modernite, hiçbir zaman haz etmedikleri Fransız olan (ve nerdeyse sadece bu yüzden sevimsiz olan:-) Fransız İhtilali hep üstlerine gelmiş, onlar ise bütün bunlardan nasıl kurtulacaklarını düşünmek zorunda kalmışlardı. Almanların bence en severek yaşadıkları toplu hareket Martin Luther in protestanlık hareketi idi. Yahudiler dini hiristiyan kimlikle problem çıkartan bir yapıda idiler birçokları için. Biliyorum 2.Dünya Savaşı nda birçok iyi manada hiristiyan yahudi katliamlarına karşı çıktı ama onları da kamplara attılar. Büyük çoğunluk ise onları yıkıma ve ateşe yönelten önder Hitler in peşinden gitti. Çünkü çoğu, aynen burdaki bir kısım küçük burjuva gibi, zafere susamış ve kimlik krizi yaşayan kitleler idi.
Şimdi bütün bunları niye yazdım? Habermas gerçek manada Eleştirel Kuram ın ve Frankfurt Okulu nun temsilcisi değildir... Çünkü bu hareketlerin özünden uzaktı kendisi. Bu hareketleri tekrar Kant ın iyimserliği ile sulandırmak istedi ve buna 'Öffentlichkeit ın çok ihtiyacı vardı. Almancayı iyi bilen bir insan Habermas ın stil farkı ile Adorno ve Horkheimer in stil farkını hemen hisseder...Nietzsche bile bence bu iki harekete Habermas tan daha yakındır...:-)))
Habermas sivri, patlayıcı içerikleri yuvarlayan biri olarak büyük beğeni topladı, çünkü Freud un, Marx ın köşeli kuramları birçok kişiyi bu düşünürlerden uzak tutuyordu...Neyse, şimdi konu bu değil. Türkiye de birdenbire bu başörtüsü meselesi tartışmalarında 'kamusal alanın ideolojik tanımı' gibi bir kavram sarfedildi. Hahahaha!!!!
Bu ülkenin bir tarihi var, burası Fransa değil, 25 yılda ikinci kahveyi yapamadılar benim oturduğum yerde, ki Istanbul un ortasında yaşıyorum...Bu ülkenin bir tarihi var, akşam ezanından sonra sokağa çıkmak diye bir kavramı vardı ki bu kültürün, ki hala onun kalıntıları yaşıyor...Sokakta köpekten başka dolaşan yok belli bir saatten sonra, onlar mı kamusal alanın sahipleri acaba, politik devrim yapacak olan 'cafe' lerde toplanıp... Hahahaha!!! Bu toplum senelerce Selamlık ve Harem olarak yaşamadı mı? Toplum hala bunun izleri ile dolu değil mi? Herkesin başı kapalıydı bundan 300, 400 yıl evvel...Devrim olmasa şimdi parayla etrafta dolaştırılan politik çarşaflı ve türbanlı kadınlar da o zamanki gibi evlerinde oturuyor olacaklardı...
Ayrıca Anadolu da köpeklere de tecavüz edildiğini okuyoruz gazetelerden (HDN, tarihi ekleyeceğim), köpeklere tecavüz edilen bir yerde kadınları kapatmazsın da, ne yaparsın? Hahaha... Özgürlükmüş!!!!
Cinsel kontrol mekanizmaları gelişmemiş bir toplumun içgüdüsel bir korunma ihtiyacı olur...Ama bu ihtiyaç 'Allahın emri' diye pazarlanıp, bunun üzerinden kendi cebinin çıkarlarını devletin çıkarlarını gözardı ederek kullananlar varsa, bunun ismi özgürlük olmaz. 'Kamusal alan' ı padişahın emirlerinden ibaret gören bir toplumun mirasçısıyız... Bunu unutmayın... Ayrıca kadın orda hiç olmasa daha iyi eskilere göre...
Türkiye deki durumun Habermas ile bir ilgisi yok, ama buraya ayrıca Habermas ın günümüzdeki liboş politikaları eleştiren bir röpartajını ekleyeceğim.
Habermas maalesef hala Frankfurt Okulu nun ve Kritik Teori nin, biz ona Eleştirel Kuram diyelim, son temsilcisi olarak geçiyor amatör felsefeciler için yazılmış bazı açıklayıcı metinlerde...Felsefe ile ciddi anlamda uğraşan insanlar bilirlerki, Alman Idealizmi 2.Dünya Savaşı nın katliamlarından sonra ciddi anlamda krizdeydi ve bence kendi kendisini lav etmesi gerekiyordu, ama o zaman da Marx ın eline düşmekten korktukları için bir çıkış yolu arıyorlardı. Alman kimliği aslında yahudi entellektüeller tarafından nerdeyse zor durumda bırakılmıştı. Marx ın dini eleştirisi, Modernite, hiçbir zaman haz etmedikleri Fransız olan (ve nerdeyse sadece bu yüzden sevimsiz olan:-) Fransız İhtilali hep üstlerine gelmiş, onlar ise bütün bunlardan nasıl kurtulacaklarını düşünmek zorunda kalmışlardı. Almanların bence en severek yaşadıkları toplu hareket Martin Luther in protestanlık hareketi idi. Yahudiler dini hiristiyan kimlikle problem çıkartan bir yapıda idiler birçokları için. Biliyorum 2.Dünya Savaşı nda birçok iyi manada hiristiyan yahudi katliamlarına karşı çıktı ama onları da kamplara attılar. Büyük çoğunluk ise onları yıkıma ve ateşe yönelten önder Hitler in peşinden gitti. Çünkü çoğu, aynen burdaki bir kısım küçük burjuva gibi, zafere susamış ve kimlik krizi yaşayan kitleler idi.
Şimdi bütün bunları niye yazdım? Habermas gerçek manada Eleştirel Kuram ın ve Frankfurt Okulu nun temsilcisi değildir... Çünkü bu hareketlerin özünden uzaktı kendisi. Bu hareketleri tekrar Kant ın iyimserliği ile sulandırmak istedi ve buna 'Öffentlichkeit ın çok ihtiyacı vardı. Almancayı iyi bilen bir insan Habermas ın stil farkı ile Adorno ve Horkheimer in stil farkını hemen hisseder...Nietzsche bile bence bu iki harekete Habermas tan daha yakındır...:-)))
Habermas sivri, patlayıcı içerikleri yuvarlayan biri olarak büyük beğeni topladı, çünkü Freud un, Marx ın köşeli kuramları birçok kişiyi bu düşünürlerden uzak tutuyordu...Neyse, şimdi konu bu değil. Türkiye de birdenbire bu başörtüsü meselesi tartışmalarında 'kamusal alanın ideolojik tanımı' gibi bir kavram sarfedildi. Hahahaha!!!!
Bu ülkenin bir tarihi var, burası Fransa değil, 25 yılda ikinci kahveyi yapamadılar benim oturduğum yerde, ki Istanbul un ortasında yaşıyorum...Bu ülkenin bir tarihi var, akşam ezanından sonra sokağa çıkmak diye bir kavramı vardı ki bu kültürün, ki hala onun kalıntıları yaşıyor...Sokakta köpekten başka dolaşan yok belli bir saatten sonra, onlar mı kamusal alanın sahipleri acaba, politik devrim yapacak olan 'cafe' lerde toplanıp... Hahahaha!!! Bu toplum senelerce Selamlık ve Harem olarak yaşamadı mı? Toplum hala bunun izleri ile dolu değil mi? Herkesin başı kapalıydı bundan 300, 400 yıl evvel...Devrim olmasa şimdi parayla etrafta dolaştırılan politik çarşaflı ve türbanlı kadınlar da o zamanki gibi evlerinde oturuyor olacaklardı...
Ayrıca Anadolu da köpeklere de tecavüz edildiğini okuyoruz gazetelerden (HDN, tarihi ekleyeceğim), köpeklere tecavüz edilen bir yerde kadınları kapatmazsın da, ne yaparsın? Hahaha... Özgürlükmüş!!!!
Cinsel kontrol mekanizmaları gelişmemiş bir toplumun içgüdüsel bir korunma ihtiyacı olur...Ama bu ihtiyaç 'Allahın emri' diye pazarlanıp, bunun üzerinden kendi cebinin çıkarlarını devletin çıkarlarını gözardı ederek kullananlar varsa, bunun ismi özgürlük olmaz. 'Kamusal alan' ı padişahın emirlerinden ibaret gören bir toplumun mirasçısıyız... Bunu unutmayın... Ayrıca kadın orda hiç olmasa daha iyi eskilere göre...
Türkiye deki durumun Habermas ile bir ilgisi yok, ama buraya ayrıca Habermas ın günümüzdeki liboş politikaları eleştiren bir röpartajını ekleyeceğim.
Labels:
21yy,
AVRUPA,
French Revolution,
Freud ve Psikoanaliz,
Gereksiz Bilgiler,
İletişim,
Medya Devri,
Modern zamanlar,
OrtaDoğu,
OSMANLI,
Religion Din,
Türkiye
2010-09-26
Dolmadan Sonra
Aristoteles in Meta ta pyhisica sının ismi niye böyleymiş biliyor musunuz? Bir düzenleme çabası olarak 'fizikten sonra gelen kitaplar' manasında kütüphanecinin bir tercihi imiş...
Dolmadan sonra veya dolmadan öte veya vucüdun ötesinde ne var onunla ilgilenelim diye mi acaba şimdi konmuş bu başlık diyebilirsiniz belki...Belki...
Hayır, sadece bir sıra belirlemesi...Dolmadan sonra...
Arada çok şey yazmayı düşündüm, istedim tabii her zamanki gibi...Seyahat dolayısı ile olmadı. Webspace üzerinden hayatımda, daha doğrusu iç dünyamda süreklilik arar olmuştum, ama bu hastalıktan biraz kurtuldum sanki...Süreklilik arayışı ve aşırı fragmantasyon hep birbirini takip eder olmuş hayatımda.
Kitaplar...Kitaplar yine de (herşeye rağmen) süreklilik arayışında iyi bir dost...(Dolma ile de denedim ama olmadı:-)
Jacob Sasportas (1610-1698) yılları arasında yaşamış bir Londra Rabbisi...Son zamanlarda okuduğum ve seyahat dolayısı ile bir türlü bitiremediğim kitabın başkahramanlarından bir tanesi.
Benim için 'kötülerden'..:-).Adamı en başından beri hiç sevemedim...Elimdeki kitabı bir roman gibi okuyorum, zaten de o şekilde yazılmış... Tam bir İngiliz ajanı gibi çalışıyor, rabbi olmasına rağmen...Sabetaycı olacak halim yok, ama kaçıkları nedense 'akıllı'lardan daha çok sever oldum... Sabetay Freud a göre bir tür dini psikoz yaşıyor olabilir veya non-freudian bir açıdan gerçekten bir yahudi din büyüğü olabilir ama politik bir örümcek ağının içerisinde gerçek ne yapsın?
Kitap 'nötr' olmaya çalışıyor, ki böyle birşeyin olmadığı bariz...Hele bu kitapta daha da çok ortaya çıkıyor, kimin ne kadar 'nötr' olabileceği...:-))))
S 142 'Sabetaycı hareket zaten Londra da geniş yankılar uyandırmıştı, hatta Hristiyanlar arasında Yahudi cemaatindekinden daha çok konuşuluyordu.' Hiç şaşırmadım...
Dolmadan sonra veya dolmadan öte veya vucüdun ötesinde ne var onunla ilgilenelim diye mi acaba şimdi konmuş bu başlık diyebilirsiniz belki...Belki...
Hayır, sadece bir sıra belirlemesi...Dolmadan sonra...
Arada çok şey yazmayı düşündüm, istedim tabii her zamanki gibi...Seyahat dolayısı ile olmadı. Webspace üzerinden hayatımda, daha doğrusu iç dünyamda süreklilik arar olmuştum, ama bu hastalıktan biraz kurtuldum sanki...Süreklilik arayışı ve aşırı fragmantasyon hep birbirini takip eder olmuş hayatımda.
Kitaplar...Kitaplar yine de (herşeye rağmen) süreklilik arayışında iyi bir dost...(Dolma ile de denedim ama olmadı:-)
Jacob Sasportas (1610-1698) yılları arasında yaşamış bir Londra Rabbisi...Son zamanlarda okuduğum ve seyahat dolayısı ile bir türlü bitiremediğim kitabın başkahramanlarından bir tanesi.
Benim için 'kötülerden'..:-).Adamı en başından beri hiç sevemedim...Elimdeki kitabı bir roman gibi okuyorum, zaten de o şekilde yazılmış... Tam bir İngiliz ajanı gibi çalışıyor, rabbi olmasına rağmen...Sabetaycı olacak halim yok, ama kaçıkları nedense 'akıllı'lardan daha çok sever oldum... Sabetay Freud a göre bir tür dini psikoz yaşıyor olabilir veya non-freudian bir açıdan gerçekten bir yahudi din büyüğü olabilir ama politik bir örümcek ağının içerisinde gerçek ne yapsın?
Kitap 'nötr' olmaya çalışıyor, ki böyle birşeyin olmadığı bariz...Hele bu kitapta daha da çok ortaya çıkıyor, kimin ne kadar 'nötr' olabileceği...:-))))
S 142 'Sabetaycı hareket zaten Londra da geniş yankılar uyandırmıştı, hatta Hristiyanlar arasında Yahudi cemaatindekinden daha çok konuşuluyordu.' Hiç şaşırmadım...
2010-09-01
New
'New' bu kelimenin cazibesine karşı koyamıyorum. Nasıl bazı insanlar özellikle eskiyi sever, ben de yeniyi severim. Hatta son yıllarda sadece başlıyorum....Son yok...Yine, yeni, yeniden...:-))
Aslında dünki nota bir eklenti yapacaktım. John Freely nin hangi kitabını okuyorum, onu yazmadım. 'Kayıp Mesih' adlı kitabını okuyorum.
İngilizlerin ve Fransızların ama yine özellikle İngilizlerin çok iyi bir istihbarat ağı olduğu görülüyor Ortadoğu da. Daha 17.yüzyılda...20.yüzyılda zaten işgal ve sömürü halindeler... Ayrıca
Sabatay Sevi (1626-1676) ile ilgilenmediğim halde bu kitabı başka sebeplerden dolayı okuyorum, ama insan dinler tarihini okudukça gidip Komünist Partisi ne yazılası geliyor...
İnsanlar o kadar kötüler ki...Tanrı şahsen bile gelseydi bu dünyaya, insanların çoğu kıt bilgi ve akıllarıyla onu kendi isteklerine alet etmek isterlerdi... Bundan eminim. Hakimiyet duygularından arınmış bir dinsellik düşlüyorum...Var mı acaba? Laiklik çok önemli. Laiklik, laiklik ve yine laiklik olması lazım.
Bu arada kitap niye bilmiyorum aklıma 11.Eylül 2001 i getirdi...Burası da zaten serbest çağrışım sayfası... İngilizlerin ve Amerikalıların bölgede ciddi hakimiyeti söz konusu, 11 Eylül ü bilmemeleri imkansız. Kimbilir bilmediğimiz neler vardır...
Aslında dünki nota bir eklenti yapacaktım. John Freely nin hangi kitabını okuyorum, onu yazmadım. 'Kayıp Mesih' adlı kitabını okuyorum.
İngilizlerin ve Fransızların ama yine özellikle İngilizlerin çok iyi bir istihbarat ağı olduğu görülüyor Ortadoğu da. Daha 17.yüzyılda...20.yüzyılda zaten işgal ve sömürü halindeler... Ayrıca
Sabatay Sevi (1626-1676) ile ilgilenmediğim halde bu kitabı başka sebeplerden dolayı okuyorum, ama insan dinler tarihini okudukça gidip Komünist Partisi ne yazılası geliyor...
İnsanlar o kadar kötüler ki...Tanrı şahsen bile gelseydi bu dünyaya, insanların çoğu kıt bilgi ve akıllarıyla onu kendi isteklerine alet etmek isterlerdi... Bundan eminim. Hakimiyet duygularından arınmış bir dinsellik düşlüyorum...Var mı acaba? Laiklik çok önemli. Laiklik, laiklik ve yine laiklik olması lazım.
Bu arada kitap niye bilmiyorum aklıma 11.Eylül 2001 i getirdi...Burası da zaten serbest çağrışım sayfası... İngilizlerin ve Amerikalıların bölgede ciddi hakimiyeti söz konusu, 11 Eylül ü bilmemeleri imkansız. Kimbilir bilmediğimiz neler vardır...
2009-07-17
İnsaf!!!
Bugün Cuma. Bunu ister, istemez köşedeki camiinin yine insan haysiyetine ve şerefine yakışmayacak şekilde okuduğu sala dan anlıyoruz. Ey Allahım sen bana sabır ver!!!!!!
Müslümanlar biliyorsunuz elektrikli olan hiçbir şeyi bulmadı, ama kullanma konusunda anlaşılmaz bir şekilde hırslı ve meraklılar. İnsan sesi ile okunması gereken ezan, tekniği keşfetmiş ve buldumcuk olmuş öküzlerin eline geçince maalesef ortaya böyle bir kakafoni çıkıyor.
Bu arada bunu söylemeden edemeyeceğim: Namaz kılan insanı melekler uyandırır, sizin gibi öküzler değil.
Bir insan 'Allaaaah' diye bağırmak ile Allah olmaz. İnsan olarak da büyümez. Ama Istanbul un ortasında bir tür mülteci hayatı süren aşağılık kompleksli taşralı hırsını nerden alacağını bilemediği için kendi egosunu tatmin etmek için bu yolu seçmiştir. Yani aslında yaptığı şey, günahtır. Dincilik ile 'kendi nefsini tatmin etmek' istemektedir, yoksa dinin asil ve yüce mesajlarından fersah, fersah uzaktır. Kendi dediğinin manasını bile bilmemektedir, bildiğini zannetmektedir.
Düşünün ki, şu anda bu ülkede başbakanlık yapan zat, Camii gibi kutsal bir yer için, 'kışla' sıfatını kullanmıştır. Ki yine onların dillerini kullanırsak; bu bir 'edepsizlik'tir.
Aslında günahtır. Çünkü camii Allah için ibadet yapılan yerdir; ucuz süpermarket veya düğün salonu değildir. Veya herhangi bir partinin tekeline veya her hangi bir insanın politik amaçlarına hizmet edecek bir yer değildir. Karşıt görüşlerde olan insanlar girer orda ibadetlerini yapar ve çıkarlar. İbadet başka insanlara zarar vermeyecek şekilde, gösteriş veya şiddet amacını taşımadan, sadece ve sadece Allah için (ki bunun altını çizmek gerekir) belli bir sessizlik içerisinde yapılması gereken bir şeydir. Yoksa küçük burjuvanın veya hayatından memnun olmayan insanların bir araya gelip, propaganda amaçlı yaptıkları toplantılar ibadet olmaz...Din politika üstü olmalıdır, ki maalesef maneviyatı olmayan ülkelerde politikanın altına inmesi tehlikesi hep vardır. Türkiye de veya daha evvel Osmanlı da bir aristokrat sınıfı yoktu. Senelerce bunu bize iyi birşey diye öğrettiler, yakın zamana kadar ben de bunu böyle görüyordum, ama birden bire şunu farkettim. Şimdi düşünün bir kere; eğer pastadan pay almayacak olsalar, kaç kişi bu ülkede dinci gözükür veya olmaya çalışırdı?
Yani Osmanlı nın yapısı da, bugünkü toplum yapısını körükledi ve bu inanılmaz dejenerasyon ortaya çıktı.
Müslümanlar biliyorsunuz elektrikli olan hiçbir şeyi bulmadı, ama kullanma konusunda anlaşılmaz bir şekilde hırslı ve meraklılar. İnsan sesi ile okunması gereken ezan, tekniği keşfetmiş ve buldumcuk olmuş öküzlerin eline geçince maalesef ortaya böyle bir kakafoni çıkıyor.
Bu arada bunu söylemeden edemeyeceğim: Namaz kılan insanı melekler uyandırır, sizin gibi öküzler değil.
Bir insan 'Allaaaah' diye bağırmak ile Allah olmaz. İnsan olarak da büyümez. Ama Istanbul un ortasında bir tür mülteci hayatı süren aşağılık kompleksli taşralı hırsını nerden alacağını bilemediği için kendi egosunu tatmin etmek için bu yolu seçmiştir. Yani aslında yaptığı şey, günahtır. Dincilik ile 'kendi nefsini tatmin etmek' istemektedir, yoksa dinin asil ve yüce mesajlarından fersah, fersah uzaktır. Kendi dediğinin manasını bile bilmemektedir, bildiğini zannetmektedir.
Düşünün ki, şu anda bu ülkede başbakanlık yapan zat, Camii gibi kutsal bir yer için, 'kışla' sıfatını kullanmıştır. Ki yine onların dillerini kullanırsak; bu bir 'edepsizlik'tir.
Aslında günahtır. Çünkü camii Allah için ibadet yapılan yerdir; ucuz süpermarket veya düğün salonu değildir. Veya herhangi bir partinin tekeline veya her hangi bir insanın politik amaçlarına hizmet edecek bir yer değildir. Karşıt görüşlerde olan insanlar girer orda ibadetlerini yapar ve çıkarlar. İbadet başka insanlara zarar vermeyecek şekilde, gösteriş veya şiddet amacını taşımadan, sadece ve sadece Allah için (ki bunun altını çizmek gerekir) belli bir sessizlik içerisinde yapılması gereken bir şeydir. Yoksa küçük burjuvanın veya hayatından memnun olmayan insanların bir araya gelip, propaganda amaçlı yaptıkları toplantılar ibadet olmaz...Din politika üstü olmalıdır, ki maalesef maneviyatı olmayan ülkelerde politikanın altına inmesi tehlikesi hep vardır. Türkiye de veya daha evvel Osmanlı da bir aristokrat sınıfı yoktu. Senelerce bunu bize iyi birşey diye öğrettiler, yakın zamana kadar ben de bunu böyle görüyordum, ama birden bire şunu farkettim. Şimdi düşünün bir kere; eğer pastadan pay almayacak olsalar, kaç kişi bu ülkede dinci gözükür veya olmaya çalışırdı?
Yani Osmanlı nın yapısı da, bugünkü toplum yapısını körükledi ve bu inanılmaz dejenerasyon ortaya çıktı.
2007-11-10
Zilkade 1 1428 ve 10 Kasım 1938
Evet, bugün Ay takvimine göre 11. ayın 1.günü. Zilhicce bundan sonraki ay. Zilhicce nin 10., 11. ve 12. günleri Kurban Bayramı imiş, ben bunu bilmiyordum. Bu sene öğrendim. Yine mesela Kurban Bayramı nın ne zaman olduğunu bilmiyordum. Bana bu takvim olayı hala ilginç geliyor.
Bugün aynı zamanda 10 Kasım 2007. 10 Kasım 1938 ten sonra 69 yıl geçmiş Mustafa Kemal Atatürk vefat edeli. Üzücü bir gün. Zaten Kasım, hava berbat. Dün ama inanılmaz bir güneş ve parlaklık vardı. Şevval in son günü güneşli idi.
Atatürk ün fetiş yapılması kadar, onun hakkında başlatılan karalama kampanyaları da üzücü, çok üzücü.
Osmanlı da halkın eğitim seviyesi çok düşüktü, T.C. de de bugün o zamana göre iyi olabilir ama aslında yine çok düşük bir genel eğitim seviyesi var halkta...
Mesela tarlaya sıktığı zehir ile evini temizlemeye çalışan Anadolu lu kadını düşünün... Kendini ve akrabalarını öldürdü. Kötü ile ilgisi var mı bunun ? Hayır cehalet ile ilgisi var... Bir AKP li milletvekilinin de akrabası imişler. Güç, para bunlar cehaleti ortadan kaldırmıyor...
Tahran da çekilmiş bir haber fotoğrafı aklıma geliyor, insanlar bir idamı cep telefonları ile kaydetmeye çalışıyorlar... İğrenç. Ama bunun yanısıra da düşündürücü. Ordaki insanlar için bir cep telefonuna sahip olmanın Batı dakinden daha önemli olabileceğini anlıyorum. Çünkü insanlar inanılmaz cahil. Ama bilgileri, görgüleri yine ilkel kalıyor. Batı dan para ile getirilen teknik aslında hiçbir işe yaramıyor...
Mühendis olmak da olayı kurtarmıyor. (Tabii ki bu demin bahsettiğim seviyelerden daha iyi bir seviyedir.)Tabii ki bilginin ithal edilmesi önemli ama uzun vade de bence o da işe yaramayacak...Çünkü insan aslında sanıldığından daha zor ve karmaşık bir yaratık ve sadece politika ile izah edilmesine imkan yok.
Cahil halk ile bürokrat sınıfı arasında yaratılan soğukluktan Atatürk sorumlu tutulamaz. Atatürk yapabileceğinin en fazlasını, belki de daha da fazlasını yaptı inandığı değerler uğrunda. Kolay iş değildi, en ufak bir politik kimlik tahayyülü olmayan insanlardan ulus devlet çıkarmak... Ki hala da tam olarak çıkmadığını görüyoruz...
'Ne mutlu Türküm diyene!' mesela Batılı kontext tarafından devamlı yanlış okunan, yanlış anlaşılan bir cümle... Etraftaki Türk olarak kendini görmek isteyen yoktu ki, o T.C. diye bir yer ortaya çıkarmak isterken... Batı nın kimlik tarihi Osmanlı dan çok farklıdır... Mühendis olarak bunu çözemezsiniz, sadece Braudel okuyarak, kendi kimlik veya kimliksizlik tarihinizi anlayamazsınız... 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulmuş 10 senelik burjuva üniversiteleri ile de bazı şeyleri araştırıp, anlamanıza imkan yok...
Bugün aynı zamanda 10 Kasım 2007. 10 Kasım 1938 ten sonra 69 yıl geçmiş Mustafa Kemal Atatürk vefat edeli. Üzücü bir gün. Zaten Kasım, hava berbat. Dün ama inanılmaz bir güneş ve parlaklık vardı. Şevval in son günü güneşli idi.
Atatürk ün fetiş yapılması kadar, onun hakkında başlatılan karalama kampanyaları da üzücü, çok üzücü.
Osmanlı da halkın eğitim seviyesi çok düşüktü, T.C. de de bugün o zamana göre iyi olabilir ama aslında yine çok düşük bir genel eğitim seviyesi var halkta...
Mesela tarlaya sıktığı zehir ile evini temizlemeye çalışan Anadolu lu kadını düşünün... Kendini ve akrabalarını öldürdü. Kötü ile ilgisi var mı bunun ? Hayır cehalet ile ilgisi var... Bir AKP li milletvekilinin de akrabası imişler. Güç, para bunlar cehaleti ortadan kaldırmıyor...
Tahran da çekilmiş bir haber fotoğrafı aklıma geliyor, insanlar bir idamı cep telefonları ile kaydetmeye çalışıyorlar... İğrenç. Ama bunun yanısıra da düşündürücü. Ordaki insanlar için bir cep telefonuna sahip olmanın Batı dakinden daha önemli olabileceğini anlıyorum. Çünkü insanlar inanılmaz cahil. Ama bilgileri, görgüleri yine ilkel kalıyor. Batı dan para ile getirilen teknik aslında hiçbir işe yaramıyor...
Mühendis olmak da olayı kurtarmıyor. (Tabii ki bu demin bahsettiğim seviyelerden daha iyi bir seviyedir.)Tabii ki bilginin ithal edilmesi önemli ama uzun vade de bence o da işe yaramayacak...Çünkü insan aslında sanıldığından daha zor ve karmaşık bir yaratık ve sadece politika ile izah edilmesine imkan yok.
Cahil halk ile bürokrat sınıfı arasında yaratılan soğukluktan Atatürk sorumlu tutulamaz. Atatürk yapabileceğinin en fazlasını, belki de daha da fazlasını yaptı inandığı değerler uğrunda. Kolay iş değildi, en ufak bir politik kimlik tahayyülü olmayan insanlardan ulus devlet çıkarmak... Ki hala da tam olarak çıkmadığını görüyoruz...
'Ne mutlu Türküm diyene!' mesela Batılı kontext tarafından devamlı yanlış okunan, yanlış anlaşılan bir cümle... Etraftaki Türk olarak kendini görmek isteyen yoktu ki, o T.C. diye bir yer ortaya çıkarmak isterken... Batı nın kimlik tarihi Osmanlı dan çok farklıdır... Mühendis olarak bunu çözemezsiniz, sadece Braudel okuyarak, kendi kimlik veya kimliksizlik tarihinizi anlayamazsınız... 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulmuş 10 senelik burjuva üniversiteleri ile de bazı şeyleri araştırıp, anlamanıza imkan yok...
2007-06-23
M Münir Osmanlı Devlet Deneyimi
22 Haziran 2007 Milliyet
Metin MÜNİR
Sığ sularda Osmanlı devlet deneyimini aramak
Kürt sorununun halledilememesinin en büyük nedeni ilgililerin üzerinde uzlaştığı, partizanlık üstü, akıllı ve sürekli bir politikanın yokluğudur.
İngiltere'de 1980'lerden beri Kuzey İrlanda konusunda tamamen partilerüstü bir politika uygulanıyor.
İşçi Partisi Kuzey İrlanda sorunu konusunda Muhafazakârları destekledi, Muhafazakârlar da 10 yıldan beri iktidarda olan İşçi Partisi'nin yüzde yüz arkasında.
Sonuç bir yandan İngiltere, diğer yandan Dublin ve IRA'yı temsil eden Sinn Fein arasında barış sağlanmasıdır.
İspanya'nın Bask eyaletinde Kuzey İrlanda'nınkini andıran bir milliyetçi terör var ve durdurulamıyor. Orada iktidar ile muhalefet arasında fikir birliği yok. Sonuç: Patlamaya devam eden bombalar, dökülmeye devam eden kan, bitmeyen acı.
Fikir ayrılıkları
Türkiye'de durum İspanya'da olduğundan da kötü.
Bizde hükümetin attığı veya atmayı planladığı her adım muhalefet tarafından yerden yere vuruluyor. Hangi hükümet veya hangi muhalefet olduğu önemli değil. Bu belanın başladığı 1980'lerden bu yana bütün hükümetler ve muhalefet partileri için geçerli.
Sadece AKP döneminde durum daha da kötüledi ve fikir ayrılığı bütün devlet kademelerine yayıldı.
AKP'nin Kürt politikasına (eğer böyle bir şeyin varlığından bahsedilebilirse) sadece CHP karşı çıkmıyor. CHP, erdemi ve yararlılığı ne olursa olsun, AKP'nin bütün politikalarına karşı çıktığına göre doğal olarak buna da karşı çıkacak.
Askerin ve Cumhurbaşkanı'nın Kürt sorunu karşısındaki tutumları da AKP'ninkine terstir.
Her kafadan ayrı ses çıkar mı?
Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, Kuzey Irak'a sınır ötesi harekât yapılmasında fayda olduğunu söylüyor. Başbakan Erdoğan aynı fikirde değil.
Başbakan Kuzey Iraklı Kürt liderlerle görüşme taraftarı. Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı değil. Cumhurbaşkanı, Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'yle görüşmeyi reddediyor.
Taraflardan her biri kendi haklılığından yüzde yüz emin. Aslında hepsi haksızdır. Çünkü bu konuda her kafa ayrı ses çıkarma lüksüne sahip değildir.
Hiçbir Avrupa ülkesinde bu kadar önemli bir konuda liderlik kadrosunun bu kadar bölünmüş olduğu bir başka ülke yoktur.
Zaman zaman 750 yıllık Osmanlı devlet tecrübesi nereye gitti diye merak ediyorum. Türkiye her gelen hükümetle sıfırdan başlıyor.
Her hükümet sadece kendi deneyimine sahip. Hükümetlerin ortalama ömrünün ne kadar kısa olduğunu hesaplayacak olursak, bu deneyimin ne kadar sığ olduğu açık.
Bürokrasi tecrübenin en önemli ambarı olmalı. Ama her gelen hükümet bürokrasiyi kırıp döktüğü için onun da tecrübesi delik kovadaki su kadar kaldı.
Türkiye'de biz Kürt teröründen çok akılsızlığın kurbanı olabilir miyiz?
Metin MÜNİR
Sığ sularda Osmanlı devlet deneyimini aramak
Kürt sorununun halledilememesinin en büyük nedeni ilgililerin üzerinde uzlaştığı, partizanlık üstü, akıllı ve sürekli bir politikanın yokluğudur.
İngiltere'de 1980'lerden beri Kuzey İrlanda konusunda tamamen partilerüstü bir politika uygulanıyor.
İşçi Partisi Kuzey İrlanda sorunu konusunda Muhafazakârları destekledi, Muhafazakârlar da 10 yıldan beri iktidarda olan İşçi Partisi'nin yüzde yüz arkasında.
Sonuç bir yandan İngiltere, diğer yandan Dublin ve IRA'yı temsil eden Sinn Fein arasında barış sağlanmasıdır.
İspanya'nın Bask eyaletinde Kuzey İrlanda'nınkini andıran bir milliyetçi terör var ve durdurulamıyor. Orada iktidar ile muhalefet arasında fikir birliği yok. Sonuç: Patlamaya devam eden bombalar, dökülmeye devam eden kan, bitmeyen acı.
Fikir ayrılıkları
Türkiye'de durum İspanya'da olduğundan da kötü.
Bizde hükümetin attığı veya atmayı planladığı her adım muhalefet tarafından yerden yere vuruluyor. Hangi hükümet veya hangi muhalefet olduğu önemli değil. Bu belanın başladığı 1980'lerden bu yana bütün hükümetler ve muhalefet partileri için geçerli.
Sadece AKP döneminde durum daha da kötüledi ve fikir ayrılığı bütün devlet kademelerine yayıldı.
AKP'nin Kürt politikasına (eğer böyle bir şeyin varlığından bahsedilebilirse) sadece CHP karşı çıkmıyor. CHP, erdemi ve yararlılığı ne olursa olsun, AKP'nin bütün politikalarına karşı çıktığına göre doğal olarak buna da karşı çıkacak.
Askerin ve Cumhurbaşkanı'nın Kürt sorunu karşısındaki tutumları da AKP'ninkine terstir.
Her kafadan ayrı ses çıkar mı?
Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, Kuzey Irak'a sınır ötesi harekât yapılmasında fayda olduğunu söylüyor. Başbakan Erdoğan aynı fikirde değil.
Başbakan Kuzey Iraklı Kürt liderlerle görüşme taraftarı. Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı değil. Cumhurbaşkanı, Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'yle görüşmeyi reddediyor.
Taraflardan her biri kendi haklılığından yüzde yüz emin. Aslında hepsi haksızdır. Çünkü bu konuda her kafa ayrı ses çıkarma lüksüne sahip değildir.
Hiçbir Avrupa ülkesinde bu kadar önemli bir konuda liderlik kadrosunun bu kadar bölünmüş olduğu bir başka ülke yoktur.
Zaman zaman 750 yıllık Osmanlı devlet tecrübesi nereye gitti diye merak ediyorum. Türkiye her gelen hükümetle sıfırdan başlıyor.
Her hükümet sadece kendi deneyimine sahip. Hükümetlerin ortalama ömrünün ne kadar kısa olduğunu hesaplayacak olursak, bu deneyimin ne kadar sığ olduğu açık.
Bürokrasi tecrübenin en önemli ambarı olmalı. Ama her gelen hükümet bürokrasiyi kırıp döktüğü için onun da tecrübesi delik kovadaki su kadar kaldı.
Türkiye'de biz Kürt teröründen çok akılsızlığın kurbanı olabilir miyiz?
2007-05-24
Balfur Deklarasyonu 1917
Balfur Deklarasyonu üzerine yukarıda bilgi var. 1916 da da Sykes Picot gizli mektubu olayı var 1917 de yine Bolşevik ihtilali ve Lenin üzerinden ortaya çıkan. Bütün bunlar İsrail in oluşmasındaki faktörlerdendir.
Bunu daha evvel de yazdım, tekrarlamaya gerek var mı bilmiyorum ama İsrail yüksek yahudi zekasına ve dehasına yapılmış en büyük hakarettir. İsrail doğuda yapılmış biraz daha büyük bir KZ tir aslında. :-)
Bunu daha evvel de yazdım, tekrarlamaya gerek var mı bilmiyorum ama İsrail yüksek yahudi zekasına ve dehasına yapılmış en büyük hakarettir. İsrail doğuda yapılmış biraz daha büyük bir KZ tir aslında. :-)
2007-05-19
19 Mai 1919 No to Imperialism!

19th Mai 1919 was an important day for the beginning of the liberation of Istanbul and Anatolia from the Western Occupation of the country at the beginning of the 20th Century.
On the 16th Mai of 1919 Atatürk left Istanbul for Samsun, with the ship named 'Bandırma'. (from the page: http://www.tbmm.gov.tr)
It was a movement of the people and not the monarch family. The monarch family Ottomans wanted to have money and protection from the Colonialists and nothing more. And the country was under occupation. France and England have had enough soldiers from their colonies to send to everywhere in the world. Actually it was a smart plan but it didn t work.
The indepence struggles of Turkey have animated other countries to give fight against
imperialism.
The fight is not over, but got more complicated. It is no more enthusiasm by the people. Because they want to forget the history and watch TV and eat chips...:-)
I am still enthusiactic in an anachronistic way because I have lived abroad the last couple of years...
2007-05-01
Sanal İbn_Battuta
İbni Battuta 14.yüzyıldan bir seyyah. Evliya Çelebi (17.yüzyıl) kadar tanınmıyor. Battuta 14.yüzyıl için gerçekten oldukça büyük bir coğrafyayı gezmiş.
Ben de burda sanal gezente (sanal seyyah) olmak istiyorum. :-)
Önemli olan sadece gezmek değil. Önemli olan aynı zamanda bakış açısı.
Ben Türkiye de yetiştiğim sıralarda (ve hala) Türkler durmadan hep kendilerine dışardan bakmaya çalışırlar, özelliklede Batı nın gözlüğü ile kendilerini görmeye, hatta bu bakış açısı üzerinden herşeyi değerlendirmeye başlamışlardı. Bu daha benim çocukken hissettiğim oldukça aptalca, problemli ve aşağılık kompleksli bir bakış açısı idi.
Hatta geçenlerde bir dergide sanırım gözucu ile bir resim gördüğümü hatırlıyorum. Vakti zamanında Türkleri aşağılamak veya onları zapt etmek açısı ile yapılmiş bir içeriği bir Türk gazeteci övünerek veriyor. 'Bak biz o zaman da varmışız!' 'Biz ordaydık.' gibi çok naiv ve bilinçsiz bir övünç ile. Niye 'bakmak' yerine, 'bakılmayı' tercih ediyorsunuz? diyesim geliyor bazen... Ve o 'bakılmak' üzerinden kendinizi tanımlıyorsunuz...
Hasta bir ruh yapısı.
Evet, yüzyıllar boyu Osmanlı Avrupa da idi ve bundan hoşlanmayan da birçok gruplar vardı, bunu değiştirmek için de ne kadar uğraşıldığı biliniyor.
Şimdi tabii ki tekrar aynı kimlik sürdürülemez ama bazı şeylerden korkmamak lazım...
İslam-Hristiyan düşmanlığını destekleyenlerin eline koz vermemek lazım, tam tersine olayın üstüne gitmek lazım. Nedir, ne değildir?
Ben de burda sanal gezente (sanal seyyah) olmak istiyorum. :-)
Önemli olan sadece gezmek değil. Önemli olan aynı zamanda bakış açısı.
Ben Türkiye de yetiştiğim sıralarda (ve hala) Türkler durmadan hep kendilerine dışardan bakmaya çalışırlar, özelliklede Batı nın gözlüğü ile kendilerini görmeye, hatta bu bakış açısı üzerinden herşeyi değerlendirmeye başlamışlardı. Bu daha benim çocukken hissettiğim oldukça aptalca, problemli ve aşağılık kompleksli bir bakış açısı idi.
Hatta geçenlerde bir dergide sanırım gözucu ile bir resim gördüğümü hatırlıyorum. Vakti zamanında Türkleri aşağılamak veya onları zapt etmek açısı ile yapılmiş bir içeriği bir Türk gazeteci övünerek veriyor. 'Bak biz o zaman da varmışız!' 'Biz ordaydık.' gibi çok naiv ve bilinçsiz bir övünç ile. Niye 'bakmak' yerine, 'bakılmayı' tercih ediyorsunuz? diyesim geliyor bazen... Ve o 'bakılmak' üzerinden kendinizi tanımlıyorsunuz...
Hasta bir ruh yapısı.
Evet, yüzyıllar boyu Osmanlı Avrupa da idi ve bundan hoşlanmayan da birçok gruplar vardı, bunu değiştirmek için de ne kadar uğraşıldığı biliniyor.
Şimdi tabii ki tekrar aynı kimlik sürdürülemez ama bazı şeylerden korkmamak lazım...
İslam-Hristiyan düşmanlığını destekleyenlerin eline koz vermemek lazım, tam tersine olayın üstüne gitmek lazım. Nedir, ne değildir?
2007-03-19
Çanakkale ve Savaş Üzerine
Çok isterdim bu dünyada savaş diye birşey olmamasını. Benim gibi insanlar olduğunu da biliyorum. Zaten savaşanlar erkekler olduğuna göre bu savaş denen şeyin aptalca birşey olduğunu göstermez mi? :-)
Ama işte kazın ayağı öyle değil bu aptal dünyada...
Yukarıda Çanakkale Savaşları üzerine bir sayfa var. Orda gazi olmuş Mehmet Yavaş adında birinin söylediklerini içeren bir sayfa var, yukarıya tıklarsanız... 1308 li Mehmet Yavaş.(benim büyükbabam gibi hiç görmediğim) Zaten genellikle 1308, 1309, 1307 liler konuşanlar. Şanssız bir kuşak. Osmanlı nın en zor zamanları... 1890 -1895 aralığına tekabül ediyor aşağı yukarı (miladi takvim ile)
1912 Balkan Savaşı
1914 ve 1918 I.Dünya Savaşı
1919 - 1923 Kurtuluş Savaşı
Hesaplayınca 11 yıl oluyor. Bir cepheden ötekine koşturuyorlar insanları. Zor günler, hayatını kurtaran şanslı sayılıyor. Genç yaşta askere giden erkekler en güzel yaşlarını bir cepheden ötekine koşarak geçiriyorlar...
Mehmet Yavaş 'Herkes 'anacğım' diye ağlyordu, kimse babam diye ağlamıyordu demiş.' :-)
17 Nisan 2007, Viyana
Yeri geldi buraya bir resim ekleyeceğim. Tesadüfen karşıma çıkan bir sokak ismini buraya eklemek istiyorum. Paris te, Montemartre dan bir sokak ismi. Tarihsel araştırmayı geleceğe erteleyerek...
Tabii tabelada ne yazdığını da yazmak lazım, ben kendim okuduğum birşeyi anlıyorsam, herkes onu anlayacak diye düşünüyorum hala. Ne kadar çocukça.
Rue d Armée d Orient, 'Balkan Ordusu Sokağı' veya 'Balkan Taburu Sokağı' gibi. Yine aynı tabelada 1915 -1918 yılları arasında Balkanlarda ölen askerlerin anısına olduğunu zannettiğim bir ibare var.

17 Mayıs 2007, Istanbul
Enteresan bir durum söz konusu. Her ayın 17 sini ben seçmiyorum ama yine tesadüfen hiç görmediğim büyükbabamla ilgili birşey geçti elime. Çanakkale de de savaşmış olan büyükbaba o günlerde eve dönüp, dönemeyeceğine şüpheli imiş. Birçok arkadaşı gözlerinin önünde ölüyormuş. Ayağına şarapnel parçası rast gelmiş. Ama o bütün bunları atlatmış. Üstelik gittiğinde nerdeyse bir çoçuk olan genç karısı onu beklemiş, başkası ile evlenmemiş.
Karısına dönebilip, bir çocuğu olunca büyükbaba hac a gitmeye karar vermiş. Açıkçası hayalimde onun bunun bir adaği olduğunu düşünüyorum. Elime geçen eski bir belgeden 17 Mayıs 1928 de hac yolunda İskenderiye ye varmış olduğunu gördüm.
Ama işte kazın ayağı öyle değil bu aptal dünyada...
Yukarıda Çanakkale Savaşları üzerine bir sayfa var. Orda gazi olmuş Mehmet Yavaş adında birinin söylediklerini içeren bir sayfa var, yukarıya tıklarsanız... 1308 li Mehmet Yavaş.(benim büyükbabam gibi hiç görmediğim) Zaten genellikle 1308, 1309, 1307 liler konuşanlar. Şanssız bir kuşak. Osmanlı nın en zor zamanları... 1890 -1895 aralığına tekabül ediyor aşağı yukarı (miladi takvim ile)
1912 Balkan Savaşı
1914 ve 1918 I.Dünya Savaşı
1919 - 1923 Kurtuluş Savaşı
Hesaplayınca 11 yıl oluyor. Bir cepheden ötekine koşturuyorlar insanları. Zor günler, hayatını kurtaran şanslı sayılıyor. Genç yaşta askere giden erkekler en güzel yaşlarını bir cepheden ötekine koşarak geçiriyorlar...
Mehmet Yavaş 'Herkes 'anacğım' diye ağlyordu, kimse babam diye ağlamıyordu demiş.' :-)
17 Nisan 2007, Viyana
Yeri geldi buraya bir resim ekleyeceğim. Tesadüfen karşıma çıkan bir sokak ismini buraya eklemek istiyorum. Paris te, Montemartre dan bir sokak ismi. Tarihsel araştırmayı geleceğe erteleyerek...
Tabii tabelada ne yazdığını da yazmak lazım, ben kendim okuduğum birşeyi anlıyorsam, herkes onu anlayacak diye düşünüyorum hala. Ne kadar çocukça.
Rue d Armée d Orient, 'Balkan Ordusu Sokağı' veya 'Balkan Taburu Sokağı' gibi. Yine aynı tabelada 1915 -1918 yılları arasında Balkanlarda ölen askerlerin anısına olduğunu zannettiğim bir ibare var.

17 Mayıs 2007, Istanbul
Enteresan bir durum söz konusu. Her ayın 17 sini ben seçmiyorum ama yine tesadüfen hiç görmediğim büyükbabamla ilgili birşey geçti elime. Çanakkale de de savaşmış olan büyükbaba o günlerde eve dönüp, dönemeyeceğine şüpheli imiş. Birçok arkadaşı gözlerinin önünde ölüyormuş. Ayağına şarapnel parçası rast gelmiş. Ama o bütün bunları atlatmış. Üstelik gittiğinde nerdeyse bir çoçuk olan genç karısı onu beklemiş, başkası ile evlenmemiş.
Karısına dönebilip, bir çocuğu olunca büyükbaba hac a gitmeye karar vermiş. Açıkçası hayalimde onun bunun bir adaği olduğunu düşünüyorum. Elime geçen eski bir belgeden 17 Mayıs 1928 de hac yolunda İskenderiye ye varmış olduğunu gördüm.
2007-03-18
Goeben (Yavuz)

Yukarıda bir savaş gemisinin öyküsü var. Bu öykü oldukça ilginç. (Fotoğrafta ise 18 Mart 1915 tarihinde Boğazları ve Istanbul u ele geçirmek için gelmiş İngiltere ( ve Sömürgelerine) ve Fransa ya ait flodan batan Bouvet gemisi var.)
Bugün 18 Mart 2007. Yine biraz tarih ile uğraşmak zorundayız.
28 Temmuz 1914 te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırbistan a savaş ilan ediyor.
Osmanlı elinden geldiği kadar savaşın dışında kalmaya çalışıyor ama olmuyor.
Fransa ve İngiltere beraber savaşta oldukları Rusya ya yardım göndermek istiyorlar. Çanakkale geçilseydi, Istanbul hemen bir sonraki hedef olacaktı. Boğazları elinde tutan savaşta önemli bir koz elde etmiş olacaktı.
(Combined with the German blockade of the Baltic, this to a large extent cut off Russia from the outside world, if one excepts the difficult and underdeveloped routes through Archangelsk and Vladivostok.) Yukarıda görülen alıntı cümle Wikipedia dan, bu blogun hafızasına girmiş olan (tesadüfen girmiş olan, biri bir CD üzerinden, öteki Orhan Pamuk un Istanbul adlı kitabından) kelimelerin ve yerlerin tekrarlanması açısından ilginçtir.
Çanakkale Muharabesi nde savaşan taraflar:
British Empire
Australia
India
Newfoundland
New Zealand
United Kingdom
France
Britanya İmparatorluğu
Avustralya (Avustralya ile bile savaştığını Osmanlı nın bilmiyordum.)
Hindistan
Newfoundland ('Yeni bulunmuş ülke' demişler buraya sömürgeciler, başka bir ismi var mı bilmiyorum)
Yeni Zelanda
Birleşik Krallık
Fransa
Öte tarafta yıkılmaya yüz tutmuş Osmanlı.
Acı ama gerçek. Tarih Türkiye de inanılmaz kötü bir şekilde anlatıldığı için müdahele etmek zorunda kaldım. Yoksa ben tarihçi değilim ama insan Türkiye nin dışında ancak tarihin masal olmadığını anlıyor, Türkiye de anlayamıyor maalesef. Tarihsel bilinç ve geçmişi anlatmak konusunda sorunlu bir toplumuz.
Olay aslında İngiliz Kabine sinin 19 Ocak 1915 te Büyük Britanya İmparatorluğu nun Çanakkale ye eski savaş gemilerini gönderme kararını alması ile başlıyor. (Kaynak Wikipedia)
Yine Ocak 1916 da son İngiliz askeri de Çanakkale yi terkedene kadar devam ediyor.
Birinci Dünya Savaşı nın cephelerinden biri sayılıyor.
18 Mart 1915 Osmanlı askerlerinin bütün imkansızlıklara rağmen önemli bir taaruzu geri püskürttüğü gün. Ama aynı zamanda savaşın kader anlarından biri.
2007-02-12
Hafız Sadeddin 1895 1961

En çok bu 'Hafız Sadeddin' ünvanı hoşuma gitti Sadettin Kaynak ( 1895-1961 )için.
Ben normalde Sadettin Kaynak dinleyen biri değilim ama bu CD yi almak benim çok hoşuma gitti. (Artık dinliyorum ve düşnüyorum) Sanki kayıp bir geçmişti ve onu bulduğuma sevindim. Kayıtların çoğu benim babamın, annemim yeni doğmuş olduğu yıllarda yapılmış. Önemli bir tarih aralığının, bir değişim sürecinin şahsiyeti Sadettin Kaynak aynı zamanda.
Yukaridaki albümde Türkçe Ezan var. Ben hayatımda ilk defa duymuş oldum, annem hep anlatırdı ama hiç gerçekmiş gibi gelmezdi.
2007-02-11
Bosna Hersek 21.yüzyıl

NATO troops raid home of Karadzic ally
Sat Feb 10, 2007 7:16 AM ET
By Zeljko Debelnogic
PALE, Bosnia (Reuters) - NATO launched a dawn raid on a house of a Bosnian Serb suspected of helping top war crimes fugitive Radovan Karadzic and seized some material for further investigation, its spokesman in Bosnia said on Saturday.
U.S. troops, backed by European Union peacekeepers, sealed off parts of Karadzic's wartime stronghold of Pale, east of Sarajevo, and searched the home of his wartime commander Radomir Kojic, Derek Chappel said.
"We have made a seizure of items that we consider to be of interest. We took away four to five boxes of stuff from the house," Chappel said after the operation was completed. He declined to give further details on what was taken.
He said the search was conducted to try to find additional information about Radovan Karadzic's support network and in an effort to determine his location.
Chappel said that six occupants of the house did not resist. "Everything went smoothly," he added.
The local police provided some limited support. The United Nations war crimes tribunal's investigators were also informed, he said.
The European Union has banned entry to Kojic and other alleged supporters of Karadzic and their Bosnian assets have been frozen.
Men believed to be Karadzic's helpers have been detained in the past by NATO and EUFOR but there has never been any indication that Karadzic himself had narrowly eluded arrest.
Bosnian Serb wartime leader Karadzic and his military chief Ratko Mladic have been indicted for genocide by the Hague-based war crimes court for the 1995 Srebrenica massacre of up to 8,000 Muslims and the 43-month siege of Sarajevo.
They remain at large 10 years after being indicted. Mladic is believed to be hiding in Serbia while Karadzic's whereabouts are disputed.
Bosnian media, citing an intelligence source, reported earlier this moth that Karadzic was hiding in Russia but Russian authorities denied the allegation.
U.N. Chief Prosecutor Carla del Ponte, who is leaving her job in September, has urged the European Union not to build closer ties with Serbia until it hands over Mladic and Karadzic.
Blog 11 Şubat 07 Pazar
Yukarıda Karacic ile ilgili bir haber var Reuters den.
Yugoslavya nın parçalanışı benim için önemli bir konu. Orhan Pamuk kendi çağı için göçlerin, yıkılışın çağı diyor, ama benim yaşadığım dönemde de o göçler ve parçalanmalar devam etti. Bunlar kendiliğinden olan şeyler değiller. Edebiyatın getirdiği passivlik ve korumayı bazen terketmek lazım, her zaman değil, ama bazen…
1989 benim okul gezisi olarak ilk yurt dışına çıktığım tarih. 1989 aynı zamanda S.S.C.B. nin yıkılış yılı. Ama daha Yugoslavya vardı o zaman. Bizim sınıf Avusturya Lisesi nin en itaatkar ve aptal ineklerinden ☺ oluştuğu için uçakla gitmek konusunu halledemedik ve otobüsle gittik Viyana ya. Ben buna kıl olduğumu hatırlıyorum. Çünkü 36 saat otobüs yolculuğu kolay birşey değildi. Ama bunun yararları da oldu. Çünkü insan otobüsle giderken daha çok şey görüyor, uçakla giderken gördüğünden.
İşte o zaman mecburen bütün Yugoslavya yı baştan sona otobüs ile geçmek zorunda kaldık, Viyana ya varabilmek için.
Yugoslavya oldukça büyük bir ülke olduğu için yolculuk uzun sürmüştü. Bulgaristan çabucacık bitmişti. Yugoslavya nin doğusu ile batısı birbirinden çok farklı idi. Daha o zaman iki ayrı diyar gibi gözüküyordu. Doğusu Türkiye de de bazen görülen fakir ve mutsuz köy görüntüsü içerisinde, batısı şık villalar ile dolu idi. Avusturya sınırına yakın herşey sanki Avusturya ya benzemeye başlıyordu. (Ama tuvaletler temiz ve bedava değildi Yugoslavya da. Üşenmeyip bir ara tuvalet olayını da yazmam lazım)
Uuuf üşenmesem… Aklımdan çok güzel geçiyordu sahneler ve cümleler ama yazmak yine de bir çaba…
Gecenin bir vakti otobüs tahminen Yugoslavya nın ortalarında bir yerde durdu. Biz de (bir grup öğrenci) tuvalete gitmeye çalıştık. Hiç unutmuyorum mavi işçi elbiseli ve başörtülü bir kadının eliyle tuvaletin kapısını tutarak can hıraş bana kızarak birşeyler söylemeye çalıştığını… Ben zaten uykuluydum ve tam olarak uyum gösterememiştim uyanık hayata; dolayısıyla kadının bu tepkisine anlam veremedim. Benden para istediğini bile anlamadım. Daha ciddi birşey zannettim. Sanki biz bir ordu idik ve onun evine hucüm ediyorduk. Ne bileyim pasaport, vize falan gibi birşey görmek istiyor zannetim… Veya bilmiyorum, kadın benim için o kadar aşırı bir tepki vermişti ki, uykulu uykulu ‘Bu manyak da nerden çıktı?’ diye düşünürken öğretmen beni şöförün yanına para almaya yolladı. Ben de tabii tuvalet için bozuk para bekliyordum şöförden. Şöför çıkartıp bana bir tomar banknot verince çok şaşırmıştım. Banknotlar da bayağı büyük, fiyakalı banknotlardı. ‘Burası böyle’ ‘Çok enflasyon var’ demişlerdi. ‘Vay be!’ demiştim çünkü enflasyon konusunda Türkiye den daha beter bir ülke olabileceğini düşünemiyordum. Yugoslavya savaştan evvel ekonomik olarak kötü durumda idi.
Viyana da öğrenimim boyunca Yugoslavya ile ilgli çok haber okudum. Herşey göz göre göre oldu. Viyana Üniversitesi nde yahudiler ve İkinci Dünya Savaşı konusu durmadan işleniyor ve artık bu insana bir yerden sonra sıkıntı vermeye başlıyordu. Artık insan bir süre sonra bu konuda ne bir haber, ne bir film seyretmek istiyordu. Çünkü bu olay olup bitmişti artık yapacak birşey yoktu ve herkes bu konuda üzgün idi. ‘Bunu daha fazla kurcalamaya ne gerek var ?’ hissi bile geliyorsu insana bazen.
Gerek vardı ama sadece yorumlanış ve anlatış farklı olmalıydı. Çünkü bu bütün görünüşte pişman günah çıkartmalar da ‘o an’ ile bir ilişki kurulmuyordu. İçerisinde yaşadığımız anın metafiziksel ve ahlaki üstünlüğünü söylemeden varsayan bir zamansal yanıltma ve ahlaki yanılsama sözkonusu idi. Bunu o an da bende anlamamıştım.
Felsefe derslerinde ağırbaşlı, ciddi insanlar, öğretmenler ve öğrenciler, yaşlılar ve gençler herkes bu konuda üzüntülü idi sanki. Suç kabul ediliyor ve tek teselli böyle şeylerin tekrar olamayacağı gibi bir metafizik güvendi sanki. İşte bu ağırbaşlı, suçunu kabullenmiş metafizik idealistliğin atmosferinde Viyana dan çok da uzak olmayan Srebrenica da 8000 müslüman katledildi. Onlar Batı nın, Hristiyanlığın ‘ötekisi’ idiler, Etienne Balibar ın seneler sonra bir konuşmasında başı örtülü bir kız öğrenciye verdiği cevap gibi. ‘Judaism et l’ Islam sont autre de Christianisme.’ (Fransızca da yazım ve dilbilgisi hatası olabilir, ama cümle açık. ‘Yahudilik ve İslam Hristiyanlığın ötekisi idir.)
Tabii politik ve tarihi olarak olay daha karmaşık…
1995 yılında Srebrenica da olan katliamdan Karacic, Ratko Mladic ve o sırada görev yapan Hollandalı General sorumlu tutuluyor. Olay daha da karışık. Her zaman tetiği çeken suçlu değildir. Veya şöyle diyelim; suçludur ama tek başına değildir bu konuda. Onu yargılayanlar ondan daha çok suçlu belki de…
1878 yılında Bosna Hersek Osmanlı dan Avusturya Macaristan İmparatorluğu na geçiyor. Balkanlar ve Yakın Doğu da hakimiyet aynı zamanda Afrika da çok büyük sömürü toprakları ele geçiren İngiltere ve Fransa ile Prusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nun rekabet savaşı. Çünkü Almanlar ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gayet iyi biliyor ki eğer İngiltere ve Fransa nın eline gereğinden fazla güç geçerse bu onlar için hiç iyi olmayacak…
Yukarıdaki haritaya bir bakmak lazım. Bu demografi haritalarından ben aslında nefret ediyorum. Ben bunların yapılmasını bile ırkçı buluyorum. (Türkiye nin ilk etnik haritasını Almanlar yaptı bildiğim kadarı ile. Onlar da herhalde İngiltere ve Fransa nın Afrika da yaptıklarını örnek alıyorlardı.)
Demografiyi hakimiyet aracı olarak kullanmak Batı nın sıkça başvurduğu bir yoldur. Bunu da özgürlükler savaşı gibi kendi uydurdukları maske kavramlarla yapmaya özen gösterirler, zaten derdi başından aşmış, hiçbir şey bilmeyen ve kendini peşinen dünyanın geri kalanından üstün gören kamuoylarını yanlarına alabilmek için…
Evet, yukarıdaki haritada Batı çok zorlandı. Çünkü Batı içine kapanık, küçük, ‘saf kan’ coğrafyaları, birbirine kaynaşmış bölemeyeceği coğrafyalardan daha çok sever…(Malum ‘Ham’ olayı) Haritadaki renkler ufak bir coğrafyadaki çeşitliliği gösteriyor. Ama Batı çeşitlilikten nefret ediyor bence tam tersini söyleseler de… Özellikle Alman-Avusturya ekolü… Bununla başa çıkamamakla da alakası var. Hatta Avusturya lı bir tarihçinin söylediği gibi Balkanların böyle ‘karışık’ olmasından Osmanlı ‘suçlu’ imiş… Yüzsüzlüğün de bu kadarı! İnsana ‘Pes!’ dedirtiyorlar…
Hitler nerdeyse bütün Avrupa yı işgal ettiğinde İngiltere nin kendi hakimiyet alanını arttırması açısından, İngiltere koruması ve uydurması sayesinde yoktan varedilmiş Yunanistan Devleti Almanya ya karşı kendini savunabilecek kadar güçlü değildi. Dolayısıyla Hitler Yunanistan ı işgal ettiğinde orda asırlarca yaşamış olan Selanikli yahudiler gaz odalarına gönderildi. Osmanlı da ve Türkiye de devlette yüksek mercilere de yükselmiş olan bu grup, Batı hakimiyeti altında 20.yüzyılda gaz odalarında zehirlenerek öldü. (Yani bir yüzyıl bile barındırmadılar onları orda!) Aynen 20.yüzyılın sonunda Balkanlar da müslümanların katledilmesi gibi. Avrupa biraz daha homojen oldu… Tam bazılarının istediği gibi…
Batı hakimiyeti altında yahudiler ve müslümanlar bence gayet iyi bir tez konusu olabilirdi…Tabii kaç yüzyıl diye sormak lazım? Çünkü sonradan üzülmeyi, sonradan insan hakları icat etmeyi pek severler Batılı dostlarımız…
***
Ek:
19 Kasım 2007
EU troops raid home of alleged supporter of Radovan Karadzic
The Associated Press
Monday, November 19, 2007
PALE, Bosnia-Herzegovina: European Union troops raided the home of an alleged supporter of fugitive war crimes suspect Radovan Karadzic on Monday to try to find clues about his hiding place.
The U.N. war crimes tribunal asked for the operation at the home of Dragan Sojic in the wartime Bosnian Serb stronghold of Pale, east of Sarajevo, a statement from the European Union forces said.
"It is believed that Dragan Sojic is associated with the Radovan Karadzic support network," it said.
Troops, backed by local police, hoped to find material or information to help the tribunal in the search for Karadzic and to put pressure on his supporters, the statement said.
The U.N. tribunal for the former Yugoslavia has indicted Karadzic, along with his wartime military commander, with orchestrating the 1995 massacre of up to 8,000 Muslim boys and men from Srebrenica — Europe's worst carnage since World War II — and laying a three-year siege to the Bosnian capital, Sarajevo.
Karadzic disappeared from public view in 1998. He is believed to be hiding in the Serb-controlled half of Bosnia or in Serbia.
Karadzic and his wartime military chief, Gen. Ratko Mladic, are the two most-wanted suspects sought by the U.N. tribunal, based in The Hague, Netherlands.
NATO and EU peacekeepers have failed to catch him and officials believe he has a strong network of supporters enabling to remain at large. Mladic is believed to be hiding in neighboring Serbia.
Bosnia is embroiled in a political crisis following a rejection by Bosnian Serbs of a reform plan proposed by the country's international administrator.
Bosnia's Serbs prefer to keep their mini-state — Republika Srpska — as autonomous as possible, while Bosniaks and Croats who share the rest of the country, would like to see Bosnia enter the EU as a unified country.
European Union defense ministers expressed concern Monday about political tensions and pledged to maintain the EU's 2,500 peacekeepers in Bosnia.
"The security situation is stable and is not worrying, what is more tense is the political situation," said Portuguese Defense Minister Nuno Severiano Teixeira, who chaired the EU meeting in Brussels.
2006-10-16
French Occupation in Istanbul

Yes! Istanbul was under French and English occupation (right now like Bagdad) at the beginning of the 20th Century. And the book above is about the ' Turkish Novel by the time of occupation.' It is a really interesting book. I have read this book 3 years ago, I think...And I have found the book again when I was cleaning my room. To tidy my room is a special occasion to me...I do something like this in 15 years or alike...:-)
I have also a story from this time. From my grandmother. Maybe I will edit this story later...
My grandmother was a young woman by the occupation of Istanbul and she didn t forget that she was maltreated by a French Officier. My grandmother was an uneducated woman. And this French Officier was the only one that she has seen in her life, so she didn t believe me (it is not a joke!) that French are not black. The Officier was from a colony of France, so he was black. And my grandmo thought that all French people are black. I have to laugh thinking of this old story.
Many young Europeans are thinking that Europa is no more colonialist. But this is not true. France was definitely interested through the history to have power in the Middle East.
And when they are now criticising the English and American for being colonialist, because they are upset not to be able doing this by their own. :-)
Sykes Picot Aggreement 16 Mayıs 1916 diye geçiyor Wikipedia da.
ekteki harita Wikipedia dan
2006-04-28
Hypertext
Es gibt Themen, die sich wiederholen. Zum Beispiel die Dreyfus Affäre.
Dreyfus Affair
Bitte das mal auch lesen;J´ accuse!
Als ich das Leben von
Theodor Herzl las, ist dieses Thema auch vorgekommen und natürlich auch andere Male. Aber immer habe ich das Gefühl gehabt, nie genug darüber gelesen zu haben. Ein Hypertext gibt einem die Möglichkeit, die Dinge besser zu ordnen und sie zu verbinden, oder sie zu vernetzen, wie man zur Zeit sagt....
Gestern ist zufällig dieser link mir auch unter die Hand gekommen (thanks to belmonte); Said über Freud. Man muß natürlich den Text von Said lesen. Den Text von Journalisten finde ich schrecklich... Man kann so viel darüberschreiben...
Said über Freud
Aber es ist gut zu wissen, daß Said so was geschrieben hat...
Bitte das mal auch lesen;
Als ich das Leben von
Gestern ist zufällig dieser link mir auch unter die Hand gekommen (thanks to belmonte); Said über Freud. Man muß natürlich den Text von Said lesen. Den Text von Journalisten finde ich schrecklich... Man kann so viel darüberschreiben...
Aber es ist gut zu wissen, daß Said so was geschrieben hat...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

