Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2010-12-20

Eat_Pray_Love

 I have watched this movie lately. I was a little bit disappointed, as I had read a too much promising article about this movie before seeing it. But anyway, it was wonderful to watch an adult movie instead of cartoons...(because of my daughter) after so long...

2010-05-04

Away_We_Go_2009


Film 2009 tarihli ama ben 2010 da seyrettim. Şimdi sorsalar ne zaman seyrettiğimi hatırlayamam... Günler sanki geçmiyor, akıyor.
Yakın bir zamanda olduğunu biliyorum ama tam olarak ne günü? Bugün Çarşamba idi, 5 dakika öncesine kadar, ama artık Perşembe.
Tatlı bir çift idi filmdeki çift. Film anlatması zor birçok şeyi anlatıyordu...

2010-05-01

Başlıksız


Artık başlık atmada zorlandığımı hissediyorum. Eskiden böyle bir sorunum yoktu. Ama insan az okuyup, az seyredince köreliyor. Bazı günler istediğimiz gibi gelişmiyor işte. Sam Mendes in linkini buraya vermeye gerek yok herhalde. Son zamanda seyrettiğim iki filmde ona aitti. 'Revolutionary Road' (2008) ve de 'Away We Go' (2009). İkisi de güzel filmlerdi. Ama 'American Beauty' sanki ayrı bir kategori idi. 'American Beauty' (1999) çok başarılı idi. Neden çok başarılı idi? Çünkü birçok sorunlu noktayı çok iyi yakalıyordu...

2009-09-06

Eylül Başı

Bugün 6 Eylül 2009, Pazar. Kaldığım yerden devam etmek istiyorum aslında...Julian Schnabel in kübalı artist Reinaldo Arenas hakkında yaptığı filmden istediğim kadar bahsedememiştim aslında.
Film Küba Devrimi ni karanlık bir perspektivden seyrediyor ve seyrettiriyor. A.B.D. de de böyle bir bakış açısı olan bir film için sponsor bulmak herhalde zor olmamıştır...-)))
Filmin böyle bir 'undecent' tarafı var... Ama yine de izlenmeye değer bir film, çünkü bence bu filmi Julian Schnabel in öteki filmleri ile bir arada düşünmek lazım, mesela Jean Michel Basquiat hakkında yaptığı film ile. Konu aynı; sanatçı egosu...
Sanatçı egosu herhangi bir ego değildir, çabuk şişip, bir anda kaybolabilir. Sanatın tek sistem olmadığı kapitalist sistemde politik ve ekonomik sistemin çarklarında sıkışıp, kalmış bir sanatçı egosu nedir ki? Herşeye rağmen kendini özel ve önemli görmeye çalışan bir ego, bu kadar banal ve hoyrat bir dünyada? Sistem ile işbirlği yapanın hayatta kalma şansı sistemle işbirliği yapmayanınkinden bariz şekilde daha fazladır.
Psikolojik açıdan gelişmiş filmler ikisi de. Oldukça başarılı filmler hatta belli bir açıdan, ama başka bir açıdan zayıflar yine...

2009-08-22

Julian Schnabel_ Basquiat


Evet, uzun zamandır çok istememe rağmen yazacak vakit olmadı. Arada en yazılmaya değer şey Julian Schnabel in 'Before Night Falls' adlı filmi idi seyrettiğim. 18 Agustos idi, hala biliyorum hayret verici bir şekilde. Julian Schnabel in aynı zamanda Basquiat filmini çevirdiğini bilmiyordum. Basquiat çok güzel bir filmdi. Ahh çok güzel bir zamandı, bundan yıllar önce idi...
Istanbul da hiç Viyana daki sinema keyfi yok.
Alışveriş merkezlerinin tepelerindeki sinemalara zaten hiç alışamadım, bana çok vahşi ve kişiliksiz geliyorlar...
....
Bir film afişi insanı nelere götürür, di mi ?
...

Julian Schnabel

Basquiat (1996)
Before Night Falls (2000)
The Diving Bell and the Butterfly (2007)
Lou Reed's Berlin (2008)

2009-07-27

27 Temmuz 09

Sevgili Günlük,

Hala aynı şeyleri düşünüyorum. 'Ağlayan Deve' filmi güzeldi. Deve yavrularının bu kadar tatlı ve güzel olduklarını bilmiyordum. Hele filmde 'başrolü oynayan' minik beyaz deve ne kadar tatlı idi. Gobi Çölü bile burdan daha iyi diye de aklımdan geçmedi değil. Çöldeki bir deve burdaki birçok insandan daha hassas. Ama bu beni hiç şaşırtmıyor, orda burdaki kadar kakafoni yok tabii.
İnşaat saatleri hangi ülkede keyfidir? Cumartesi ni Pazar a bağlayan gece saat 1 gibi hangi şehirde inşaat yapılır? Onu geç, dün gazetede gördüm, sayın başbakan RTE yoldan geçenleri artık durdurup, keyfi şımarıklıklar yapıyormuş... Sana ne milletin dinlediği müzikten? Ne kadar büyük bir rezillik, bir başbakanın yapacağı birşey midir bu? Herhalde bu ülkede önemli birşeyden bahsedilmesin, gündem böyle sığ ve saçma kalsın diye...
Ama bence müzik önemli... Hem de çok önemli...
Sonra Mustafa filmi de aklımdan çıkmış değil. Filmde eleştirilecek birçok nokta var ama bir yerde 'Mustafa Kemal dini özele indirgemeye çalıştı gibi birşey vardı... Bir kere bu çok saçma. Türkiye de bugün 'kültür savaşları' yaşayan ve yaşatan kısmın hiçbir zaman bir özeli olmadı ki...'Özel' 18.yy da Batı da yavaş, yavaş oluşuyor ve 'mahrem' falan demek değil...Çünkü 'mahrem' hep vardı Doğu toplumlarında...
Can Dündar inanılmaz derecede yüzeysel ve sermayenin vıcıklığında görüşler etrafa saçtığı için bilmeyebilir ama bu ülkede taşrada veya daha başka kesimlerde 'özel' yok...
Zaten Sabancı dan da bu ülkeye bir hayır gelse şaşardım açıkçası... Adamların destekledikleri film bile kendi varlıklarını bu ülkede sağlamlaştırmak için...
Laiklik bu ülkeden bakıldığında evrimde bir gelişme derecesi, siz ordan çok uzaksınız...
Aklıma bir de Viyana da yaşadığım birşey geldi, AB ye bağlı bir kuruluş için bir anket yapılıyordu, sağlık ile ilgili bir anketti, anonim yapılıyordu. Türkiye yi terketmelerine sebep olarak politik irtica sebebini işaretleyen iki genç kızın (hem de başörtüsü yüzünden), aynı zamanda iki kere evlilik dışı çocuk aldırdıklarını anketten anladım ve açıkçası şaşırdım... Ankette aynı zamanda 'ekonomik sebeplerle göç' maddesi vardı, bu maddeyi işaretlemediler, ki aslında durum % 100 öyle idi...Çok gençtiler, anladım ki, gurur yapıyorlar...Ne kadar saçma... Sanki fakir olmak ayıp birşeymiş gibi veya onların bir suçu imiş gibi...Neyse. Sonra daha beteri muhtelemen aile içi tecavüz kurbanılar ama da bunu telafüz bile edebilecek durumda değiller... İşte dindar Anadolu diye geçti aklımdan...Ve tabii aslında herşeyin suçlusu Atatürk idi... Kadınları 'açmasa' idi, tecavüz de olmayacaktı!!!!! Çüşşşş! Ohaaa!!!!! Halbuki inanılmaz küçük metrekarelerde çok fazla kişi yaşıyorlar...Olayın tabiiki Atatürk ile falan alakası yok... Ama işte bir AKP seçmeni profili size!!!! Bu ülkede kadınların 'açık' veya 'kapalı' olması 'özel' in konusu olamaz! Siz daha insan bile değilsiniz, ilk önce insan olmanız lazım!

2009-07-24

Weeping Camel


The Story of the Weeping Camel (Mongolian: Ингэний нулимс, Nigenii nulims, Tears of the Camel) is a 2003 Mongolian documentary distributed by ThinkFilm. It was released internationally in 2004. The movie was directed and written by Byambasuren Davaa and Luigi Falorni. The plot is about a family of nomadic shepherds in the Gobi desert trying to save the life of a rare white bactrian camel (Camelus bactrianus) calf after it was rejected by its mother. The documentary was nominated for an Oscar in the category Best Documentary at the 77th Academy Awards. [1] ( Wikipedi den alıntı)

See also the link:
http://www.imdb.com/title/tt0373861/

'Mustafa' filmi hakkında

Maalesef bir blogda bütün düşünceleri yazmak mümkün oluyor, ama yine de kısa bir not almak bile insana o zaman neler düşünmüş olduğunu hatırlatıyor.

Filmde beni biçimsel olarak en çok irrite eden şey, müzikti. Müzik için Goran Bregoviç yazıyordu ama ne olduğu yazmıyordu. Duyduğumuz ise 'Time of Gypsies' filminin müziği idi veya ona çok benzeyen bir müzikti. Ben Goran Bregoviç i müzisyen olarak çok severim ama bu filmdeki müzikler tam bir facia idi... Zaten bu piyasa filmi (ki bence asla belgesel değildi) optik üzerine kurulmuş, akustik önemsenmemiş. Bu Türkiye için çok klasik birşey. Kulaklar kakafoniye alışmış, sıfır hassasiyet. (Köşedeki camiinin imamı yine saçmalıyor, bugün Cuma olduğu için, ama kimse takmıyor, herkes kendi havasında. Gürültü burda insanları rahatsız etmiyor. Daha iyisine alışmamışlar ki, tanımamışlar ki...Adam kendi sesi esnasında konuşmaya devam ediyor, olabilir mi böyle birşey? Ben ve ben şeklinde. Normalde mesela ezan okunurken, konuşulmaz. Ama adam kendisine doyamıyor ki...Ben ve ben şeklinde...Hey hayt! Bir kenar mahalle imamından başbakan olmadı mı bu ülkede? Belki Allah ona da denizde millletten çalınmış gemiler, iç edilmiş televizyon kanalları, yasadışı ihaleler ihsan eder...Belli mi olur?)
Eğer Can Dündar zerre kadar Atatürk ü anlamış olsa, o film müziğini seçmezdi. Hadi bunu geç, peki kendi sesi ile herşeyi seslendirmesi neydi? Madem Sabancı dan destek alıyorsun, bir tiyatrocu profesyonel tut da, o seslendirsin. Hem yazıp, yönetiyorsun, bir de senin seslendirmen şart mı?
Sonra filmde kopukluklar vardı. Bu biçimsel eleştiri kısaca. Tabii içerik eleştirisi daha komplike bir olay...

2009-07-20

Mustafa Kemal Atatürk_12 Mart 1881_10 Kasım 1938


Dün akşam Can Dündar ın 'Mustafa' sını seyrettik. Eşim bulmuş, getirdi. E ben de hayır demedim tabii. Ki film hakkında oldukça kötü eleştiriler okumuştum, ama tabii insanın bir de kendisinin izleyip, bakması lazım karar vermesi için, falan, filan..:-)
Ben beğenmedim pek, özellikle sonlarına doğru resmen saçmalıyor.
Şunu farkettim, ki bunu bu blogda hep tekrarlıyorum ama yine tekrarlıyacağım, Türkler Avrupa yı tanımıyor ve anlamıyor. En kötüsü merak etmiyor; adamlar kendilerini bile merak etmiyorlar ki...
Can Dündar rejisör değil, film yapımcısı değil, bu hırslı çıkış niye, onu da anlamadım.
Can Dündar Türkiye nin nerdeyse monopol olmuş Doğan medyasında çalışan bir makale yazarı. Nerden aklına esti bir Atatürk filmi yapmak, bilemiyoruz. Ama her türk çocuğunun içine kazınmış bir Atatürk vardır, gerçek Atatürk ile muhtemelen ilgisi olmayan, o da herhalde 'büyük adam' olmak için bir 'büyük adam' Atatürk filmi yapması gerektiğini içgüdüsel olarak hissetti. Yalnız küçük adam istese de büyük adam üzerinden büyük adam olamaz!
Küçük adamın büyük adam üzerinden büyük adam olma sevdası meşhurdur...Hayatta bazı şeyler kasarak elde edilmez, bazı insanlar hiçbir şey yapmadan 'büyüktürler', bazıları değildir. Allah isteseydi birçok şeyi Atatürk e nasip etmezdi, ama etti, hem de bu millete rağmen...:-))
Allah gani, gani rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Dün zaten Miraç Kandili idi, hep onu (Atatürk ü) düşündüm, andım ve bu adi milleti...

2008-02-28

Still the same book from Eissler



The book I am still reading now has the name 'K.R.Eissler, Freud und Wagner-Jauregg vor der Kommission zur Erhebung militaerischer Pflichtverletzungen), Löcker Verlag, Wien 2007' I don t know if this book exists also in English. It is about a torture case by using elektrotherapy in a cruel manner for war veterans in an hospital in Vienna after World War 1. There is enough material in the book for a novel or a movie.
There was a legal action against the chief doctor (Dr.Wagner-Jauregg)in charge at the moment of these tortures. The court has also asked Dr. Sigmund Freud as an expert in this field to give his opinion about this case. But the problem is that the process has taken another shape than it should be, in my view. Instead of finding out the truth about the claims made, the court tries to bring 'justice' to another, more difficult problem, namely if classical Vienna School is right or not about the treatment of the veterans with psychological problems. I mean that mustn t be the duty of a court... One couldn't solve the problem in a juridical process.
Dr.Wagner-Jauregg and his polish assistant Dr.Kozlowski consider most of these men as 'simulators.' It means that these people are not really ill they just don t want to go to war, thus a little bit exorcism with modern pain machines wan t harm to get these 'milksops' disciplined again.
And Dr. Wagner-Jauregg tries to defend his assistant by saying:

'He was very eager for success, but he didn t want to harm anybody, he just wanted to have quick success. And he thought he would be more successful if he treats the genitals of these men. I have told him, this has no use.'

Otherwise Kozlowski was a man of total submission to Wagner-Jauregg, thus Wagner-Jauregg should have been thought why don t make him happy by letting him play a little bit... These ill people were anyway not important people, just like having rats in the lab...They were even worse than rats, they were softies trying not to go back to war...One of them was a Jew, Walter Kauder. The protagonist of this story. ( Jews were worse than anything anyway for these people, I mean the people of kind of Wagner-Jauregg and the sort of...Dr.W-J. wanted to be a Nazi, but the party didn t allow him this, because he was once married to a jewish woman, thus he was 'spoiled.')
The year was 1917 if I am not wrong, but you see there was already a Nazi mentality. I mean it is not true that 'national socialism' was only a rupture in the history with no prehistory and afterwards... This is not true.
It was also a little bit irritating to me, that Eissler tries to show the psychoanalysis as the right alternative to these sadist torture cases... The question mustn't be 'torture' or 'psychoanalysis', but 'torture or not torture'. Even if that time was not the best time for applying advanced psychotherapies on war veterans, one can try to solve the problem if there was cruelty or not. And there was cruelty obviously.
I mean take the sentences of Wagner-Jauregg on his assistant. These sentences are disgusting in my view... It is clear that there was no intention about science or therapy, just the will to discipline the 'softies.' This mustn t be the duty of a doctor, even if he (Kozlowski) loved to play sadistic games as a loyal slave to his master. (Wagner-Jauregg)

2007-12-24

2007-07-12

Harun Farocki

Nicht ohne Risiko (2004)
Erkennen und verfolgen (2003)
Auge/Maschine III (2003) (TV)
Auge/Maschine II (2002) (TV)
Auge/Maschine (2001) (TV)
Schöpfer der Einkaufswelten, Die (2001) (TV)
... aka The Creators of Shopping Worlds (International: English title)
Gefängnisbilder (2000)
Ich glaubte Gefangene zu sehen (2000)

2007-06-23

17 Agustos 1999 Depremi nden


17 Agustos 1999 Depremi benim için asla unutulacak birşey değil. Hep deprem ile ilgili bir film yapılmasından konuşuldu ama olmadı herhalde. Benim kafamdaki film Viyana da gayet mutlu bir sahne ile başlıyor. Viyana nın meshur kahvelerinden birinde şen şakrak, eğlenceli bir oturumdan sonra, 'cut' ve depremden görüntüler... Ne kadar zor bir geçiş idi benim için.
Yukarıdaki haber o depremde yaralanan Ömür Kınay ın ödül almış kısa metrajlı bir filmi üzerine.

2007-06-21

A Movie Scenario for Istanbul

Istanbul, 18 June 2007


PKK Terror costs every day a new life. PKK is a ball to play with if Europe and USA want to make pressure on Turkish State, which is a loose organisation. Like in many weak countries which USA hegemony is the only rule there is a thin group of a few families, who want to benefit from the exploitation of Turkey under the protection of some U.S. politicians, especially some Republicans.



(This is an idea for a movie.
The first shot; Deputy Secretary in Istanbul in Hyatt Regency Hotel Istanbul, 18 June 2007)

The Deputy Secretary Mathew Bryza is the son-in-law of a journalist, Zafer Mutlu, in Turkey, who
was charged with fraud in 2001. He owns still a newspaper, which has the name 'Vatan'. His daughter, Zeyno Baran, is a researcher at the Hudson Institute, who was charged now with trying to manipulate Turkish media and policy with invented scenarios. In 22 of July there are elections in Turkey.

2007-05-26

Tang Hanedanlığı üzerine bir film



Yukarıda linkini verdiğim film İngilizcede 'The curse of golden flower' diye geçiyor. Çincesini tabii bilmiyorum, bilsem de zaten zor geleceği için söyleyemeyeceğim muhtemelen...
Filmde en ilgimi çeken şeylerden bir tanesi zaman olayı idi. İsa dan 3 yüzyıl önce bu kadar ileri bir zaman ölçme sistemine sahiplermiş. Cizvit papazlar 17.yüzyılda gelir gelmez kendi sistemlerini kabul ettirmeye çalışmışlar. Ancak 20.yüzyılda da kısmen başarılı olmuşlar. Bugün hem hiristiyanlığın takvimi hem de Çin in kendi takvimi kullanılıyor Çin de. Batı ile ticarette Batı nın takviminin kullanılmasını anlıyorum ama onun dışında hiç bir manası yok. Hele de kültür üzerinden güç empoze etmeye çalışan tuhaf bir hegemonya söz konusu ise...
Köklü kültürlere ancak 20.yüzyılda girebildi hiristiyanlığın takvimi. Budizm ve Çin takvimi aslında 2007 de değiller, 2500 lü yıllarda olmaları lazım... Yahudilikte muhtemelen 3007 de şu anda... Yani 31.yüzyılda. Islam 15.yüzyılda...
Enteresan değil mi?
p.s. Filmde İsa dan evvel 928 yazıyor, ama Wikipedia da başka birşey yazıyor. Muhtemelen ikisi de doğru değil. Ama günün saatlerini daha o zaman ikişer, ikişer bölmüş olmaları dahiyane bence.
Cizvit papazlar Japonya da da bu işe pek şaşırıyorlar. Aslında Asya en eski ve köklü kültürlerin beşiği olarak takvim ve saat konusunda oldukça iyi bir konumdaydı. Böylelikle Brezilya daki kabileler gibi yok olmak tehlikesi ile karşı karşıya kalmadılar.
Yani 16.yüzyıldaki Avrupa yayılmacılığı sırasında zaten kültürel olarak kompleks olabilen kültürler kendilerini iddia edebildi ama tabii Güney Amerika nın ve Kuzey Amerika nın yerlilerinin tozu bile kalmadı...
Kültür niye Türklerin zannettiği şey değil aslında bilmem anlayabiliyor musunuz? Yani fuzuli birşey ?
Kültür konusunda en umarsız topluluklardan bir tanesi Türkler. Alfabeleri yok.
Düşünebiliyor musunuz? Türkler hep başka dillerin alfabelerini kullandılar bu zamana kadar...
Biz böyle şeyleri takmamakla, dünyada o sırada kimin borusu ötüyorsa onun kayığında şarkı söylemekle ünlü bir toplumuz aynı zamanda...
Evet, belki biraz fazla ileri gittim ama Türkiye inanılmaz bir şekilde kendi kabuğunda yaşıyor.
Birlik tahayülleri üzerine yazdım ben doktora tezimi. Bu yüzden birlik tahayyülleri beni ilgilendiriyor. Din mesela birlik tahayüllerinden bir tanesidir. Marksizim de dinin getirdiği sınırları aşmaya çalışan bir birlik tahayyülü idi. ' Metanarratives' literatür de duyulan ismi ile modernite nin yaratmaya çalıştığı en geniş kapsamlı olmaya çalışan birlik tahayüller idi...

p.p.s. buraya şu ikişer saat aralıklarını ekliyorum.

fare Gece 23.00-01.00
boğa 1 – 3
kaplan 3 5
tavşan 5 7
ejderha 7 9
yılan 9 11
at 11 13
koç 13 15
maymun 15 17
horoz 17 19
köpek 19 21
domuz 21 – 23

2007-05-20

Marie Antoinette 2006 Coppola





'Marie Antoinette' 2006 Sofia Coppola yapımı bir film. Sofia Coppola yı 'Lost in Translation' filminden de tanıyoruz.
Marie Antoinette 1755 yılında Viyana da Hofburg da doğdu. Daha 14 yaşında annesi Marie Theres tarafından Fransız sarayına gelin olarak yollandı, uzun süredir savaşan Avusturya ve Fransa nın artık savaşmaması için... Evlilik politik bir hamle idi Kraliçe için. Bunu kendi kızı ile yapmış olması biraz(!) şoke edici.
Ama zaten 'asiller' ve 'köylüler' bu konularda hep aynı taraftadırlar. Birey yoktur, toplum vardır. Papa nın Brezilya da söyledikleri ile Anadolu nun köylerindeki cinsel programın birbiriyle benzeştiğini görebilirsiniz. Çünkü bunun dinden veya dinlerden çok sosyoloji ile ilgisi var. (klasik sağ ideolojinin temel taşlarınan biridir aynı zamanda, toplum bireyi ezer, geçer.)
16.Lui tahta çıktığında çok gençti ve artık çok da yapılacak birşey kalmamıştı.
Coppola nın filmi -sanırım bilerek- Marie Antoinette i bütün kötü ününe rağmen sıradan biri gibi göstermeye çalışıyor. Hatta 'içimizden biri' mantığı bile var filmde. Bazı yerlerde günün gençlği öyyyle zevk olsun diye kostüm balosu düzenlemiş gibi gözüküyor. (Tabii insanın akrabalarından biri Francis Ford Coppola oldu mu, insanın böyle bir lüksü olabiliyor.:-) Yani tarihi bir filmden çok bir kadının Marie Antoinette i nasıl gördüğünü film bize sanki anlatıyor. Film en ufak bir kötü sahne göstermiyor ama aslında Marie Antoinette in sonu kötü. Viyana da bir sarayda başlayan hayatı Paris te o zaman Place de la Revolution denen şimdi Place de la Concorde olan yerde giyotin ile başının kesilmesi ile (1793) bitiyor. İğrenç ve tüyler ürpertici. Hatta bu yetmiyormuş gibi bir de kesik başı sokaklarda gezdirmişler. İğrenç!
Böyle bir kötü son isyan çıktığı zaman bekleniyordu ama 16.Lui ve karısı kaçmıyorlar. En azından film onları öyle gösteriyor, tabii ben tarihçi değilim.
Ama tabii dikkat çekici olan doğumdan ölüme kadar vucütları toplumun malı kalıyor. Bu çok acı aslında. Bu da asil olmanın bedeli herhalde...
Nilüfer Göle güzel bir şekilde 'privacy' kelimesini 'mahrem' diye tercüme etti ama aslında bu tam doğru değil. Batı tarihinde 'mahrem' tanımıyor. Herşey göz önünde olacak çünkü kontrol ve hüküm etme isteği var toplumun birey üzerinde. Batı toplumları hala bu mantık üzerine kurulu... Mesela ben de şimdi düşüncelerimi yazıyorum. Onları 'public' yapıyorum. Olayın iki tarafı var, tek tarafı yok. Özgürlük gibi gözüken şey aslında kontrol isteğini kamufle ediyor...
24 saat kamera tarafından izlenen topluluklar da aslında bir zayıflık. Ama kimse bunu böyle görmüyor.
Yine ama bizim zavallı çiftimiz Marie Antoinette ve 16.Lui ye dönelim. Coppola nın filminde gerçekten zavallı ve masum gözüküyorlar. Bu da klasik tutucu bir bakış açısıdır Avrupa da. Biraz haklıdır ama yine de... Kral ve kraliçe olup 'Ben aslında politikadan hoşlanmıyorum, ben pasta yiyip, içki içip hayatımı yaşamak istiyorum' dersen, olmaz işte! Giyotini boylarsın! Yani devrimciler de kendi açılarından haklılar... Avrupa da hala (!) devrim eleştirmenleri ve taraftarları vardır. Tabii ben biraz basitleştiriyorum ve sivrileştiriyorum ama çünkü konuyu hiç bilmeyenlere anlatmak istiyorum...
Filmde ama 16.Lui ve Marie Antoinnette genç yaşlarında kaldıramayacakları bir yük almış iki iyi yetişmiş genç insan olarak portrelenmiş. Yani onların yerinde kim olsa aynı duruma düşecekti tek hataları kaçmamak gibi anladım ben filmi...Muhtemelen fazla anlam yüklüyorum bu şekerli, pastalı, pembe kostümlü sıradan teenie isteklerle ağır tarihi gerçeklerin ağına yakalanmış biyografiler için...

2007-04-28

Place de la Concorde






20 Mai 07

After having seen the movie 'Marie Antoinette'. From the link

http://en.wikipedia.org/wiki/Marie_Antoinette#Execution_and_burial

On the morning of October 16, 1793, a guard arrived to cut her hair and bind her hands behind her back. She was forced into a tumbril and paraded through the streets of Paris for over an hour before reaching the Place de la Révolution where the guillotine stood. She stepped down from the cart and stared up at the guillotine. The priest who had accompanied her whispered, "This is the moment, Madame, to arm yourself with courage." Marie Antoinette turned to look at him and smiled, "Courage? The moment when my troubles are going to end is not the moment when my courage is going to fail me." Legend states that her last words were, "Pardonnez-moi, monsieur," (Pardon me, monsieur) spoken after she had accidentally stepped on the executioner's foot.[6]
At 12:15, Marie Antoinette was executed. Her head was exhibited to a cheering crowd. The bodies of Marie, Louis XVI and Madame Elisabeth (Louis' sister) were buried in a mass grave near the location of today's La Madeleine church and covered in quicklime. Following the restoration of the Bourbons, a search was conducted for the bodies. On January 21, 1815, more than twenty years after her death, her corpse was exhumed—a lady's garter helped with identification—and Marie Antoinette was buried at the side of her spouse in the crypt of St. Denis Basilica just outside of Paris, the traditional final resting place of French monarchs.

2007-04-22

Raoul Peck


Raoul Peck Haiti de, başkent Port au Prince de doğmuş bir rejisör. Aşağıda kısaca hayatı verilen ilk Demokratik Kongo Cumhuriyeti başkanı Lumumba hakkında bir belgesel çekmiş.
Filmografisi oldukça ilginç bir rejisör, aynı zamanda politik aktivist ve gazeteci.

De Cuba Traigo Un Cantar (short; 1982)
Exzerpt (short; 1983)
Leugt (short; 1983)
The Minister of the Interior is on our Side (short; 1984)
Merry Christmas Deutschland (short; 1984)
Haitian Corner (1987-88)
Lumumba: La mort du prophète (Lumumba: Death of a Prophet, 1992)
L’Homme sur les quais (The Man by the Shore, 1993)
Haiti - Le silence des chiens (Haiti - Silence of the Dogs, 1994)
Desounen: Dialogue with Death (1994)
Chère Catherine (1997)
Corps plongés (It's Not About Love, 1998)
Lumumba (2000)
Profit & Nothing But! Or Impolite Thoughts on the Class Struggle (2001)
Sometimes in April (2005)
L’Affaire Villemin (2006), TV Series

2007-04-18

Crash 1996 Cronenberg

Gecenlerde (12.04.07) engelliler ile ilgili bir film festivali vardi. "Filmfestival.Zum 2007 - Europäischen Jahr der Chancengleichheit für alle." 4-14 April 2007

'Vom Charme des Makels', A 2005

Aklima Cronenberg in kült filmi "Crash" geldi.(Ki bu iki konu arasinda alaka yok. Ama izledigim belgesel film engelli olma konusundan cok, kadin ve cinselligini öne cikarttigi icin, elimde olmadan "Crash" i düsünmek zorunda kaldim. "Crash" ama tabii bilerek ve isteyerek bir "anti" film idi. Ve bir film idi, belgesel degildi.Yine ilerde yazmak üzere bu kült filmi (ki simdi 2004 te cekilmis baska bir tane var, onunla karistiriyorlar.) baska filmlerle karistirilmamasi icin buraya not ediyorum.
Ben bir David Cronenberg hayraniyim ve "Crash" Cronenberg in en kacik filmlerinden bir tanesi idi bence. Cronenberg icin bile "ucuk" bir filmdi ama bence önemli ve güzel bir filmdi.En azindan psikopatolojik bir alana girmeyi basardigini söyleyebiliriz rejisörün.