Yemek Food etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yemek Food etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2010-12-06

ανηθον_Anis_Anason

Pythagoras von Samos bezeichnete um 550 v. Chr. mit Anis gewürztes Brot als köstliche Delikatesse. Bei denRömern hielt der Anis Einzug in die Feinbäckereien; Kuchen, die bei hohen Festlichkeiten gereicht wurden, waren mit Anis-Früchten gewürzt. So berichtet Vergil von Aniskeksen. Bei Ausgrabungen im römischenKolosseum entdeckte man Anisfrüchte, die die Zuschauer der Gladiatorenkämpfe zwischen den Sitzreihen verloren hatten.
The link above is from Wikipedia, and the text below is from  a commercial link, I don t know if the content is right.

Anise is native to the eastern Mediterranean region, the Levant, and Egypt. The early Arabic name was anysum from which was derived the Greek anison and the Latin anisun. It is one of the oldest known spice plants used both for culinary and medicinal purposes since ancient times. There is evidence that anise was used in Egypt as early as 1500 B.C. 

2010-10-22

Bir bitkiye teşşekkürler

(Bitkileri ve hayvanları daha çok seviyorum bu aralar, insanlardan..)
Burdan Papatya ya  resmen teşşekkür etmek istiyorum! İnsanlar mesela gazetelere ilan verip, abuk, subuk teşşekkürler ediyorlar...Doktorlara felan...Gazeteye ilan versem ne komik olur...:-)

Sevgili Papatya senin bu kadar marifetli, nerdeyse sihirli güçleri olan bir çiçek olduğunu bilmiyordum.
Çok teşşekkür ediyorum.
Sevgiler
b

2010-10-09

Ebegümeci_Malve

Wenn man in zwei Sprachen lebt, ist es so, wie wenn man in zwei Welten lebt. Die Wörter gewinnen eine andere Bedeutung, weil jedes Wort ja auch in einem Netz steht und nicht für sich alleine gilt...
Rund um jedes Wort gibt es vielleicht eine individuelle freie Assoziationskette, aber sicher auch eine gesellschaftliche Assoziationskette, die mit der Zeit, mit dem Ort, mit der Geschichte und der Religion zusammenhaengen kann.
Müde bin ich leider.
Ich sollte jetzt einen Tee trinken, der mir gut tut. Der Tee, den ich in Wien aus gesundheitlichen Gründen gekauft habe, hat mir gut geschmeckt und auch gut getan. Ich habe nachgeschaut, was alles drinnen ist. 'Malve' war drinnen und das Wort habe ich nicht gekannt. Nach so vielen Jahren ist es fast selten, dass ich ein Wort auf deutsch nicht kenne.(Und trotzdem werde ich immer wieder rassistisch behandelt. Natürlich nicht immer und überall, aber trotzdem mehr als nötig.)
Das Wort habe ich im türkischen 'Vikipedi' nicht finden können, dafür aber auf aserbaidschanisch.
Es war was bekanntes, eine Pflanze, die ich aus meiner Kindheit kenne und die ich auch mal gegessen habe. Als Tee habe ich aber sie nie getrunken gehabt...
Es gibt auch das Wort 'Kaesepappel' auf deutsch und diesen Kaesepappeltee habe ich aber nie gemocht...

Piment

Yenibahar veya dolma baharı diye de geçiyor Türkçede.Almancasını bilmiyordum, öğrendim. Ayrıca tabii bunun da çayı var...
Daha doğrusu tanelerini bir çay karışımının içinde gördüm. Tuhaf bir histi.

2010-09-04

Dolma Tarifi


Yazının ismi 'Dolma Tarifi' ve bu sefer gerçekten söylediğim şeyi kastediyorum.
Bu tarif  'mutfak sırları' sayfasından alındı ve yukarıda hyperlink i var. 
'facebook' a konan şeyler orda kalmıyor maalesef, kullan ve kullanıl şeklinde düşünülmüş facebook...Ordaysan, reklamı da görürsün, onun dışında aslında yapabileceğin fazla birşey yok  'facebook' ta...Beğenmedim.
Bunun dışında türkçede en fazla blog yemek konusunda var herhalde, e tabii başka herşey 
kasıyor muhtemelen insanları...:-))
Aşırı cinsiyet ayrımının söz konusu olduğu bir ülke burası, burdakiler içindeyken birçok şeyi farketmiyorlar ama dışardan sonra cinsiyet ayırımı burda  'omnipresent'.
Bu ayrıca başı kapalı, kapsız da çok farketmiyor. Veya sanıldığı kadar çok farketmiyor diyelim.
Yemek Türkiye de kadının dünyasının bir işi ve küçük görülen bir iş maalesef. Ki bu bence yemek olayına bir kere haksızlık, ayrıca tabii kadınların kendi kendilerine de yaptığı bir haksızlık belkide ve/veya toplumun kendi kendisine...

Kıymalı harcın hazırlanması:
Pirinçleri 2-3 su yıkayıp ılık su içinde yaklaşık 30 dakika dinlendirin ve iyice süzün, domatesleri rendeleyin.
Kıymayı, yemeklik doğranmış soğanı, sıvıyağın, pirinci, domatesleri, nane, maydanoz, tuz ve karabiber iyice karıştırın. Harcınızın sulu olmasına dikkat edin.
Dolma Yapımı:
Bir yemek kaşığı yardımı ile sebzelerin içini hazırladığınız harçla doldurun, Sebzelerin üst kısımlarından 1’er cm boşluk kalacak şekilde doldurun (çok fazla sıkıştırmamaya özen gösterin çünkü pirinçler piştikçe şişmeye başlayacak).
Doldurulmuş sebzeleri geniz ve çok derin olmayan tencereye dik ve sıkıca yerleştirin.
2 yemek kaşığı salçayı sıcak su ile eritin ve dolmaların üzerine dökün,  Sıvıyağ ekleyerek dolmaların yarısına gelecek kadar sıcak su ekleyin Su kaynayıncaya kadar yüksek ateşte, kaynadıktan sonra ise kısık ateşte yaklaşık 30 dakika kadar pişirin. Dolmalar çatalla dokununca rahat deliniyorsa dolma pişmiş ve servise hazır demektir.
Servis tabağına aktarıp, sıcak servis yapın.

Malzemeler:
3 adet orta boy kabak
2 adet orta boy patlıcan
6 adet dolmalık biber
3 adet dolmalık kırmızıbiber
2 adet domates (kapak için)
250–300 gr. dana kıyma
1 su bardağı dolmalık pirinç
1 çay bardağı sıvı yağ
2 adet domatesin rendesi
yarım demet maydanoz (isteğe göre)
2 adet orta boy kuru
1 çorba kaşığı domates salçası
2 su bardağı sıcak su
tuz, karabiber
kırmızı biber, kuru nane

2010-07-23

Sulu Köfte

Evet, günün anlam ve önemi sulu köfte! Bugün hayatıma anlam verecek başka birşey bulamıyorum...Gazetelere bakmıyorum, belli mi olur, ben de belki Mustafa Balbay gibi olurum...Erdoğan ona da ağlar herhalde biraz zaman geçtikten sonra...
Hayatımda hiç sulu köfte yapmamıştım, bugüne kadar...İnterneti bazıları böyle bir iş için riskli buluyor ama ben interneti sonuna kadar savunanlardanım...Geleneği koruma yöntemlerinden biri bütün bu teknik araçlar...
Evet, tam anneminki gibi olmadı...İstediğim gibi demiyorum, anneminki gibi diyorum, çünkü sulu köfte öyle birinci derecede sevdiğim şeylerden değildir...Annem sanki birgün hafızasının iflas edeceğini bilirmiş gibi, onun yaptığı herşeyi benim de yapmamı isterdi...Ama da hiç iyi bir öğretmen değildi maalesef...İnternette çok tarif var, genellikle birkaç tarif okuyup, kendi aklıma göre birşeyler yapıyorum...Bazen de ama bir tarifte kalmak iyi oluyor, tam indirmeye yakın, acaba bu tarifin daha iyisi var mıydı deyince...Olmadı...
Bu arada konu ile hiç alakası yok ama fundiler bir yemek kitabı çıkartmışlar, nasıl kendilerini belli ediyorlar, olmaz böyle birşey!!!! Bi de para verip, aldık onu! Fikir benim değildi...

İlk bulduğum sulu köfte tarifini yazacağım buraya:
(bu arada havuç burda bence fazla...ve de maydanoz eksik galiba...)

Hazırlanışı,
1. Pirinçleri iyice yıkayın süzün ve bir kaba alın, üzerine soğanı
rendeleyin.
2. Kıymayı, tuzu ,pul biberi ve karabiberi ilave edip yoğurun.
3. 1 çorba kaşığı unu ilave edin ve tekrar yoğurun. Elinizi hafifçe
ıslatarak, bilye iriliğinde köfteler yapın.
4. Tencereye 5 su bardağı su ve ½ çay bardağı sıvı yağı ilave edip
kaynamaya bırakın.
5. Havuçları küp küp doğrayıp tencereye ekleyin.
6. Köfteleri una bulayıp kaynayan suyun içine atıp 15 dakika haşlayın.
7. Terbiyesi için uygun bir kaseye bir adet yumurtayı,1/3 limonun
suyunu az miktar tuzu,1 yemek kaşığı unu alın ve çatal yardımıyla
karıştırın.
8. Kaynayan köftelerin içine dökün ve 5-10 dakika daha pişirip ocaktan
alın.
9. Çorba kaselerine alın ve sıcak servis edin.
Afiyet olsun
Burcu Kuran
Yüksek Topuklar Yemek Editörü
alıntının sonu

Yemek yapın! Herkes yemek yapsın! Nasıl imam içki içmeyin, pekmez için, diyor, ben de size yemek yapın diyorum! Ordular ilk hedefiniz Akdeniz! :-)))

2010-04-02

Nisan

Nisan ayına geldik. İbrani takviminin ilk ayının ismi Nisan. Gregoryen takvimde bu Mart ve Nisan aylarına tekabül ediyormuş.

Almanca Vikipedi den alıntılıyorum aşağıya:

'Nisan/ ניסן (auch Nissan) ist der siebte Monat nach dem „bürgerlichen“
jüdischen Kalender und der erste Monat nach dem „religiösen“ Kalender. Er
dauert immer 30 Tage. Nach dem gregorianischen Kalender beginnt der
Nisan Mitte März. Im Türkischen wird der Monat April als Nisan
bezeichnet.'

Ayrıca bu ayın 14 ünde 'Passah' veya 'Pessah' bayramı varmış. 'Pessah' kelimesini din tarihçilerinden biliyorum, Türkçe de 'Hamursuz Bayrami' diye geçiyormuş. Paskalya kelimesi ile Pessah kelimesi arasında eski aramiceden kaynaklanan bir ilişki varmış.
Eski Mısır da ezilen bir halk iken, Musa nın önderliğinde firavunun elinden kurtuluyorlar diye yazıyor kutsal kitaplarda. Ama tabii tarih olarak mı, sembolik olarak mı anlamak lazım, bilemiyorum. İşte Hamursuz Bayramı bu meşhur 'Exodus' (Çıkış) olayının anısına kutlanıyormuş.

2009-03-19

Günün anlam ve önemi: Gugelhupf



Gugelhupf orta Avrupa mutfağının bir keki. Çok çeşitli uygulamaları var. Viyana da uzunca süre yaşayan biri olarak da sıkça yemişimdir ama yapmaya ilk defa bu aralar kalkıştım...
Kış uzun mu uzun geldi bu sene, havalar berbat, en son gittiğimiz yerler hep berbattı, en iyisi vasattı...
Beltur da kötü karşılandık bu sefer; Çadır Köşk ünde niye bilmiyorum...
Mart ta çok az yazmışım, kızım 6 aylık oldu, ben de kendimi 6 yıl yaşlanmış hissediyorum:-))
Ülkede zaten basına baskı bence had safhada...Nedense tutuklananlarla hep aynı görüşteyim, kek tarifi verirken de acaba bu Ergenekon kekimi oluyor diye kendi kendime soruyorum...Ben kafayı mı yemişim?
Zaten Darwin de bu hükümet tarafından çürütüldüğüne göre, ben demek maymundan gelmiyorum, evimde oturup, kuzu kuzu kek yapıyorum...
Nietzsche ne demiş? Zuerst sich selbst erhalten... İlk önce insanın kendini hayatta tutabilmesi gerekir...
Ben de 'Herkese Pasta' partisi kurmak istediğime göre, ilk önce kek tarifi ile işe başlamalıyım...
arkası yarın

2009-02-19

Zencefil




Zencefil hakkında bir kitap bile okudum, aşagıda Almanca kitaplar için bir link
http://www.buch.de/buch/schlagwort/sanoform___verlag.html

Ne zamandan beri Zencefil ile ilgili birşeyler yazmak istiyorum ama sıra gelmedi. Keşke sokağa çıkıp,bağırmak mümkün olsa; 'Zencefil yiyin, lütfen!' diye. Niye biliyor musunuz?
Marketlerde gördüğüm kurumuş, bozulmaya yakın zencefiller beni çok üzüyor. Bu nesne de maalesef kitleye inmedi, inemedi. Türk mutfağının bir baharatı değil zencefil ama güzel, çok güzel bir şey. Bence bir nimet, hem pahalı da değil, bir çok insan tanımadığı için kullanmıyor bunu. Tadını beğenmeyenler mutlaka olacaktır ama beğenenler de olabilir. Denemek lazım... Bir de tabii nasıl ve nerde kullanılacağını bilmek lazım. Tozundan kaçının. Tazesini bulmaya çalışın. Büyük marketlerde oluyor. Ama her yerde bulunmuyor çünkü müşterisi yok sanırım...
Çaya bence yakışıyor ama herkes yakıştırmayabilir. Bunun dışında zencefilin kendi çayını yapmak mümkün. Yalnız abartmamak lazım. Fazla zencefil yakar, tadı hoş olmaz. Bildiğimiz nanelimon çayını bir de zencefil ile deneyin, kış aylarında çok sağlıklı olduğu kesin.
Uzak doğu mutfağında yemeklerde, özellikle yağa katılarak kullanılıyor. Hindistan cevizi sütüne çok yakışıyor bence.
Japonlar turşusunu yiyor suşinin yanında, pek severim ama bu ülkede daha hiç iyisini yemedim.
İngilizler sanırım şekerini yapmışlar ? mı acaba... Şekerlemelerini yedim ama gerçekten ilk İngilizler mi yapmışlar o şekerlemeleri bilmiyorum...
Belli hastalıklara iyi geliyor zencefil ama abartmamak lazım, ters etki de yapabilir abartılırsa...
Şimdilik bu kadar...

2008-04-22

Tr nin bitmeyen ayıbı:IMF

Aşağıda IMF ve Türkiye ile ilgili bir haber var. Bu konuda felsefi açıdan yazılması gereken şeyler var. Zaten ayrıca bu konuda doluyum...Biliyorsunuz Tr kendi kendini yönetemiyor, bu ona sıkıntılı birşey olarak gözüküyor... Dün TRT2 de Teoman Duralı nın bir konuşmasına rastgeldim. Bence başka kanallarda da konuşması lazım. TRT2 nin seyircisi zaten biraz bilgili kitledir, halbuki toplumun çoğu değil ve onların ama en çok böyle programlara ihtiyacı var. Uzun vade, kısa vade olayı. Hep bilinen şeyler ama hiçbir değişme yok ki... Uzun vadeli düşünemeyen topluluklar uzun vadeli düşünebilen toplulukların hakimiyetine girer... IMF ile antlaşmanın bitmesine 1 ay kala (!) bir gazeteci köşesinden 'Hadi birşeyler yapın!' gibi birşey söylüyor, ki o da biliyor hiçbir şeyin olmayacağını...Bu bile bence bir ciddiyetsizlik... Türkiye bu borç parayı beleş bir para gibi görüyor, gururu, kendine özgü plan yapabilen bir aklı olmadığı için, para nerden gelirse 'Eyvallah' diyor ve bu gemi böyle yürüyecek zannediyor. Türkiye farklı politikalarla IMF ten kurtulabilirdi. Ama kurtulmak isteyen var mı?

IMF Mission Statement on the Discussions Related to Turkey's Stand-By Arrangement
Press Release No. 08/88
April 14, 2008
The following statement was issued today in Washington by the International Monetary Fund's mission to Turkey on the discussions related to the seventh review under the IMF's Stand-By Arrangement:
"An International Monetary Fund mission, led by Mr. Lorenzo Giorgianni, held discussions with the Turkish authorities in Ankara during April 3-10, 2008. Discussions continued during April 11-14, 2008 in Washington, D.C., in the context of the Spring Meetings of the IMF and the World Bank.
"The mission has reached ad referendum broad agreement with the authorities on a package of policies that aims at completing the seventh and final review under Turkey's Stand-By Arrangement with the IMF. In the weeks ahead, IMF staff and the authorities will work together to finalize a draft Letter of Intent, with a view to allowing the IMF Executive Board to consider the completion of the seventh and final review under the current Stand-By Arrangement in early May. The completion of this review will enable Turkey to draw an amount equivalent to SDR 2.25 billion (about US$3.7 billion)."

2008-04-14

Ve maalesef Türkiye

Bugün biraz dünya gazetelerine baktıktan sonra Türkiye deki gazetelere bir bakayım dedim. Tabii ki yine en vahşi, en negatif haberler vardı gazetelerde. Tarım diye 'yırtınanlar' var bir süredir, gerçi bunlar medya sektörü, maganda inşaat sektörü, dinci gazeteler değiller, genellikle aydınlar ve ziraat ile ilgilenen kişiler, ama Türk milletinin umurunda mı? Hayır.

Tarım 2001’den de kötü

ANKARA AA



Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) Genel Başkanı İbrahim Yetkin, tarım sektörünün, ekonomik kriz yaşanan 2001 yılından daha büyük gerileme içine girdiğini savundu. Tarım Reformu adı altında 2000 yılında uygulamaya konulan ‘kemer sıkma’ politikaları ve ekonomik kriz sonucu tarım sektörünün 2001’de yüzde 6.1 oranında küçüldüğünü anlatan Yetkin, bu oranın 2007 yılında 7.3 olarak açıklandığını kaydetti.
Tarımdaki küçülmenin kuraklıkla geçiştirilemeyecek kadar ciddi olduğunu ifade eden Yetkin, uygulanan tarım politikalarının da bu küçülmede etkili olduğunu söyledi. Yetkin, 2001 yılında 19 milyon ton olan buğday üretiminin 2007’de 17 milyon 234 bin tona düştüğüne dikkati çekti.
Türkiye’de 2001’de 12.6 milyon ton üretilen şeker pancarının 2006’da 14.4 milyon tona yükseldiğini anlatan Yetkin, ancak 2007 yılında üretimin 12.4 milyon tona düştüğünü, söz konusu azalışta ‘kota sistemi’nin önemli rol oynadığını kaydetti.

Desteklenen üründe artış
Baklagil üretiminde de ciddi azalma yaşandığını ifade eden Yetkin, tütün üretiminin 2007’de (81 bin ton), 2002 yılı üretiminin yarısı seviyesine düştüğünü söyledi. Yetkin, 2001-2007 yılları arasında üretimi teşvik edilen ayçiçeği, çeltik ve mısır gibi ürünlerin üretiminde ise kuraklığa rağmen artış olduğunu bildirdi. Yetkin, “Doğru ürüne doğru zamanda destek verildiğinde üretim artıyor” dedi. Yetkin, tarım ürünlerinin teşvik edilen bazı ürünler dışında düşme eğilimi göstermesinin en başta gelen nedeninin girdi maliyetlerindeki artışın ürün fiyatlarındaki artışın çok üzerinde olmasından kaynaklandığını anlattı.

Eker: Pirinç stoku yeterli
Türkiye’nin buğday ve pirinçte üretim sezonuna kadar yeterli stoku olduğunu anlatan Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, fiyatlarda spekülatif artışlar olduğunu söyledi. Eker, “Elimizde yeterince pirinç stoku var. Gerektiğinde ithalat da yapıyoruz. Sıkıntı edecek bir durum yok” dedi.

2008-03-20

Cenacolo 1495-1498


Leonardo da Vinci (1452 - 1519) nin 'Son Akşam Yemeği' tablosu pek ünlüdür. (Türkçeye böyle çeviriyorum. Belki daha iyi bir tercümesi vardır,bilmiyorum.) Bugün Almanca konuşulan ülkelerde 'yeşil perşembe' imiş. Bunu da gazeteden öğrendim. Senelerce yurtdışında yaşamama rağmen bir türlü dini tatil günlerinin ne olduğunu öğrenemedim. Bana anlatılanları da hep unuttum. Ama şimdi vaktim var ve ne olduklarına bakabiliyorum. Normal hayatın içerisinde insan genellikle 'tatil' ve 'non-tatil' gerçeklerini algıladığı için böyle şeylerle uğraşacak vaktim olmuyordu. Ama kıştan sonra ilkbaharın geliyor olması muhtemelen herkesi etkiliyor... Her gün yeşillenen ağaçları seyrediyorum penceremden büyük bir mutlulukla...
Bu sene paskalya erken geldi. İspanyolca bir sayfada okuduğuma göre ilkbaharın ilk dolunayında kutlanıyormuş, Almanların 'yeşil', İspanyolların 'kutsal' dediği 'perşembe'. İsa nın ölmeden önceki son akşam yemeğinin yıldönümünü ifade ediyormuş.
Yukarıdaki tablo ama bence hiç gerçeğe uygun değil, zaten olması da gerekmiyor... Batı nın hiristiyanlık ile olan ilişkisi açısından ilginç. Aslında hirsitiyan ve batılı olmak kolay değildi, çünkü hiristiyanlık doğudan gelen bir din idi. Dili Avrupalı dillere çevrildi ama orjinalinde bir Avrupa dilinde gelmedi Avrupa ya.
Yine bir tesadüf oldu ama dünki blogda Almanca da 'Islamwissenschaftler' diye bir kelime geçiyordu. 11
Eylül den sonra birdenbire bu meslek tanımı dikkat çekecek şekilde mantar gibi çoğaldı medyada. Türkolog, oryantalist gibi tanımlar yerini bu 'İslambilimcisi' kelimesine bıraktı. Türkçede muhtemelen islam uzmanı derlerdi, çünkü 'bilimci' uyduruk bir laf... Birdenbire islamın bu kadar ön plana çıkarılması bence Batı nın klasik ikiyüzlü stratejik,politik manevralarından başka birşey değil... Yani islam ile ilgilenmiyorlar aslında, islamı baştan tanımlamaya çalışıyorlar... Bunu bir kere hiristiyanlık ile yaptılar, neden aynı şey islam ile olmasın diye düşünüyorlar muhtemelen... Bu noktada Baudrillard ın bir sözü geçiyor aklımdan 'otanticiteyi kurgulamak'... Bu ama büyük bir çelişki aslında... Hatta Modern in en büyük çelişkilerinden bir tanesi bence... 'Nation', yani de 'millet' kavramı da tamamen kurgu politik arenada gördüğümüz şekli ile...
***
Denebilir ki bir yere kadar Batı hiristiyanlaştırılmaya çalışılıyor, ama bir yerden sonra hiristiyanlık batılılılaştırılmaya çalışılıyor... Bunun hiristiyan uzmanları tarafından incelenmesi lazım... Modernite tarihi açısından mit ve logos ilişkisi açısından da ilginç bu konu...

2008-02-22

Franz Keller Ein Meisterkoch verraet seine G

Das Buch heisst 'Franz Keller Kein Kochbuch für Anfaenger. Ein Meisterkoch verraet seine Geheimnisse'. Da ich gerade beim Aufraeumen bin, musste ich dieses Buch notieren. Da wir 'Geist' und 'Materie' als kulturelle Konstruktionen sehen, muss das Thema des Esssens unter einem anderen Lichte betrachtet werden.
In meiner Erziehung als Kind war mir beigebracht über Essen nicht zu reden, weil es in orientalischen Laendern als schlecht erzogen gilt, wenn
jemand unnötig übers Essen redet.
Aber nun ist es nicht mehr so... Ich habe das Gefühl um über dieses Thema philosophisch reden zu können, muss ich sowohl gegen Westen als auch gegen Osten kaempfen...
Ein banales Kochbuch oder aber auch andere Bücher, die ich über meine Lieblingsnahrungen (Kaffee, Schokolade, Ingwer als Beispiel) lese, stehen für mich meistens auch unter Philosophiebücher. Es faellt mir dabei auch viel ein...

2008-01-21

Terra madre

Terra madre, toprak ana demek... Slow food diye birşey duydunuz mu hiç?
Fast Food a karşı bir tepki ve bence çok haklı bir tepki...
Herşeyi ucuz yapmak için doğaya karşı cinayetler işleniyor uzun zamandır.
Bu giderek yaygınlaşıyor ve son tüketicinin haberi bile olmuyor birçok şeyden...
Mesela sağlıklı zannedilen hindi eti yağlı olmasın diye hayvanların az beslendirildiğini ve antibiotiklerle hastalıklara karşı korunduklarını biliyor muydunuz ? (İnsanlar o eti yiyince kansorejen olabilecek kimyasal maddeleri de yemiş oluyorlar...)
Normal bir tavuk 6 ayda yetişirken tavuk KZ lerinde (bu Almanca dan bir çeviri ama bence olayı gayet iyi tarif ediyor, yani Nazi kamplarının tavuklar için yapılmış olanı) 3 aya indirgenmiş bu süre sadece daha fazla para kazanabilmek için...iğğrennç! Tavuklar geceleri ayakta tutulup zorla besleniyorlarmış bir an evvel yağlansınlar diye...
Daha böyle çok hikaye var...
Yani bööyüük endüstri kuracağım diye uğraşanlar bu vakitte bence aptal... Kurmuş olanlar da katil. Yani modernitenin her aşaması hemen taklit edilmesi gereken iyi bir şey değildi. Ama Türkiye gibi kendi aklı olmayan ve tamamen herşeyi dışarı bakarak kopyalamaya çalışan, kendi değerleri olmayan toplumlar modernitenin her aşamasını hemen taklit etmeye çalışıyorlar... İşin en güzel tarafı en önden koşayım derken en arkada kalacaksınız... Unutmayın dünya yuvarlaktır, eskiden Batı da sanıldığı gibi bir dikdörtgen tabaka değildir... Hele fallokratik bir çizgi (Batı nın en sevdiği kültür imgesi bence) hiç değildir... Dünyanın kenarına gidince düşmezsiniz, uzaya çıktığınızda başınız göğe ermez.... Toprağa karşı çok nankörüz...

2007-12-03

Doğa Ekonomi Aydınlanma Quesnay



Quesnay bir Fransız filozofu. Sadece onun teorileri ile bile bilginin 'en iyiye' doğru linear ilerlemediğini göstermek mümkün. (mesela Quesnay in ekonomik tablosunda daha doğa önemli bir rol oynarken, öteki yüzyıllarda tamamen eleniyor. Tablonun kendisi şimdiki zaman için ilginç olmayabilir ama bilim tarihi ve felsefe açısından önemli) Bunun için en yeni şeylerin sadece yenilikleri takip ederek çıkarılmasına imkan yok aslında. Bilgi toplama ve doğrulama asla linear ilerleyen birşey değil.
Quesnay ilk 'ekonomik tablo' yu yapıyor. İlginç olan dolaşım gibi önemli bir fikrin Batı yı bulmuş olması o sıralarda. (sonunda!) Kan dolaşımı fikri, bir ekonomik dolaşım fikrini de çağrıştırıyor...
Halbuki Batı senelerce böyle şeylere direndi. Bütün doğu bilgeliklerinde dolaşım fikri varken, Batı kendini üstün görüyordu bu fikre uymamak ile...
Kybernetik de mesela Almanların yahudilerden öğrendiği ve sonradan geliştirmeye çalıştığı bir soyutlama şekli... Yoksa Batı çok dar ve sığ sularda yüzmeye çalışıyordu. Dünya yuvarlak olamazdı, herşey önceden belirli ve tek yönlü bir ilişkiler yumağı içerisinde görülüyordu. Neden- sonuç ilişkisi de sadece tek yönlü ve çok sert bir şekilde kabul edilmişti. Engizisyonun sertliğine, dar kafalığına sebebiyet veren şeylerin başında kilisedeki kişilerin gerçek bilgeler değil, güç peşinde koşan sefiller olması geliyordu. Batı Eski Yunan ın zıtlıklarını, çelişkilerini yok etmeye, temizlemeye, daha iyisini yapmaya yeltenmişken, sonuç tam tersi olmuştu.
Aristoteles in en sevdikleri cümlesini her şeye uygulayabileceklerini, hiç anlamadıkları Doğu nun bilgeliklerini bu şekilde geçebileceklerini zannediyorlardı.

„Doch das sicherste Prinzip von allen ist das, bei dem eine Täuschung unmöglich ist [...] Welches das aber ist, wollen wir nun angeben: Denn es ist unmöglich, dass dasselbe demselben in derselben Beziehung zugleich zukomme und nicht zukomme. [...] Doch wir haben eben angenommen, es sei unmöglich, dass etwas zugleich sei und nicht sei.“
– Aristoteles: Metaphysik 1005b

Birşey aynı anda siyah ve beyaz olamaz. gibi...

Bu belli durumlarda geçerli olması gereken iddianın sınırlarını anlamadılar ve bu iddiayı kendi yapısallarında başka anlamlar ile yüklediler... Hiçbir şey nötr değildir ve kalmaz zaman içerisinde... Tabii ki Aristoteles ile Thomas Aquin in Aristoteles i okuması arasında fark olacaktır, bundan daha doğal ne olabilir ?

Elmalı Tatlı

Komposto kelimesini kullanmamak için, 'elmalı tatlı' dedim aklımdaki şeye... Aklımdaki şey çoçukluğumdan kalma ve senelerdir yemediğim birşey... Küçükken annemin yaptığı şeyleri kimsenin yapamayacağına inanıyordum. Hatta başka insanların tarif ve malzeme ile başka yerlerde aynı kokuları ve tatları yaratabilmesi beni şaşırtmıştı... Sanki annemin otoritesi ve haşmetliliği gölgelenmişti, hatta bazı erkeklerin gerçek konusunda görecelilikten korktukları gibi, göreceli bir hale gelmiş oluyordu annemin yetisi...Bu benim hoşuma gitmediği gibi, bunun olabilirliği beni şaşırtmıştı. O zamanlar çocuktum. Çok uzun bir süre yemek işi ile hiç ilgilenmediğim için, (ki şimdi bunu bir hata olarak görüyorum.) yemek olayına yabancı kaldım... Küçükken tat ve koku veren şeylerle, soyut şeyleri birbirlerinden tamamen ayırırdım.
Soyut şeyler daha çok ilgimi çekerlerdi. Uzun süre yemek yemeyi sevmedim ve bir dert olarak gördüm, sonra ama nasıl oldu da, yüzde yüz denebilecek bir değişiklik gösterdim, ben de hala anlayabilmiş değilim...:-)
Sanırım soyut şeylerle, maddi şeyleri biraraya getirmek hafzılamda çok uzun sürdü.
İnsanın ruh halinin basit şeylerle değişebileceğini sanki kabul etmek istemeyen, yemekten bahsedilmesini pek uygun görmeyen bir terbiyem vardı sanki...
Halbuki sebzeler, meyveler ve elimizle pişirdiğimiz şeyler kimyanın, belki de büyünün ta kendisi... :-)
Akılcılık zannettiğim şeyi o kadar üstün görüyordum ki, nedense bütün doğanın başlı başına bir kimya fabrikasını görmezden gelebiliyor, Batı nın hammadde kıtlığından son birkaç yüzyılda geliştirdiği uyduruk şeyleri, mesela ilaç sanayii gibi :-), yediğimiz, içtiğimiz şeylerden daha üstün görebiliyordum...
Evet, konuyu aşırdım, taşırdım yine ama konuların zaten kategorilere ayrılmasına şaşmamak elde değil aslında... Şu andaki düşünce şeklimiz asırlar boyu sürdürülen bazı eğitim kuralları ile bu hale getirildi. 'Dünyanın' kategorileri dilin kategorileri değil. Foucault okurken canım Ortaçağa gitmek istedi, belki de elmalı tatlı isteği de, bununla ilgilidir :-) Ortaçağ da insan, kokular ve maddeler apayrı bir bütünlük içerisinde görülüyordu...
Aslında Foucault okurken bence sorulması gereken soru şu: Batı ne zamandan itibaren, evrende kendine uygun bir yer aramaktansa, kendi kendine tapmayı seçti ? Hangi narsist yıkımlar Batı yı dünyanın en narsist kültürü haline getirdi ? Otarki (Autarkie) ideali aslında hangi yetersizliklerin giderilmesi isteği ve ihtiyacı üzerine kurulmuştu ? Yetersiz olmayan yoktur aslında... Hepimiz doğada bir asalağız (=parasit) aslında, Michel Serre in dediği gibi...

Baharat ve yiyecekler bu isteklerden bir tanesi idi... (Bu yüzden bu kadar büyük bir aroma, esans, parfüm endüstrisi var aslında) Şimdi bize önemli gelmiyor birçok şey, çünkü bambaşka bir çağda yaşıyoruz.
Yani Batı Ortaçağ dan beri linear bir şekilde gelişip, sonsuz mutluluğa giden yolda bulunmuyor saf bir pozitivizmin ele aldığı gibi... Bir kere linearite kesinlikle sorgulanması gereken bir kavram.
Elma Tatlısı öteki konulardan soyutlandığında sadece Elma Tatlısı olabilir, ama aslında hiçbir şey bizim algıyı soyutlama kurallarımıza uymak zorunda değil.
Hala Elmalı Tatlı ya gelemedim...

Sanki Elmalı Tatlı da söylemek istediğim ama söyleyemediğim birşey var...

Biz yine de not alalım...

Elmalar bölünmeden ve kesilmeden haşlanacak, sonra çekirdek kısımları çıkartılacak ve kaymak doldurulacak. (Kaymak olmayan yerlerde yaşayanlar krema da kullanabilirler.) Nane yaprağı ile süslenebilir. Tabii ki şeker ve karanfil katılacak haşlarken. Limon suyu biraz. Sonra tarçın.

2007-11-14

Yemek Sanayi ve hileleri

Food industry defends carbon monoxide use in meat
Wed Nov 14, 2007 8:54am EST
By Christopher Doering

WASHINGTON (Reuters) - Two of the biggest U.S. meat processors on Tuesday defended a packaging technique designed to keep meat looking fresh at grocery stores even as U.S. lawmakers criticized it as unsafe and misleading.

Packers use carbon monoxide to stabilize the color of meat, but some Democrats said the process misleads consumers by making the products look safer than they really are, and puts the public at risk of eating spoiled meat.

Rep. Bart Stupak, Michigan Democrat and chairman of a House Energy and Commerce subcommittee, called the practice deceptive and "a potential health threat," and accused U.S. regulators of "turning a blind eye" toward health dangers.

Earlier this year, Stupak launched a probe into the practice and has proposed the use of a safety notice on meat and fish products treated with carbon monoxide.

Since then, food retailers Giant, Safeway Inc and Tyson Foods Inc have stopped the practice.

On Tuesday, discount retailer Target Corp asked USDA for approval to add a warning to the label of meat that has been treated with carbon monoxide sold in its stores.

At the hearing, top executives with Hormel Foods Corp and Cargill Inc told lawmakers they supported a product label encouraging consumers to depend on a "use by" or "freeze by" date rather than color to determine the safety of their meat or fish.

"Consumers are not eating bad product and are not being deceived by this technology," said Hormel Chief Executive Jeffrey Ettinger.

Some consumer groups have petitioned the Food and Drug Administration to withdraw its approval of sealed packaging that uses a higher portion of carbon monoxide -- 0.4 percent -- than exists in air.

Rep. Marsha Blackburn, a Tennessee Republican, defended the practice on grounds that it reduces the need for human handling and limits the chance of adding bacteria to the meat.

"There is no need for the federal government to implement overzealous regulations that would likely take a step backward and away from safe and efficient meat packaging," Blackburn said.

Officials at the Food and Drug Administration and U.S. Agriculture Department said they stand by the safety of the carbon monoxide practice and would revisit the process if new data becomes available.

"This is not a priority for the agency with regard to public health," said Daniel Engeljohn, a deputy assistant administrator with USDA's Food Safety Inspection Service. The FSIS requires use-by/sell-by dates on meats sold in packages containing carbon monoxide.

The hearing on Tuesday comes as the food industry has been hit hard by several recent recalls.

Among them, Cargill earlier this month recalled more than 1 million pounds of ground beef because of possible E. coli. contamination. It was the second meat recall by the Minneapolis-based company in about a month.

Consumer groups told lawmakers the use of carbon monoxide makes it difficult for shoppers to gauge product safety.

"We're outraged the FDA put the economic interest of the industry before the health and safety of consumers," said Wenonah Hauter, director of Food and Water Watch. "At worst (it's) dangerous, at best it's a consumer rip-off."

The FDA regulates about 80 percent of the U.S. food supply, mostly fruits and vegetables, and the USDA is responsible for the rest, including meat, poultry and eggs.

2007-11-10

Sultan Reşad Pilavı

Evet, böyle birşey varmış! Ben bunu bulup, yapıp, yedim. Mutluyum, guruluyum.:-) Unutmadan yazıyorum... Tarifi sonra ekleyeceğim.
***
Sultan Reşad Pilavı patlıcanlı pilav oluyor. Zeytinyğlı dolma harcının içine kızarmıl patlıcan kattığınızı düşünün.. Tam olarak böyle değilse ibile buna ykın... Zeytinyağlı yemekleri sevenlere duyurulur. Bir tür risottoya benziyor. Evet, bu doğru. Hiç aklıma gelmemişti ama doğru... Gerçi risotto kıvamındaki bir 'pilav' Türk mutfağının kabusudur ama o kadar kültür farkı olacak tabii...

2007-09-03

Suni Gübre

Metin Münir bir süreden beri herkesi ilgilendiren önemli şeyler yazıyor.
Bir örnek vermek istiyorum suni gübre sorununa...
Ukrayna da suni gübrenin ulaşamadığı yerler varmış, orada fakir çiftçilerin yetiştirdikleri birdenbire iki misli kazandırmaya başlamış, çünkü hakiki imişler...Yani doğal gübre ile yetişmiş doğal ürünler... Aslında bu Ukrayna da olan şey amaçlı değildi. Kapitalizmin varamadığı noktalardan biri olduğu için tesadüfen cereyan etti olay...
Türkiye suni gübreden, hormana her türlü kimyasal maddenin tarımda bilinçsizce ve yanlış kullanıldığı bir yer olarak geçiyor yurt dışında. Ben zaten senelerdir kendim de izliyorum Istanbul daki çeşitliliğin azalmasını ;mesela ben bu sene yerli çilek görmedim. Üzümün çeşitleri yok oldu ortadan... Çavuş, yapıncak ve daha başka türlüleri yok muydu bunlarn? İtalya da yetişen bir tür sanki ortalığı zapt etti.
Meyve ve sebzenin o sevimsiz, soğuk Avrupa nın süper market fiyatlarına ulaşmasını ben dehşetle takip ediyorum. Görüntü de aynılaşıyor bazen... Sanki bir ordu düzenleniyormuşcasına tektipleştirilmiş meyve ve sebzeler... Felsefe ile bağdaştırıyorum kafamda bazı şekilleri. Modernite nin tektipleştirme hırsı sanki meyve ve sebzeyi bile vurmuş... Kontrol ve tektipleştirme...
Topraktan ürün aynı boynada ve aynı renkte çıkmaz... Çocukluğunuzdaki domatesleri hatırlayın, hiçbiri birine benziyor muydu?
Şimdi ise hepsi aynı boy nerdeyse... Avrupa daki kadar extrem değil, bunu biliyorum... Ama bu marketteki düzen 'Avrupalı nın doğadan anladığı işte bu!' diye düşündürtmüştür bana hep... Aynı boy ve aynı renkte cahilce bir 'güzellik' anlayışı ile üretilmiş tatsız domatesler... Dışı güzel, içi tatsız... A.B.D. nin bize kakaladığı o berbat muzlar gibi... Ama yine de yiyoruz işte...
Ökolojik Devrim in felsefe ile çok yakın ilişkisi var. Okuyacak şey de çok var, yazacak da... Altta dünkü Milliyet ten bir yazı...

p.s. Bu arada birşey eklemeyi unuttum. Ayrıca çürümüş kemikleri bitkilerden beslenmesi gereken sığırlara yedirmek kötü bir ün yapmış olan protestan İngiliz vahşi kapitalizminin bir fikri idi ve deli dana salgınına sebep oldu.

Milliyet, 2 Eylül 2007, Metin Münir

Lawes'un yaptığı ve yapmadığı

Suni gübrenin babası, John Bennet Lawes adlı bir İngilizdir. Aslında Lawes için suni gübrenin amcası demek belki daha doğru olur. Çünkü, bazı maddeleri toprağa katmanın verimi artırdığını ilk Justus von Leibig isimli bir Alman keşfetti. Ama Leibig ne buluşunun patentini aldı ne de ticari olarak geliştirdi.
Lawes ise Leibig'in önerdiği maddeleri (ezilmiş kemikti bunlar) kendi topraklarında kullanıp olumlu sonuç alınca, 1841'de dünyanın ilk suni gübre fabrikasını kurarak ve çarçabuk zengin oldu.
Lawes'un, Londra'nın kuzeyindeki Hertforshire eyaletinde ailesinden kalan toprakları vardı. Burada bir laboratuvar kurdu ve toprak verimini yapay maddelerle artırmanın başka yöntemlerini de keşfetti.
Aynı yerde dünyanın ilk deneme çiftliğini kurdu. Arazisini iki parsele ayırdı. Birine beyaz şalgam, diğerine buğday ekti. Parselleri 22 parçaya böldü ve her birinde yeni gübre bileşimleri kullandı.
Bu deneyler esnasında azot ve fosfatın faydalarını ortaya çıkardı, ama bir sonuç bunlardan fazla ilgisini çekti: Azot, bitkileri azdırıyordu. Ama, azot kullanan tarlalarda bitki çeşitliliği azalıyordu. Azotla gübrelenmiş parsellerde sadece 3 tür bitki büyürken gübrelenmemiş olanlarda yabani ot, baklagil, vesaire türünden 50 bitki vardı.
Suni gübre verimi artırıyor, ama doğanın çeşitliliğini azaltıyordu.
Lawes başını kaşıyıp yeni bir deneye girişti.
1882'de, arazisinde, üzerinde buğday ürünü bulunan 2,000 metrekarelik bir alanı çitlerle çevirtti ve doğal haline bıraktı.
Buğdaylar yeşerdi, sarardı ve yere döküldü. Bir sene sonra aynı şey oldu, ama artık buğday, toprağa gelen yabani otlar ve sarmaşıklarla rekabet halindeydi. 1886'da sadece üç sap buğday büyüdü. Yabani ot çeşitleri arttı, kır çiçekleri ve yabani orkideler görüldü.
Bir yıl sonra buğday tamamen yok oldu. Tarım başlamadan önce çevrede saltanat süren bitki örtüsü tarlaya yeniden hükümran oldu.
On yıl geçtikten sonra bitki örtüsü daha da zenginleşti. Fındık, alıç, dişbudak, meşe fidanları boy gösterdi.
Tarla, Romalılardan beri buğday arazisi olarak kullanılıyordu. Kendi halinde bırakıldıktan sonra yılların geçişiyle, doğal haline avdet etmeye devam etti ve ormana dönüştü.
1915'te fındık, alıç, dişbudak ve meşeye 10 başka ağaç türü katıldı. 1938'de tarlanın çevresinde söğüt ağaçları belirdi. Daha sonra bunlar yerlerini bektaşi üzümü ve porsuk ağaçlarına bırakmaya başladılar.
Lawes'un başlattığı deney devam ediyor. Ama sonuç çoktan belli: Toprak doğal haline bırakıldığında, kendiliğinden, tarımdan önceki haline avdet eder. Rüzgârın getirdiği, sellerin emanet ettiği, kuşların bıraktığı, hayvan postuna takılıp seyahat eden tohumlar; suların berrak ve temiz aktığı, havanın baldan tatlı koktuğu cenneti geri getirir.
Bunun için yakında hükümet, "Orman vasfını kaybetmiş arazidir, satalım da Hazine'ye para girsin" teranesiyle yeniden karşınıza çıktığında inanmayın. Kandırılıyorsunuz. Nasıl saçı kesilen insan, insan olma vasfını kaybetmezse, ağaçları kesilen, yakılan orman da orman olma vasfını kaybetmez.
Oralarda yapılacak en iyi şey, Lawes'un yaptığı gibi, hiçbir şey yapmamaktır.

NOT: Yarından itibaren bir hafta kadar tatil yapacağım.

2007-08-08

Dünden kalanlar

Günaydın Sabah, günaydın yeşil ovalar!

Böyle bir reklam müziği vardı, senelerce zihnimi rahat bırakmadı... Sabah günün pek sevdiğim bir saati değildir ama bazı sabahlar güzel oluyor, sabah olmasına rağmen...:-)

Yine aklımda belli bir konu yok, ama aynı anda birçok konu var...
Kebapçı yayılması başlı başına bir olay (fenomen) daha evvel yazdığım gibi. Istanbul mutfağı kitleye inemedi. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, kitleye inemeyen yok oluyor. (Allahtan bir karga geldi ve bana nerdeyse sert olmaya yüz tutmuş olan yumurtamı hatırlattı.)
Bu bir tek cümle üzerine mesela inanılmaz çok şey yazılabilir... Endüstri devriminden itibaren kitleler ayrı bir önem kazanmıştır. Çünkü onlar aslında kapitalizmin motorudur... Yani kitlelere hizmet vermek olmasa birtakım kapitalist asla yerleşik düzeni değiştiremezdi.
Kitleler daha sonra kitle iletişim araçlarının da hedefi idiler haliyle. Bu da yerleşik düzenleri devirdi, yerine yenilerini getirdi. Bu zevkler konusunda oldukça ilginç tezahürler ortaya çıkarmıştır.Mesela Nietzsche operayı çok eklektik bulurdu. Türkçede uyduruk diyebiliriz eklektik yerine tam karşılığı olmasa da... Gerçekten de opera genre (jaenre) olarak dünyanın en uyduruk müzik kreasyonlarından biridir. Nietzsche nin gözünden eski yunan dünyasına ve 19.yüzyıl Batı dünyasına bakarsanız, ne demek istediğini anlarsınız...Çok da haklıdır aslında ama yine de biz operayı seviyoruz...
Adorno cazdan nefret ederdi... Yani şimdiki bazı şehirli burjuva için şıklık olan şeyler aslında o zamanın 'kebapı' gibi idiler... Caz zaten aşağı görülüyordu zenci halk ve kölelik ile ilgisi olduğu için...

***

Buraya ayrıca dün okuduğum ilginç köşe yazılarını da koyuyorum.( yukarıdaki konu ile ilgisi yok, tarihsel bir sınıflama)

8 Au 2007, Çarşamba

Hasan PULUR Olaylar ve insanlar
Tarihi yargılamak...

BAZEN dalıp düşünürsünüz: "Ben bu hale nasıl düştüm?" diye... Bu sadece kendiniz için değildir, kişiden aileye, aileden topluma, toplumdan tüm insanlığa...
Bunun için ne gerek?
Tarih gerek! Nasıl bir tarih?
Yargılanmış bir tarih...
* * *
GÜNDÜZ Vassaf, "Tarihi Yargılıyorum" adlı kitabında şöyle der:
"Lafı uzatmaya gerek yok. Dünyanın neresinde ne zaman doğmuşsak doğalım, analarımız, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor, onlar giydirdikçe biz de ha bire giyiniyoruz. Çoğumuz geçmişin elbiselerini, günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt dahi edemiyoruz." (x)
* * *
BU ne demektir?
Bu "tarih" demektir:
"Giydiklerimizin, bize giydirilenlerin, üstümüzdekileri yenilemeyip, değiştirmemiş sandığımız eskilerimizi sandıklardan çıkarıp tekrar giyinmemizin öyküsü."
Eğer bu tarihse; acaba?
* * *
AMA tarih sıfırdan başlamaz...
Devrim yapanlar tarihlerini kendileri yazarlar ya da karşı devrimciler...
Her ikisi de tarih değildir.
Açın bakın Balkan milletlerinin tarihini, 1910'lardaki Türk-Müslüman katliamından söz var mı?
Yoktur!
Açın bakın, Birinci Cihan Savaşı'nda, Doğu Anadolu'daki Müslüman-Ermeni çatışmalarına, bazılarının soykırım dediği çatışmalara bizim kitaplarda yer var mı?
* * *
GÜNDÜZ Vassaf tarihin sıfırlanmasının tek örneği diye bizim tarihi göstermez, Fransız, Sovyet devrimleri de aynı şeyi yapmıştır.
Dünyanın en güçlü imparatorluklarından Roma İmparatorluğu'nun kuruluş efsanesi nedir?
Efsaneye göre Romulus ve Romus'u bir kurt emzirdi, Romalılar öyle çoğalmışlardır.
Ya kendilerinden önce o topraklarda egemen olan Etrüskler?
Onları tarihten öyle sildiler ki, dillerini bile unutturdular.
* * *
GÜNDÜZ Vassaf "Tarihi Yargılıyorum" derken, "Türk tarihini değil, tarih kavramını" eleştiriyor:
"Hangi ulusun, hangi topluluğun tarihini deşersek deşelim. Ulusal masalların kuruluş öykülerinin günün koşullarına göre uydurulduğunu, değişen gerçeklere göre tarihlerine çekidüzen verip geçmişlerini algılamalarını ve değiştirmelerinin şaşırtıcı değil sıradan olduğunu görürüz."
***
ÖYLE değil mi?
Altaylardan attığımız okun Alpleri aştığına hâlâ inananınız var mı?
Hele hele "Türk olmasa, tarihe yazılacak ne vardı?" deyimi...
Tarihe yazılacak çok ulus vardır, Türkler de bu uluslardan biridir.
Bunu anlayabildiysek...
Gündüz Vassaf, "Tarihimize nasıl baktığımızı gözden geçirdiği bu kitapta neyi yargılıyor biliyor musunuz?"
Kendimizi!
O kadar gerekli ki!
———-
(x) İletişim Yayınları

***
Hurşit GÜNEŞ Gösterge
Suyun özelleştirilmesi hata olur

Hükümet yetkilileri, su sıkıntısı sürecinde suyun da özelleşebileceğinin sinyallerini vermeye başladı. Demek ki, iki sorunla karşı karşıyayız. Biri su sıkıntısı, diğeri suyun "dağıtımının" özelleştirilmesi.
Su sıkıntısının bu yıl farkına vardık. DSİ'nin öngörüsüne göre, Türkiye 2030 yılında su kaynaklarını yüzde 100 verimlilikle kullanır hale gelecek. Ancak o tarihte kişi başına kullanılabilir su kaynağı 1.100 m3'e düşecek. (Şu anda 1.430 m3) Yani bundan 23 yıl sonra her birimiz daha az suyla yetinmek zorunda kalacağız.
Kısacası, son derece ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Üstelik bu rakamın içinde küresel ısınma nedeniyle kaybedilecek su da yok.

Dünya Bankası devrede
Bir tarafta bu gerçek, diğer tarafta suyun hâlâ verimsiz kullanılması gerçeği, diğer yanda da su dağıtımının özelleştirilmesini isteyen Dünya Bankası... Dikkat ediniz; Dünya Bankası su "kaynaklarının" özelleşmesini savunmuyor, suyun "dağıtımının" özelleşmesini savunuyor. Yani Dünya Bankası suyun kaynağının artması yönünde bir çözüm önermiyor. Ama, kendince suyun daha dikkatli kullanılmasıyla verimlilik elde edileceğini iddia ediyor.
Oysa su kaynaklarının özelleşmesi büyük bir kaosa neden olabilir. Kim, nerede, ne koşullarla su sahibi olacak? Büyük adaletsizlikler ya da yolsuzluklar oluşması çok olası. Kaldı ki dünyada pek bir örneği de yok.
Pekiyi, suyun dağıtımında yapılacak özelleştirme verimlilik sağlar mı? Biz aynı kanıda değiliz. Suyun daha verimli ve daha az şebeke kaybıyla dağıtılması çok önemli bir kazanç değil. Çünkü elektrikte ciddi kaçaklar olmasına rağmen sudaki kaçak kullanım daha az. Bunun da iki nedeni var.
Birincisi, Türkiye'de su pahalı değil. İkincisi, su şebekeleri yeraltından geçiyor ve kaçak kullanım kolay değil. İnşaat kesiminde su saatinin kırılarak su çekilmesi de son yıllarda azalmaya başladı.
Suyun özelleşmesi için ana şart suyun paralı olmasıdır. Oysa Avrupa'nın birçok ülkesinde su bedava. Demek ki suyun insanoğlu için farklı bir değeri var.
Elektriksiz yaşanabilir, ama susuz yaşanamaz. Su, devletin vatandaşına sağlaması gereken bir ticari mal değil, kamu hizmeti olarak görülmelidir.

Farklı fiyatlandırma
Bununla beraber su fiyatlanabilir. Hatta kullanım miktarına ve talebe göre pahalı hale de getirilebilir. Dünkü yazımızda bunu anlatmaya çalıştık. Tarımda, sanayide ya da bireysel kullanımda farklı fiyatlar uygulanabilir, bu kullanılan miktara göre artabilir, ama aynı zamanda gelir düzeyine göre de tazminat ödenmelidir.
Bu yazıyı okuyanlar, "Vay zengin düşmanı!" diyebilir. Ancak bu doğru değil. Herkes ödese de, yoksul aileler ödediklerini geri almalıdır.
Su, artık yarım yüzyıl öncesi gibi miktarı sınırsız sanılan bir varlık değil. Dikkatli kullanılması gerekiyor. Fiyatlanmasının nedeni de bu. Ancak ekonomik olarak suyun doğru fiyatlandırması da çok önemli. Yanlış fiyatlandırma, fiyatlandırmamaktan daha hatalı olabilir.
Suyun özelleştirmesinde de nasıl bir verimlilik sağlanacağı belli değil. Üstelik özelleştirme halinde suyun fiyatının yükseleceği, ama yoksulların zararının telafi edilmesi zorlaşacağından sosyal açıdan da adaletsiz bir durum yaratabilir.