Günaydın Sabah, günaydın yeşil ovalar!
Böyle bir reklam müziği vardı, senelerce zihnimi rahat bırakmadı... Sabah günün pek sevdiğim bir saati değildir ama bazı sabahlar güzel oluyor, sabah olmasına rağmen...:-)
Yine aklımda belli bir konu yok, ama aynı anda birçok konu var...
Kebapçı yayılması başlı başına bir olay (fenomen) daha evvel yazdığım gibi. Istanbul mutfağı kitleye inemedi. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, kitleye inemeyen yok oluyor. (Allahtan bir karga geldi ve bana nerdeyse sert olmaya yüz tutmuş olan yumurtamı hatırlattı.)
Bu bir tek cümle üzerine mesela inanılmaz çok şey yazılabilir... Endüstri devriminden itibaren kitleler ayrı bir önem kazanmıştır. Çünkü onlar aslında kapitalizmin motorudur... Yani kitlelere hizmet vermek olmasa birtakım kapitalist asla yerleşik düzeni değiştiremezdi.
Kitleler daha sonra kitle iletişim araçlarının da hedefi idiler haliyle. Bu da yerleşik düzenleri devirdi, yerine yenilerini getirdi. Bu zevkler konusunda oldukça ilginç tezahürler ortaya çıkarmıştır.Mesela Nietzsche operayı çok eklektik bulurdu. Türkçede uyduruk diyebiliriz eklektik yerine tam karşılığı olmasa da... Gerçekten de opera genre (jaenre) olarak dünyanın en uyduruk müzik kreasyonlarından biridir. Nietzsche nin gözünden eski yunan dünyasına ve 19.yüzyıl Batı dünyasına bakarsanız, ne demek istediğini anlarsınız...Çok da haklıdır aslında ama yine de biz operayı seviyoruz...
Adorno cazdan nefret ederdi... Yani şimdiki bazı şehirli burjuva için şıklık olan şeyler aslında o zamanın 'kebapı' gibi idiler... Caz zaten aşağı görülüyordu zenci halk ve kölelik ile ilgisi olduğu için...
***
Buraya ayrıca dün okuduğum ilginç köşe yazılarını da koyuyorum.( yukarıdaki konu ile ilgisi yok, tarihsel bir sınıflama)
8 Au 2007, Çarşamba
Hasan PULUR Olaylar ve insanlar
Tarihi yargılamak...
BAZEN dalıp düşünürsünüz: "Ben bu hale nasıl düştüm?" diye... Bu sadece kendiniz için değildir, kişiden aileye, aileden topluma, toplumdan tüm insanlığa...
Bunun için ne gerek?
Tarih gerek! Nasıl bir tarih?
Yargılanmış bir tarih...
* * *
GÜNDÜZ Vassaf, "Tarihi Yargılıyorum" adlı kitabında şöyle der:
"Lafı uzatmaya gerek yok. Dünyanın neresinde ne zaman doğmuşsak doğalım, analarımız, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor, onlar giydirdikçe biz de ha bire giyiniyoruz. Çoğumuz geçmişin elbiselerini, günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt dahi edemiyoruz." (x)
* * *
BU ne demektir?
Bu "tarih" demektir:
"Giydiklerimizin, bize giydirilenlerin, üstümüzdekileri yenilemeyip, değiştirmemiş sandığımız eskilerimizi sandıklardan çıkarıp tekrar giyinmemizin öyküsü."
Eğer bu tarihse; acaba?
* * *
AMA tarih sıfırdan başlamaz...
Devrim yapanlar tarihlerini kendileri yazarlar ya da karşı devrimciler...
Her ikisi de tarih değildir.
Açın bakın Balkan milletlerinin tarihini, 1910'lardaki Türk-Müslüman katliamından söz var mı?
Yoktur!
Açın bakın, Birinci Cihan Savaşı'nda, Doğu Anadolu'daki Müslüman-Ermeni çatışmalarına, bazılarının soykırım dediği çatışmalara bizim kitaplarda yer var mı?
* * *
GÜNDÜZ Vassaf tarihin sıfırlanmasının tek örneği diye bizim tarihi göstermez, Fransız, Sovyet devrimleri de aynı şeyi yapmıştır.
Dünyanın en güçlü imparatorluklarından Roma İmparatorluğu'nun kuruluş efsanesi nedir?
Efsaneye göre Romulus ve Romus'u bir kurt emzirdi, Romalılar öyle çoğalmışlardır.
Ya kendilerinden önce o topraklarda egemen olan Etrüskler?
Onları tarihten öyle sildiler ki, dillerini bile unutturdular.
* * *
GÜNDÜZ Vassaf "Tarihi Yargılıyorum" derken, "Türk tarihini değil, tarih kavramını" eleştiriyor:
"Hangi ulusun, hangi topluluğun tarihini deşersek deşelim. Ulusal masalların kuruluş öykülerinin günün koşullarına göre uydurulduğunu, değişen gerçeklere göre tarihlerine çekidüzen verip geçmişlerini algılamalarını ve değiştirmelerinin şaşırtıcı değil sıradan olduğunu görürüz."
***
ÖYLE değil mi?
Altaylardan attığımız okun Alpleri aştığına hâlâ inananınız var mı?
Hele hele "Türk olmasa, tarihe yazılacak ne vardı?" deyimi...
Tarihe yazılacak çok ulus vardır, Türkler de bu uluslardan biridir.
Bunu anlayabildiysek...
Gündüz Vassaf, "Tarihimize nasıl baktığımızı gözden geçirdiği bu kitapta neyi yargılıyor biliyor musunuz?"
Kendimizi!
O kadar gerekli ki!
———-
(x) İletişim Yayınları
***
Hurşit GÜNEŞ Gösterge
Suyun özelleştirilmesi hata olur
Hükümet yetkilileri, su sıkıntısı sürecinde suyun da özelleşebileceğinin sinyallerini vermeye başladı. Demek ki, iki sorunla karşı karşıyayız. Biri su sıkıntısı, diğeri suyun "dağıtımının" özelleştirilmesi.
Su sıkıntısının bu yıl farkına vardık. DSİ'nin öngörüsüne göre, Türkiye 2030 yılında su kaynaklarını yüzde 100 verimlilikle kullanır hale gelecek. Ancak o tarihte kişi başına kullanılabilir su kaynağı 1.100 m3'e düşecek. (Şu anda 1.430 m3) Yani bundan 23 yıl sonra her birimiz daha az suyla yetinmek zorunda kalacağız.
Kısacası, son derece ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Üstelik bu rakamın içinde küresel ısınma nedeniyle kaybedilecek su da yok.
Dünya Bankası devrede
Bir tarafta bu gerçek, diğer tarafta suyun hâlâ verimsiz kullanılması gerçeği, diğer yanda da su dağıtımının özelleştirilmesini isteyen Dünya Bankası... Dikkat ediniz; Dünya Bankası su "kaynaklarının" özelleşmesini savunmuyor, suyun "dağıtımının" özelleşmesini savunuyor. Yani Dünya Bankası suyun kaynağının artması yönünde bir çözüm önermiyor. Ama, kendince suyun daha dikkatli kullanılmasıyla verimlilik elde edileceğini iddia ediyor.
Oysa su kaynaklarının özelleşmesi büyük bir kaosa neden olabilir. Kim, nerede, ne koşullarla su sahibi olacak? Büyük adaletsizlikler ya da yolsuzluklar oluşması çok olası. Kaldı ki dünyada pek bir örneği de yok.
Pekiyi, suyun dağıtımında yapılacak özelleştirme verimlilik sağlar mı? Biz aynı kanıda değiliz. Suyun daha verimli ve daha az şebeke kaybıyla dağıtılması çok önemli bir kazanç değil. Çünkü elektrikte ciddi kaçaklar olmasına rağmen sudaki kaçak kullanım daha az. Bunun da iki nedeni var.
Birincisi, Türkiye'de su pahalı değil. İkincisi, su şebekeleri yeraltından geçiyor ve kaçak kullanım kolay değil. İnşaat kesiminde su saatinin kırılarak su çekilmesi de son yıllarda azalmaya başladı.
Suyun özelleşmesi için ana şart suyun paralı olmasıdır. Oysa Avrupa'nın birçok ülkesinde su bedava. Demek ki suyun insanoğlu için farklı bir değeri var.
Elektriksiz yaşanabilir, ama susuz yaşanamaz. Su, devletin vatandaşına sağlaması gereken bir ticari mal değil, kamu hizmeti olarak görülmelidir.
Farklı fiyatlandırma
Bununla beraber su fiyatlanabilir. Hatta kullanım miktarına ve talebe göre pahalı hale de getirilebilir. Dünkü yazımızda bunu anlatmaya çalıştık. Tarımda, sanayide ya da bireysel kullanımda farklı fiyatlar uygulanabilir, bu kullanılan miktara göre artabilir, ama aynı zamanda gelir düzeyine göre de tazminat ödenmelidir.
Bu yazıyı okuyanlar, "Vay zengin düşmanı!" diyebilir. Ancak bu doğru değil. Herkes ödese de, yoksul aileler ödediklerini geri almalıdır.
Su, artık yarım yüzyıl öncesi gibi miktarı sınırsız sanılan bir varlık değil. Dikkatli kullanılması gerekiyor. Fiyatlanmasının nedeni de bu. Ancak ekonomik olarak suyun doğru fiyatlandırması da çok önemli. Yanlış fiyatlandırma, fiyatlandırmamaktan daha hatalı olabilir.
Suyun özelleştirmesinde de nasıl bir verimlilik sağlanacağı belli değil. Üstelik özelleştirme halinde suyun fiyatının yükseleceği, ama yoksulların zararının telafi edilmesi zorlaşacağından sosyal açıdan da adaletsiz bir durum yaratabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder