Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-02-21

Kadının Adı Yok_2011

'Kadının adı yok.'  kitabını ve romanın (bir roman denebilir miydi bilmiyorum) adını sevmemiştim. Ama Türkiye için ne kadar önemli imiş sonraki yıllarda anladım. Üstelik başlığı da gayet iyi seçilmiş, ben o zaman Türkiye yi tanımıyormuşum. Gazetelerde her gün katli haber verilen kadınların gerçekten ismi yok aslında. Bugün HDD bunu başlık yapmış. (Türkiye de kadına karşı işlenen şiddet suçlarının aşırı şekilde artmış olmasını)
Bu bizim teorilerimizle harika bir şekilde uyuşuyor. AKP iktidarı sadece politik bir olay değildir, toplumsal bir olaydır. Bu insanlar uzaydan buraya düşmedi bir göktaşı ile birlikte veya bir uzay aracı onları buraya bırakıp gitmedi. Di mi? Yoksa di mi?:-) NASA ya mı sorsak acaba.
Batılıların en sevdiği şey bir toplumun kendi içindeki ayrılıkları saptayıp, bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Ama bunu artık eleştiri olsun diye söylemiyorum, çünkü burdakilerin işbirlikçiliği daha derin çukurlarda fokurduyor. Batı kendi içinde herşeye rağmen daha tutarlı ve  'ahlaklı', çünkü kendince bir bloğun çıkarını savunuyor. Burdakiler ise bir tek kendilerini düşünüyorlar. Yine daha ilkel ve adiler.
Konumuz ama bu değildi, yanlışlıkla saptık buraya. Kadın meselesi öyle basit bir mesele değil.
Freud tek tanrılı dinlere geçişin insan psikolojisinde jenerasyonlar boyu süren değişikliklere yol açtığını savunuyordu.  'Savunuyordu'  kelimesi biraz fazla kuvvetli oldu burda, çünkü Freud klasik Batı biliminin dışında bir doktordu bence. Onun için zaten çok enteresan bir bilim adamı idi. Üstelik Batı bilimiyle  'konuşan',  'dialog' içerisinde olan bir bilim adamı idi. Ama klasik kavramlar ona hiç uymuyor... Onun birşeyi  'savunması' hiçbir zaman Newton un yer çekimini savunması gibi birşey değildi.
Tek tanrılı din egonun dağılımı açısından yeni bir konstellasyon getiriyordu tabii. Benlik tekrar güçlendirilmeye çalışılıyor ve yapılan herşeyin bir cezası veya ödülü olabileceği insanlara belletilmeye çalışılıyordu. Bu kolay birşey değildi, çünkü insanın bence bir hafızasının olması eminim çok uzun yıllar sürdü...Hafıza olmadan sorumluluk da olmaz.
Ben evrimsel olarak bizim şu anda  'Ben'  diye  tarif ettiğimiz entitenin çoook uzun yıllarda oluştuğunu düşünüyorum. Kadına karşı olan şiddettin özgürlüğünü kazanmamış erkekte evrimsel olduğunu düşünüyorum...
Şimdi denebilir ki, niye bazı toplumlarda kadına karşı daha çok şiddet var, bazılarında daha az, hatta hiç?
Kadına karşı şiddet erkeğin bağımsızlığı ile ilgili birşey. Erkek bağımsız olamadığında kadını öldürüyor... Orta doğu coğrafyasının erkek tipi negativ manada  dişi ve infantil. Freud un manasında enerji anormal şekilde hala kadının üzerinde... Anne-çocuk ilişkisi sorunlu. Özellikle anne erkek çocuk ilişkisi anormal boyutlarda ödipal ve bu şiddete sebebiyet veriyor.
Bunlar tabii blogluk değil, cilt cilt kitaplık konular. Ama cilt, cilt kitaplarda bir gün de yazılmıyor.

2011-02-16

Günlük

Ne zamandan beri günlük yazacak vaktim olmuyor, dolayısı ile aklımdakileri yazamamış oluyorum. Ayrıca Türkiye de yaşamak başlı başına bir dert olduğu için ve aslında hayati tehlike arz eden manasız bir durum olduğu için de zaman kaybı oluyor tabii.
8 Şubat ta kaldığımı biliyorum. 8 Şubat taki Hürriyet te 2 tane Türkiye de çok sık rastlanılan artık kimsenin konu bile yapmadığı kadın katliamları vardı. 14 yaşında akrabası ile zorla  evlendirilen M.C. veya başka birşey XY:-) kocası tarafından öldürüldü. Yine aynı haberin yanında karısını öyle laf olsun diye boğduğunu söyleyen daha evvel terapi görüp tekrar ortalığa salınmış bir tip.
Ondan evvel yine bir başlık:Kız arkadaşını doğradı, ceza almadan çıktı. Ohh ne güzel!
10 Şubat ta Sözcü de yine böyle bir haber vardı. Eşini sokak ortasında öldürdü. Bu sokak ortasında adam öldürme zerafeti bana Viyana da dahi bu güzel huyunu muhafaza etmiş yüce Anadolu magandalığını hatırlatır... Bilmiyorum Türkiye deki üniversitelerde bu haberleri takip edip, bunun üzerine master tezi, doktora tezi yazan insanlar var mı...
Zannetmiyorum. Çünkü cici burji Türkiye si kendinden kaçmayı pek sever...Herşey harika, bilimin ve sanatın en son noktasında bütün dünya ile entegre olmuş haldeyiz...Hahaha...
Toplum olarak kendimizi kandırmayı çok başarılı bir şekilde hallederiz zaten. Bunlar bilinen şeyler, yeni şeyler değil. Lafı nereye getirmek istiyorum?
Dün yine gazetede Morçatı da çalışan bir tiyatro sanatçısının polis tarafından taciz edildiği yazıyordu. Polis bu ülkede istediğini yapar; onlar önemli ve güçlü adamlar, onlardan korkula...Yine konudan saptım, o kadar çok gazetelerde negativ haber var ki kadın konusunda Türkiye de, 8 Mart a şimdiden hazırlanmaya başlamak lazım:-)) Pippa Bacca olayının da tekrar hatırlanması lazım, Türkan Saylan a yapılanlar gibi...
Bir de içimde kaldı, yazdım mı bilmiyorum, büyük çıkışlar yapan Viyana daki Türk büyükelçisi Viyana daki kadın evlerini gezsin...Ne kadar mutlu herkes, daha iyi anlar...:-))
Lafı nereye getireceğim? Aslında konsantre olmadan yazdığım için aklıma hep başka şeyler geliyor...Mesela ODATV den hiç haberim yoktu, ama dün oldu. Ayrıca dün markete girdiğimde radyo açıktı, kendimi 80lerdeki ihtilal zamanında hissettim. O zaman ben bir çocuktum, ne olduğunu anlamamıştım, ama pek tekin işlerin olmadığını anlamıştım sadece:-)
Daha çok şey vardı aklımda yazacak ama sonra...

2010-08-14

I hate Dora Hospital Grubu! Sen de katıl!


http://www.sikayetvar.com/ a
Dora Hospital hakkında ben de bir şikayet mektubu yazdım. Aşağıda mektubu olan anne de içimi sızlattı. Ben de anneyim ve o benden daha şanslı imiş, ne kadar rezil bir yer olduğunu anlayıp, bebeğini falan oraya götürmeye kalkışmamış!!!!!!!!!!

Dora Hospital de Can Pazarı


9.Ağustos 2010

9.Ağustos 2010 tarihinde 23 aylık kızımı Dora Hospital acil servisine götürdüm.Kızımın ateşi vardı. Doktor ateş düşürücü ve antibiyotik yazdı ve bizi eve gönderdi. Halbuki Avrupa da olsak, ki senelerce Avrupa da yaşadığım için biliyorum, acil de hemen bir tedavi görmesi gerekiyordu. Ama burda özel hastahanelerin hiçbirinde böyle bir adet yok sanırım. Eskiden ben devlet hastahanelerinde bile daha esaslı davranıldığını bilirim.
İkinci gidişimizden sonra kendisine bunu belirttiğim Pazarlama Müdürü oldukça küstahça cevaplar verdi.
Biz eczaneye gittik, eve geldik, ilacı verdim, kızım kustu ve havale krizine girdi. Ne yapacağımızı bilemeden yakında olduğu için yine aynı hastahaneye gittik. 
Acilde hazır bir doktor ve hemşire yoktu. Yine aynı doktoru yukarıdan çağırdılar.Gelmesi hali ile biraz sürdü, acilde hazır acil doktoru olması gerekmez miydi?

Oksijen tüpüne bağlandı. Bir süre sonra bizi kızımın yanından ayırdılar.

'Pazarlama Müdürü' 
(ki bu tabiri bir hastahane için komik buluyorum) nün  odasına çıkardılar. Kızımızın yoğun bakımda kalması gerektiğini söylediler, bizden ne kadar koparabileceklerine baktılar.(resmen)
Meğer o sırada kızımın kalbi durmuş, tekrar havale geçirmiş ve panik olmuşlar, başka hastahane arıyorlar.Bize bunları söylemediler!!!!!!!!! Öteki hastahaneden öğrendik. 
Dora Hospital değil, Estetik Merkezi falan gibi bir isim bulup, çalıştıkları sahayı değiştirsinler!!!!!!!
Kerem Nadi de başka bir işle uğraşsın!!!!



http://www.sikayetvar.com/
DORA HOSPİTAL Anne Sütü Sağılması İçin Ücret İstendi!
22.12.2009 tarihinde 4 aylık bebek sahibi çalışan bir anneydim. İşyerim evime uzak olduğu için süt sağma makinemle iş yerimde süt sağıp akşamları eve bırakıyordum. Yukarıda belirttiğim tarihte makinem bozuldu ne yapacağımı bilemedim. Eve gitsem bir bebeğimin karnı doyacak fakat ertesi güne bırakabileceğim sütüm olmayacaktı. Çalıştığım yerin karşısında o zamanlar yeni açılan Dora hospital telefonla aradım.

Durumu anlattım ve makineleri var ise kullanabilir miyim diye rica ettim. Telefonumu alıp döneceklerini söylediler. 1 dakika sonra arandım ve gelebileceğimi söylediler. Çok iyi karşılandım, hemşire ile odaya alındım makine getirildi. Makineyi bildiğim için sağım işlemini gerçekleştirdim kendime ait steril 2 kaba koyup teşekkür ettim. 1 kap 100ml. Çıkarken usulen tekrar teşekkür ettiğimi ve ne kadar ödeyeceğimi sordum.

Beni vezneye yönlendirdiler ve 30,00-tl istediler. Telefonda rica minnet durumumu anlatmışım. Ben para bile alacaklarını düşünmezken normalde manuel bir makinenin fiyatı 30,00-tl iken 10dk bir işlem için para istemeleri üstelik anne sütünün önemini bilen bir toplulukta yaşıyorken böyle bir ücret istemeleri beni çok üzdü ve bunu dile de getirdiğim halde ki faturada da aynen anne sütü sağılması diye açıklama yapmışlar beklemediğim bir şeydi, ama mecbur olan bendim.

En azından telefonla bilgi verebilirlerdi ve ben 10 dk lık 2 kap sütü sağma karşılığı vereceğim 30,00-tl yerine manuel süt sağma pompası alırdım uzun süre de kullanırdım. Dora hospital diğer adıyla Kerem Nadi Özel Sağlık Hizm.Tıbbi Dan.Ltd.Şti.'ni anne sütünün ne kadar değerli ve önemli olduğunu bebeklerimizi anne sütü ile beslememiz gerektiğini vurgulayan teşvik eden bir dünya olmamıza rağmen bunu ticari anlamda kullandığı için kınıyorum.

2010-05-01

Başlıksız


Artık başlık atmada zorlandığımı hissediyorum. Eskiden böyle bir sorunum yoktu. Ama insan az okuyup, az seyredince köreliyor. Bazı günler istediğimiz gibi gelişmiyor işte. Sam Mendes in linkini buraya vermeye gerek yok herhalde. Son zamanda seyrettiğim iki filmde ona aitti. 'Revolutionary Road' (2008) ve de 'Away We Go' (2009). İkisi de güzel filmlerdi. Ama 'American Beauty' sanki ayrı bir kategori idi. 'American Beauty' (1999) çok başarılı idi. Neden çok başarılı idi? Çünkü birçok sorunlu noktayı çok iyi yakalıyordu...

2008-07-13

Kafamı bulandıranlar

Aylardan Temmuz, hava çok sıcak. Medya bende genel olarak hazımsızlık yapıyor ve bazı şeyleri kusmam gerekiyor...

Betancourt

Betancourt Kolombiya da başbakanlığa adaylığını koymuşken FARC tarafından kaçırılan bir kadın politikacı. 6 yıl rehin tutulduktan sonra Amerikan ve İsrail istihbaratlarının işbirliği ile kurtuluyor. En azından El Pais de böyle yazıyordu. Bu iki istihbarat örgütü Kolombiya lıları yetiştiriyor ve örgütün içine sızmalarını sağlıyor. Uzun vadeli, sabır ve itina gerektiren bir plan. Kolombiya başkanı Uribe tabii ki 'biz' başardık diyecek, çünkü özel olarak yetiştirilenler Kolombiyalı.
Neyse, bu olayın özeti, bunlar beni pek ilgilendirmiyor. (Bu arada İsviçre gazetesi NZZ de de FARC ın rehineler için büyük paralar aldığı yazdı. Ben birinci versiyonu daha mantıklı buluyorum. Ama tabii bilmediğimiz kesin çok şey vardır.)
FARC da PKK gibi yasadışı uyuşturucu kaçakçılığından geçiniyor. Tecavüz, disiplinsizlik anlaşılan diz boyu. (Bu arada PKK nin tecavüzleri tabii ki Batı basınında yer almıyor. En son tecavüz de 14 yaşındaki bir kızın dövülerek, öldürüldükten sonra, sokağa atılması ile ortaya çıktı.) Bu iki örgüt de aslında yasadışılığın normal bir hale geldiği, medeniyetle ilgisi olmayan kurumlar... Yine de manasız bir sol romantizm ile bu örgütleri savunmaya çalışanlar var. Sol ve solculuk ile bence ilgileri yok, çünkü belli bir seviyeye gelebilmiş kurumlar değiller Şiddetten uzak duran bir sol yaratmak önemli.

***

Ağrı Dağ ında 3 Alman

Keh keh. Bu konu tabii beni güldürdü. Bence kaçırılan Almanların hoşuna gidiyordur, yaz ayında bir dağda, karların ve kürtlerin içinde olmak... En bayıldıkları şeyler bazı 'sol romantik' Almanların... Keh keh... Bu olay gerçekten biraz zevkli benim için. Serbest bırakıldıktan sonra bile 'Kürt halkının kurtuluş mücadelesinin bir enstrümanı olduğumuz için mutluyuz.' falan gibi şeyler bile saçmalayabilirler. Almanların bir kısmına rahat batıyor. Alışık değiller. Bazıları Antalya da lüks bir otelde olmaktan eminim rahatsız olur, onlar acı çekmekten hoşlanır ve 'zoru başarırlar.'
Bir tür acı çekme narsizmi.
Bu arada tabii T.C. nin her yeri kontrol altına alamadığı haydutların etrafta kol gezdiği de bu kaçırma ile su yüzüne çıktı. T.C. nin kendi dağlarında haydut istememe ve buna karşı savaşma hakkı vardır. Bundan daha doğal birşey olamaz. Normal şartlarda kim olursa olsun aklına esen yerde adam kaçıramaz ve alıkoyamaz. Bu Türk de olsa değişmez, kürt de olsa değişmez. Batı medyası bu olayı nerden haklı çıkarmaya çalışacak, merak ediyorum. Schaeuble Roj TV yi yasaklamış. Nasıl cesaret etmiş?!
Şimdi kimbilir Tr. de Almanların başına daha neler gelir?

***

Kürt kadınları ve töre cinayetleri

Almanlar olsa idi, mutlaka istatistik tutarlardı. Türkiye de töre cinayetlerinden ölen kadınların ne kadarı türk, ne kadarı kürt diye... Tabii böyle birşey var mı diyeceksiniz. Almanlar mutlaka bir kriter bulurlardı etnik ayrımcılık konusunda, malum uzmanlık alanları... Kürt kadın politikacıların (hadi erkekleri bırak) bir kere kendi toplumlarının içerisindeki kadına uygulanan haksız uygulamaları tematize ettiklerini hiç ama hiç görmedim. Bu sanki Türkiye nin derdi, onların derdi değil. Sağdan, soldan palazlanarak bir tane kadını öne çıkarırlar, o da Betancourt gibi bir saftoriktir, vitrin olur, senelerce boşu boşuna kullanılır ama ne politika da, ne de kadın haklarında bir ilerleme olur. Çünkü kökleri en ilkel şiddet kurallarında yatan bir aşiret toplumunda erkeğin sözü geçer... Öne vitrin olarak çıkarılan kadın aslında bu düzenin bir parçasıdır, eleştirmeni olamaz... Çünkü aslında kadını birey olarak tanımaktan çok uzak bu toplumlar... Leyla Zana ve Merve Akkavaklı nın bir arada mecliste görüntülerinin yayınlandığı bir program vardı. İkisinin de vitrin olması dikkatimi çekti. Yani ikisi de arkalarındaki son derece ataerkil toplumun politik amaçlarla vitrin olarak öne sürdüğü kadınlar. Yani ikisi de gerçekten kadın olmayı ve kadın haklarını savunmayı akıllarından bile geçirebilecek konumda değiller...

2008-06-14

Émilie_du_Châtelet 1706-1749

Emilie du Chatelet yeterince tanınmıyor herhalde kadın olduğu için. Ben şimdi tesadüfen rastladım ona. Daha evvelden de biliyordum ama Newton un Pricipia sını fransızcaya çevirdiğini bilmiyordum. Ayrıca Leibniz in felsefesi üzerine de yazmış, ama tabii ki bir sürü gereksiz erkek filozof kadar tanınmıyor...Şaşırıyor muyuz, hayır şaşırmıyoruz...
p.s. yukarıda Wikipedia linki var.

2008-01-09

Muharrem 1 1429 ve notlar...

Bugün islami ay takvimine göre yılın birinci günü. Kimsenin farkında olduğunu sanmıyorum. Bu işle ilgilenenler hariç. Halbuki böyle şeyler kültürel açıdan çok önemli.

***

Dünkü yazı yine bir kızgınlık anında döküldü. Çünkü aslında okuma konusunda 'çalışkan' ama yazma konusunda tembelim... Yazmam için enerji seviyemin yükselmesi lazım, kızgınlık aynı zamanda enerji verir. Memnuniyet halinde insan bence doğal halinde yani tembeldir... Sistem tamamen denge içerisinde ise niye harekette bulunsun? Ben doğal halimde biraz otistiğim.:-) Birşeyi kendim için okuyorsam, ki genellikle öyle oluyor, dışarıya birşey taşıma, aktarma ihtiyacı içerisinde olmuyorum. Ancak kızdığım zaman doğal ahenk modumdan çıkma ihtiyacı hissediyorum...
O zaman da genellikle kendi kendime 'sayıklamaya' başlıyorum. Eğer karşımdakine göre davranırsam, çok şey yazmam gerekir... Bu da beni sıkıyor. Ama en azından bazı kitap isimleri verilebilir.
Benlik problemi en basit şekli ile Rorty nin 'Olumsallık, İroni ve Dayanışma' kitabının 'Benliğin olumsallığı' kitabında geçiyor. Ama aslında kaynak olmaktan çok sonuçları özetleyen bir kitap Rorty nin kitabı... Daha evvel okunması gerekenler Freud, Nietzsche, Jung,
Norbert Elias; Medeniyet Süreci 1. ve 2. cilt., Güdü Yapısalları ve Toplum
(Triebstruktur und Gesellschaft) Herbert Marcuse....
Liste daha fazla uzatılabilir ve daha iyileştirilebilir...

Benlik problemi bence çok ciddi bir problem. Moderniteyi eleşitren biri
Descartes ın 'Cogito ergo sum' u ile tatmin olmayacaktır. Bir kimsenin benliğini aslında en kaygan (Düşünmek uçucu bir işlemdir, kelimeler sağlam ve değişmez yapıtaşları değillerdir.) zeminde tekrardan sağlam olarak tanımlama isteği çünkü zaten doğal karşılanamaz. Bir kere söz herkese ait olan alanın malıdır, kişi ise özeldir... Bir kere kendini söz ve düşünce üzerinden tanımlamak isteyen toplum ile arasına bir 'sözleşme' koyuyor denebilir...
Sonra kadın benlik ile erkek benlik arasında mutlaka fark var. Bu farkın telafuz edilmesinden korkanlar genellikle kadının aslında en iyi halinde bir erkek gibi davranmasını bekleyenler... Bu da ne büyük bir saçmalık!
Toplum (sadece bizim toplumumuz değil, Batı bence daha beter) aslında 'ideal benlik' (ki böyle bir şeyin biraz eğreti olacağı açık) kurgusunu erkek üzerine yapıyor... Bir de böyle bir gelenek var, bu geleneğin kolay kolay aşılması beklenemez... Platon un metinlerini okuyun, kadınlardan nasıl nefret ettiğini, erkek arkadaş kavramını eşcinsellik derecesinde abarttığını göreceksiniz... Sonra Romalıların hukuk metinlerini düşünün kadın muhatap bile değil...
O zamanlar bu farkın telafüz edilmemesi, 'modern' idi ve kadını desteklemeyi amaçlıyordu, çünkü modern öncesini aşmak istiyordu.
Yani kadın aslında modern öncesi düşünen kimselere belki değersiz, belki erkekten daha az değerli gözüküyordu ve bunu telafi etmek için bir çaba vardı. Ama bazı şeyler o kadar geride kaldı ki, bugün artık kimse normalde o zamanki kadar seksist düşünmüyor. Türkiye de ve kırsal bölgelerde, veya dünyanın başka yerlerinde bu konularda hala sorun olabilir ama yine de bence o zamanlara göre oldukça mesafe kat edildi...

***

Jung un benliğe bakış açısı ilginç... Jung bireyin 'soyu' ile (ırk demeyelim, ki Jung diyor, bu onun için somut ve önemli bir kavram) bir bağlantı içerisinde olduğunu savunuyor... Yani aslında bizim modern anlamda anladığımız şekli ile tekil birey yok... Biz aslında meyve, sebze gibi devamlı üreyen bir zincirin içerisinde bulunuyoruz...
Tabii bu tanı Jung un kendisi için de bir sorun oluyor, çünkü aslında Jung modern bir eğitimden geliyor ve kimse de üniversitede insanların aslında ataları ile rüyalar üzerinden konuştuğunu iddia eden bir Prof. istemiyor...
Jung aslında çok büyük ikilemler içerisindeydi. Zaten kendisi yapısı itibari ile hareketli bir yer altı ruh dünyasına sahipken, bunun üstüne bir de o zamanın çelişkileri ve problemleri eklendi... Yani hem iç dünyadan, hem de dış dünyadan baskı altında idi...

2007-12-01

Kasım dan sonra

Kasım ayında benim için en önemli olan şeyi yazmadım. Babam 12.11.1927 Istanbul doğumlu. Ama bu beni üzdüğü için yazmadım. Halbuki yazmayınca da üzüntü kaybolmuyor. Tam tersine 'işini' bilinçin daha alt tabakalarında yapıyor... Freud da 'Trauerarbeit' diye bir kavram vardır.

***

Trauerarbeit bei Freud

Neden 'iş' ? kelimesini seçiyor Freud üzüntü için ? Çünkü insanı görüşü o zamanki Batı geleneğinden farklı. Devrim niteliğinde bakış açıları getiriyor Freud. (Politik devrime karşı idi, bizdeki 'devrimciler' hemen havaya girmesin.) Onun da kaderi Giordano Bruno ya benzer aslında bazı noktalarda. Freud diri diri yakılmadı 1600 yılında yakılan Bruno gibi ama 1938 yılında yani 338 yıl sonra kitapları yakıldı. Arada aslında bir 'Zivilisationsprozess' gerçekleşti. Yani medenileşme. (Bakınız, Norbert Elias)
***
Freud üzüntünün dışarıya çıkması gerektiğine inanıyor, yoksa vucüttan atılmayan, hazmedilmemiş bir sıvı gibi, vucüdu içten içe kemiriyor... Freud bir doktordu ve canlının hayatının devam ettirilmesini kendisinin bir görevi olarak görüyordu. Bu çok önemli ve güzel bir bakış açısı. Birçok doktor kendini böyle görmüyor.
Bunu felsefeye yansıtmak da güzel. Yaşamı kabul eden, yaşamın devamını sağlayıcı şeyleri destekleyen genellikle kadınlar oluyormuş ama normal hayatta. Erkek kendi içerisinde daha yaşam düşmanı olabiliyormuş...(?) Bunu kadın bir konuşmacı söyledi Dünya Felsefe Günü nde... En hoşuma giden konuşmalardan biri Pakistan dan gelen
Ghazali İrfan ın konuşması idi. Fazla uzun değildi, ki bu bence önemli, çünkü böyle toplantılarda konuşma fazla uzun olunca dikkat dağılıyor.

2007-09-01

Karışık

Bugün 1 Eylül 2007 Cumartesi idi. Güneş yine ayı geçti. Ay takvimine göre hala Şaban, yani 8. aydayız. Güneşe göre şimdi 9.aydayız.

***
Bu aşağıdaki yazıyı yazıldığı gün değil daha sonra okudum ve pek beğendim. İnsan Türkiye ye geldi mi, otomatikman ufku daralıyor. Sanki dünyada bir tek Türkiye varmış gibi bir bakış açısı geliyor insanın üstüne...
Boş şeylerle bilerek vakit geçiriyor, geçirtiyor medya... Neyse yine boş konuşmayalım, aşağıdaki yazıyı veriyorum...

Ece Temelkuran, 29 Agustos 2007

Hepimiz meczubuz!

Bugün gazetelerde cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili pek tabiidir ki manşetler, haberler ve buna bağlı olarak köşe yazıları okuyacaksınız. Bu yazı bu meseleyle başka bir tarafından ilgili olacağı gibi cumhurbaşkanı seçimi henüz başlamadığı saatlerde yazılmıştır. Son derece bilinçli olarak... Çünkü...
Bu toprakta doğmuş insanlar olarak bizler için geçmiş, bugün ve gelecek arasındaki tek bağlantı telaşla atılmış dev bir adım gibi geliyor bana bazen.

An'ın uçurumu
Özellikle son aylarda gözlüyor ve düşünüyorum bunu. Şöyle:
Sanki geçmiş ayağımızın altından derin bir uçuruma kaymakta olan toprak ve biz onunla birlikte kayıp uçurumda kaybolmamak için bir sonraki güne atlıyoruz telaşla. Bunu hiç durmadan ve dinlenmeden yapmak zorundayız üstelik. Çünkü üzerine güç bela tek ayağımızla atlayıp bastığımız bugün de bir gün içinde dün oluyor ve o da uçuruma kayıp gidiyor.
Biz dün ne yaptığımıza bakacak durumda değiliz çünkü durursak kayan dün ile birlikte uçuruma düşeceğiz, biliyoruz, öyle zannediyoruz. Olaylar, hayat böyle ilerliyor bu ülkede. Var olduğuna inandığımız bir yarın var sadece. Ve o da her dem bulanık olduğuna göre... Biz, zamanın içinde yok olmamak telaşıyla uçuşup dağılan bir ülkeyiz.

Onlar oldu mu kuzum?
Bugün sizin için dün oluyor- bu yazı yazılırken cumhurbaşkanı seçiliyor. Uçuruma kayıp giden dünde ne oldu peki?
Dev mitingler... Türkiye, toplumsal ve siyasi kamplaşma histerisinin aile ilişkilerini, dostluk muhabbetlerini bile paraladığı günler yaşandı.
Fakat o gün kayıp gitti, ayağımız sonraki güne değdiğinde artık "e-muhtıra" vardı ve birden bütün dengeler değişti. Biz o günden ayağımızı kaldırmadan yine bir toprak kaymasıyla şehit cenazelerinin yapıldığı günlere atladık.
Ardından başka bir gün, başka bir gün derken altımızdan durmadan kayan toprakla birlikte seçim günlerine geldik. Daha dün değil miydi Kuzey Irak'a girmemize on beş dakika kalmış gibiydi? O güne ne oldu? Sonra ne oldu da her şey hiç olmamış gibi ortadan kayboldu?
Bunlara asla cevap verecek vaktimiz olmadan, düşmemek için başka bir güne atlandı ve seçimler yapıldı. Koştuk koştuk ve yine bütün "kaygan günlerin" sebebi olan cumhurbaşkanlığı seçimi tekrarlanıyor, aynı seçenekle, aynı seçeneksizlikle...

Kayıp giden
Biz nefes nefese koşmaya devam ediyoruz, edeceğiz. Çünkü durursa düşecek olan bir ülkede yaşıyoruz. Durursa kayacak, kayan zamanla birlikte bir an'ın içindeki uçuruma yuvarlanacak bir ülkede yaşıyoruz.
50 yaşının üzerindeki kaçımız doğduğu eve dönebilir şimdi? Kaçımızın doğduğu ev, hatta doğduğu sokak duruyor? Anneannelerimizin bastığı hiçbir taşa değemez ayaklarımız. Sadece siyaseten değil yani kişisel olarak da "yokuz" aslında. Varlığımızı kanıtlayacak şeylerimiz o kadar az ki.
Böyle düşünürsek bütün bu yaşadığımız, içinde yuvarlandığımız, düşünsel ve duygusal olarak içinde debelendiğimiz olaylar yok aslında. Bu olayları doğuran süreç kayıp uçurumda yok olduğuna ve şu an da yarına kalmaz yok olacağına göre...

Mübalağa cenk olunurken
Şu anda İngiltere'deki bir meslektaşım belki Latin Amerika'daki olayların dünyayı nasıl etkileyeceği üzerine çalışıyor. Fransa'da başka biri, Çin'in, dünyanın geleceğine neler edeceğine bakıyor. New York'ta bir kadın belki bilmem neredeki balinaların yavrularını kurtarmak için bir vakıf kuruyor. Ve daha neler neler...
Ben ne yapıyorum peki? Biz ne yapıyoruz? Televizyonumuzun başında oturmuşuz bugün başımıza nelere geleceğine bakıyoruz. Her gün bunu yapıyoruz. Hülasa, mübalağa cenk olunuyor biz seyrine dalıyor, her gün bu muamma memleketin başka türlü meczubu oluyoruz.

2007-08-04

Istanbul da Leyla Meyra olmuş...

Leyla diye bir yer vardı Cihangir de, Meyra olmuş. (Bu zaten bu ülkede normalmiş, Baltalimanı daki Angels belki önceden Mangels idi veya yakında olur, Bebek te 'Milagro' (İspanyolca Mucize demek) kelimesini okuyunca hemen dikkatimi çekti, orası da önceden başka bir yer imiş... Hazır Istanbul daki standartların eksik olmasından konu açılmış iken, bu sorunu da ekleyelim istedik... Istanbul da 'aynı kalmak' iyi birşey olarak görülmez... Göçebe ruhu mudur bu işletmelerde de kendini gösteren ?

***

Hatta kışın 'Leyla' ya bir ara tek başıma gitmiştim, kendimce Istanbul un da Viyana gibi kadınlar için rahat bir şehir olabileceğini aklımdaki soyut ve subjesiz tenkitlere kanıtlamak için... Hatta herşeyi anında yayınlama fikri de, son derece güçlü olan milli medyalara 'inat'! mainstream dışı birşeyler yayınlamayı isteme çılgınlığı...
Istanbul da herşey yolunda olmayabilir ama Istanbul ve Türkiye yurtdışında olduğundan daha kötü gösteriliyor. Bu kesin. Olay bu kadar basit de değil...

2007-07-02

Jour de la Lune Pazartesi La Luna Ay



En français, comme dans la plupart des langues romanes, le mot « lundi » est dérivé du latin lunae dies signifiant « jour de la Lune ». Ainsi on dit lunedi en Italien, lunes en Espagnol (Castillan), dilun en Occitan, etc.

'La Luna' İtalyanca Ay demek... Güzel bir kelime değil mi? Gizemli ? Sarhoş edici ?
Çekici ? Yalancı belki ?

2007-05-23

Elizabeth Grosz


Elizabeth Grosz bence oldukça ilginç bir feminist. Onu maalesef geç tanıdım. 'Volatile Bodies' adlı kitabı benim için ilginç ve sempati duyduğum düşünceler içeriyordu. Bu yüzden onu buraya not etmek istiyorum.

Kitap: Volatile Bodies: Towards a Corporeal Feminism
by Elizabeth (Lectuer in Philosophy, Monash University, Sydney, Australia) Grosz 

2007-05-20

Marie Antoinette 2006 Coppola





'Marie Antoinette' 2006 Sofia Coppola yapımı bir film. Sofia Coppola yı 'Lost in Translation' filminden de tanıyoruz.
Marie Antoinette 1755 yılında Viyana da Hofburg da doğdu. Daha 14 yaşında annesi Marie Theres tarafından Fransız sarayına gelin olarak yollandı, uzun süredir savaşan Avusturya ve Fransa nın artık savaşmaması için... Evlilik politik bir hamle idi Kraliçe için. Bunu kendi kızı ile yapmış olması biraz(!) şoke edici.
Ama zaten 'asiller' ve 'köylüler' bu konularda hep aynı taraftadırlar. Birey yoktur, toplum vardır. Papa nın Brezilya da söyledikleri ile Anadolu nun köylerindeki cinsel programın birbiriyle benzeştiğini görebilirsiniz. Çünkü bunun dinden veya dinlerden çok sosyoloji ile ilgisi var. (klasik sağ ideolojinin temel taşlarınan biridir aynı zamanda, toplum bireyi ezer, geçer.)
16.Lui tahta çıktığında çok gençti ve artık çok da yapılacak birşey kalmamıştı.
Coppola nın filmi -sanırım bilerek- Marie Antoinette i bütün kötü ününe rağmen sıradan biri gibi göstermeye çalışıyor. Hatta 'içimizden biri' mantığı bile var filmde. Bazı yerlerde günün gençlği öyyyle zevk olsun diye kostüm balosu düzenlemiş gibi gözüküyor. (Tabii insanın akrabalarından biri Francis Ford Coppola oldu mu, insanın böyle bir lüksü olabiliyor.:-) Yani tarihi bir filmden çok bir kadının Marie Antoinette i nasıl gördüğünü film bize sanki anlatıyor. Film en ufak bir kötü sahne göstermiyor ama aslında Marie Antoinette in sonu kötü. Viyana da bir sarayda başlayan hayatı Paris te o zaman Place de la Revolution denen şimdi Place de la Concorde olan yerde giyotin ile başının kesilmesi ile (1793) bitiyor. İğrenç ve tüyler ürpertici. Hatta bu yetmiyormuş gibi bir de kesik başı sokaklarda gezdirmişler. İğrenç!
Böyle bir kötü son isyan çıktığı zaman bekleniyordu ama 16.Lui ve karısı kaçmıyorlar. En azından film onları öyle gösteriyor, tabii ben tarihçi değilim.
Ama tabii dikkat çekici olan doğumdan ölüme kadar vucütları toplumun malı kalıyor. Bu çok acı aslında. Bu da asil olmanın bedeli herhalde...
Nilüfer Göle güzel bir şekilde 'privacy' kelimesini 'mahrem' diye tercüme etti ama aslında bu tam doğru değil. Batı tarihinde 'mahrem' tanımıyor. Herşey göz önünde olacak çünkü kontrol ve hüküm etme isteği var toplumun birey üzerinde. Batı toplumları hala bu mantık üzerine kurulu... Mesela ben de şimdi düşüncelerimi yazıyorum. Onları 'public' yapıyorum. Olayın iki tarafı var, tek tarafı yok. Özgürlük gibi gözüken şey aslında kontrol isteğini kamufle ediyor...
24 saat kamera tarafından izlenen topluluklar da aslında bir zayıflık. Ama kimse bunu böyle görmüyor.
Yine ama bizim zavallı çiftimiz Marie Antoinette ve 16.Lui ye dönelim. Coppola nın filminde gerçekten zavallı ve masum gözüküyorlar. Bu da klasik tutucu bir bakış açısıdır Avrupa da. Biraz haklıdır ama yine de... Kral ve kraliçe olup 'Ben aslında politikadan hoşlanmıyorum, ben pasta yiyip, içki içip hayatımı yaşamak istiyorum' dersen, olmaz işte! Giyotini boylarsın! Yani devrimciler de kendi açılarından haklılar... Avrupa da hala (!) devrim eleştirmenleri ve taraftarları vardır. Tabii ben biraz basitleştiriyorum ve sivrileştiriyorum ama çünkü konuyu hiç bilmeyenlere anlatmak istiyorum...
Filmde ama 16.Lui ve Marie Antoinnette genç yaşlarında kaldıramayacakları bir yük almış iki iyi yetişmiş genç insan olarak portrelenmiş. Yani onların yerinde kim olsa aynı duruma düşecekti tek hataları kaçmamak gibi anladım ben filmi...Muhtemelen fazla anlam yüklüyorum bu şekerli, pastalı, pembe kostümlü sıradan teenie isteklerle ağır tarihi gerçeklerin ağına yakalanmış biyografiler için...

2007-05-12

Roman



Uzun zamandır ilk defa bir roman okuyorum. Gayet de iyi oldu. Ağır gerçeklerden sonra, hafif ve mutlu bir hayat hissi veriyor bu roman. Ağır gerçekler derken, en son okuduğum tarih kitabını düşünüyorum. Tabii o kitaptan da bir roman çıkardı aslında ama yine de tarihin ağır bir havası var. Çocukken herhalde bu yüzden tarih kitaplarını can sıkıcı bulurdum.
Hint asıllı bir yazar Preethi Nair. Aslında kendisini hiç tanımıyordum. Kitabın kapağı ( Almanca versiyonu) bence çok hoş yapılmış, kim yapmışsa, kutlamak lazım.
Bu kitap hakkında daha evvel de bir blog yazmışım 3 Nisan da.

2007-05-08

Taha Akyol ve ABD-ullah Gül

8 Mayıs 07

Milliyet teki Taha Akyol un yazısına sinirlendikten sonra: :-) (yukarıda yazının linki var)

Taha Akyol un Cumhuriyet Mitinglerine sevinememesini çok acıklı buldum. Kendisi Milli Selamet Partisi zihniyet yapısından bugünlere gelmiş birine benziyor benim için. Dindar, efendi ama entellektüel değil bütün iyi niyetine ve hırsına rağmen. Çünkü altyapısı zayıf, aynen bu hükümet gibi. Ne kadar makyaj yapsan olmuyor. Basit yapı, basit anlayış, dar ufuklar ortaya çıkıyor. Gecekonduyu yıkıp, gökdelen yapmışsın, Amerikancı olmayacaksın da ne yapacaksın? ☺
Anadolu boyasan, cabriole yapsan dünyanın parasını harcayıp, ne yazar? Yine aynı hızda kalır…
ABD-ullah Gül ün eşinin başının örtüsü politik seçimler için bence de önemli değildir, ama ülkedeki acı gerçekleri göstermesi açısından önemlidir. Yalan söylemiş, liseyi bitirdiği konusunda. Bu bence asıl ayıp. Kimse medyada bunun üstüne gitmedi.
Yine klasik argümanı atmış ortaya, ‘Okuyacaktım ama başörtüsü sorun oldu.’ HAHAHA! Sırf bu argümanı elinizden almak için serbest olsun istiyorum başörtüsü.
Çünkü yüzde 80 i yalan söylüyor, böyle söyleyenlerin…Yalan söylemekle dindar ahlakı nasıl birleştiriyorsunuz bilemiyorum.
15 yaşında evlenip veya evlendirilip beyinin peşine takılmak bu ülkede kadınların çoğunun kaderi korkarım. Bunu değiştirmek için de, ciddi bir kadın hareketi yok.
15 yaşında evlenen veya evlendirilen biri ne kadar birey olabilir? Başı açık olsun, kapalı olsun…
Yani Türkiye de başı açık kadın da tam anlamıyla egosuna sahip çıkabilen bir kadın değil, hatta bazen başı örtülülerden -ender de olsa- mücadeleci, egosuna, cinsel kimliğine sahip çıkmış kadınlar çıkıyor. Ama onlar da AKP nin tekelinde değil bence.
Yine de AKP nin temsil ettiği geleneksel sağ değerleri benimsemiş kırsal kesimde bir kadın sorunu olduğu açıktır. AKP ama bunun üstüne gidebilecek bir parti değil.
Çünkü zaten bir kadın problemi yok o kesim için. Gül gibi geçinip, gidiyorlar evvelallah…☺ CHP kadınları haklı olarak bunun üstüne gideceklerdir, yalnız abartmamak durumundalar…
İlk önce ülkeyi IMF ile topraksal zenginliklerinden edeceksin, çiftçisini sefil edip, şehirleşmemiş şehirlere yollayıp, mutsuz edeceksin, sonra o mutsuzlardan kendine yandaş çıkaracaksın…Bence süper zekice… Sonra tabii bi de sadece kendine demokrat olacaksın! Bu taktikler bana birini hatırlatıyor nedense… Irak ta pek demokratik bir ülke oldu zaten böyle düşünenler sayesinde…☺

2007-05-04

Ceylon dan Sri Lanka ya


Sri Lanka Hindistan ın ucunda bir ada. Hindistan dan sadece 20 mil uzaklıkta imiş. Eski adının 'Ceylon' olması İngiliz sömürgesi olduğunu hatırlatttığı için yerel yönetim bağımsızlıktan sonra (oldukça geç gelen bir bağımsızlık, 20.yüzyılın ortalarına kadar İngiliz sömürgesi ada) adanın ismini değiştirmiş.
' Ceylon' (seylon okunuyor) ve çay kelimelerini bir arada görmüşsünüzdür veya duymuşsunuzdur. Bu ülkelerin isimleri niye ikide bir değişiyor diye herhalde merak ediyorsunuzdur. Ben ediyorum mesela. Hatta sinir oluyorum.
Tahminen çok hoş bir yer. Aynı zamanda oldukça da savaşlı bir yer. Norveç lilerin buraya bol bol silah sattığını biliyoruz.
Avusturya da da Sri Lanka dan gelen insanlar vardı tabii ki. Avusturya da da, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, gerçekten dünyanın her yerinden gelmiş, daha doğrusu savaşlar ve politik sorunlardan dolayı kaçmış insanlar var. Sri Lanka lı çok zeki bir bayan öğrencim vardı. Sınıfta en uyanık kadın idi. Hem İngilizce, hem Arapça bildiği için (kendi ana dilinden ayrı) Almanca kursunda benim arap kadın grubu ile iletişimimi sağlıyordu. Enteresan bir kurstu. Kurstaki Türk kadınları ne bu uzak Asya dan gelen kadınlar, ne de Mısırlı kadınlar kadar iyi bir temel eğitim almış değillerdi. Herşey onlara zor geliyordu.
Bu kursta Arap kadınlarının pek sabırlı olduklarını, beni bile boğan (bir Türk ün ruhunu dağlayan demem lazım :,) Almanca nın bilimum zorluklarından yılmadıklarını gördüm. Bunun sebebini Arapça nın da üşengeçliğe yer vermeyen bir dil olmasına bağladım kendimce.
Biliyorsunuz Atatürk Türk Alfabesini yarattı ve uyguladı. Tabii bu Türk halkına gerçekten bir armağan idi, hatta amiyane tabiri ile bir 'kıyak' idi. Evet,Türkler ondan sonra bütün dillerin kendilerininki gibi 60-70 yıllık tarihi olduğunu ve yazıldığı gibi okunan bir dil olduğunu zannetmeye başladılar. :-)

ek: 11 Mayıs 2007

Sri Lanka nın ismi yine haberlerde geçmeye başladı. CNN de duyduğum bir habere göre biraz sakinleşmiş olan savaşlar yine başladı.
Sri Lanka da Hindu olan Tamiller ve budist olan Singahales çoğunluk birbirleriyle savaşıyorlar.
The Tamil Tiger rebels began fighting in 1983 to establish an independent homeland in Sri Lanka's north and east for the country's mostly Hindu Tamils, who have faced decades of discrimination by the predominantly Buddhist Sinhalese majority.
http://hosted.ap.org/dynamic/stories/S/SRI_LANKA?SITE=AP&SECTION=HOME&TEMPLATE=DEFAULT

ek: 14 Kasım 07

Her yerde 'Ceylon' Çayı lafı geçiyor ama Sri Lanka Çayı denmiyor. Çünkü insanlar öyle alışmışlar bir kere.
BBC de okuduğum bir haberi buraya eklemek istiyorum.

Sri Lanka abuse 'rampant' in Gulf

Gulf states are failing to curb serious abuses of Sri Lankan migrant workers employed as maids in their countries, a Human Rights Watch report has said.
The US-based group says abuse of maids is rampant in the United Arab Emirates, Saudi Arabia, Kuwait and Lebanon.

Employers routinely confiscate domestic workers' passports and confine them to the workplace, the rights group says.

The UAE has denied the charges, saying Human Rights Watch has ignored its efforts to improve workers' conditions.

More than 660,000 Sri Lankan women work abroad as maids, nearly 90% of them in the Gulf countries.

Abusive employers

The 131-page report - called Exported and Exposed - documents the serious abuses that domestic workers face at every step of the migration process.


"Governments in the Gulf expose Sri Lankan domestic workers to abuse by refusing to guarantee a weekly rest day, limits to the workday freedom of movement and other rights that most workers take for granted," said Jennifer Turner, a women's rights researcher at Human Rights Watch.

"Too many abusive employers and unscrupulous labour agents get away with exploiting these workers without any real punishment."

The report is based on 170 interviews with domestic workers, government officials, and labour recruiters conducted in Sri Lanka and in the Middle East.

"Domestic workers typically labour for 16 to 21 hours a day, without rest breaks or days off, for extremely low wages of 15 to 30 US cents per hour," the report says.

'Reform laws'

Some domestic workers told Human Rights Watch how they were subjected to forced confinement, food deprivation, physical and verbal abuse, forced labour, and sexual harassment and rape by their employers.

"The Gulf countries need to do a lot more to stop abuse of domestic workers," Ms Turner said.

"The governments of Saudi Arabia, Kuwait and the UAE should extend labour laws to domestic workers, ensure their complaints can be heard and reform immigration laws so that workers aren't tied to employers."

The rights group has also urged the Sri Lankan government to improve regulation and monitoring of recruitment agents, as well as services for abused workers in consulates abroad.

The UAE has dismissed the charges.

In response, it said Human Rights Watch has "once again chosen to ignore many of the positive steps adopted by the UAE in recent months to improve conditions for temporary foreign workers in the country".

Many of HRW's recommendations have already been met or are in progress, the UAE's state news agency WAM quoted Anwar Gargash, minister of state for Federal National Council affairs, as saying.

Migrant workers make up the largest net foreign exchange earner for Sri Lanka.

The country has a huge unemployment problem, and often cannot dictate terms to richer nations.

2007-04-29

Meeting in Istanbul



Heute, am 29.04.2007, findet ein Meeting in Çağlayan, (Istanbul) statt. Prof.Dr. Türkan Saylan und Prof.Dr. Necla Arat waren unter den Sprechern. Zwei hochqualifizierte Frauen in der Türkei. Da ich mir vorstelle, dass die europaeische Presse gerade diesen Aspekt nicht herausstreichten wird, notiere ich mir das hierher.
Dazu spaeter noch mehr...

2007-04-28

Place de la Concorde






20 Mai 07

After having seen the movie 'Marie Antoinette'. From the link

http://en.wikipedia.org/wiki/Marie_Antoinette#Execution_and_burial

On the morning of October 16, 1793, a guard arrived to cut her hair and bind her hands behind her back. She was forced into a tumbril and paraded through the streets of Paris for over an hour before reaching the Place de la Révolution where the guillotine stood. She stepped down from the cart and stared up at the guillotine. The priest who had accompanied her whispered, "This is the moment, Madame, to arm yourself with courage." Marie Antoinette turned to look at him and smiled, "Courage? The moment when my troubles are going to end is not the moment when my courage is going to fail me." Legend states that her last words were, "Pardonnez-moi, monsieur," (Pardon me, monsieur) spoken after she had accidentally stepped on the executioner's foot.[6]
At 12:15, Marie Antoinette was executed. Her head was exhibited to a cheering crowd. The bodies of Marie, Louis XVI and Madame Elisabeth (Louis' sister) were buried in a mass grave near the location of today's La Madeleine church and covered in quicklime. Following the restoration of the Bourbons, a search was conducted for the bodies. On January 21, 1815, more than twenty years after her death, her corpse was exhumed—a lady's garter helped with identification—and Marie Antoinette was buried at the side of her spouse in the crypt of St. Denis Basilica just outside of Paris, the traditional final resting place of French monarchs.