Das ist ein sehr bekanntes Buch, ich weiss. Wir waren alle mal Anfaenger. Das Buch hatte mir eine Freundin geschenkt gehabt, glaube ich. Ich weiss nicht mehr genau...Oder ich habe es einfach in dem Zimmer gefunden, wo ich damals gewohnt habe und habe angefangen zu lesen...? Das Buch ist sicher ein Teil meines Lebens. Es war das erste Buch, das ich von Erich Fromm gelesen habe...
Heute, beim Aufraeumen wieder, habe einen alten Umschlag gefunden aus meiner Studiumzeit. Aus Tübingen. Ich war überrascht, habe am Anfang nicht einmal verstanden, worum es handelt. Und dass dieses Müllstück so lange überlebt hat, war auch erstaunlich. Irgendwelche Broschüre von der Erich Fromm Gesellschaft sollten drinnen sein...So lange her schon...
Was mir von Erich Fromm immer wieder in letzter Zeit einfaellt, ist die Theorie von den Phasen des Kapitalismus... Erste Phase des Kapitalismus und Sex; zweite Phase des Kapitalismus und Sex...In der ersten Phase des K. war alles auf langfristig eingestellt. Enthaltsamkeit war eine Tugend. Die Schichten, die Geld gehabt haben, haben auch Produkte gekauft, die langlebig waren...Und das war damals eine Selbsverstaendlichkeit... Die Medien waren in einem erzieherischen Ton und nicht aufputschend so wie heute...
In der zweiten Phase des Kapitalismus war schon alles anders... Kapitalismus hat die Triebe entdeckt gehabt und wollte sie für sich selber benützen...EAT, PAY,WORK war die Devise...Das heisst; die Medien waren nur Aufputscher für mehr Konsum...Und es sollte alles kurzlebig sein, sowie die Produkte, die wir kaufen...Keine besondere Qualitaet, besteht nur noch in der Garantiezeit, wenn überhaupt. Schnell zum Wegzuschmeissen und ein Neues kaufen...Das neue Produkt ist meistens auch nicht viel besser aber für die kurzlebige Konsumzeit essentiell...Und so geht es weiter...
Diese Gedankenreste sind nicht aus dem obigen Buch, aber im Nachhinein kommt mir vor, dass das Gleichgewicht zwischen Haben und Sein schon laengst ein Problem war...
KUZEY AMERİKA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KUZEY AMERİKA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2011-01-02
2010-08-04
Bugün 4 Agusos 2010
Bazı günlerin ismi olmuyor...Bugün de mesela 4 Agustos, aklıma genel birşeyler getirmiyor...Özelde belki, ama onu da niye yazayım ki...
Öztin Akgüç ün 1 Agustos 2010 tarihli köşe yazısını daha yeni okudum. Aynen öyle...Ben daha da ileri giderdim ama o zaman da gazetede yazılmaz bazı şeyler... Gerçi bunlar bilinen şeyler ama niye kitle bunu görmüyor, ben bunu anlamıyorum!!!!!! Anlamak istemiyorum veya...
12 Eylül 1980 Özal ı türk toplumuna tek tercihmiş gibi sunmuş, aynı taktik AKP nin başa gelmesinde de uygulanmıştır. % 33 le 2002 de iktidar olmadılar mı? Hangi demokrasi?
Geçenlerde Avrupalı bir arkadaş 'Evren i Pinochet ye benzetebilir miyiz?' diye sordu. Güzel bir soru. Ama ben ne diyeceğimi tam olarak bilemedim...Aklıma bi sürü şey geldi...
Türkiye de Salvador Allende yoktu ki zaten...Artı burası daha vahşi Güney Amerika dan...Burda adam bulup, başa getirtmek Güney Amerika dakinden daha kolay...Burdakiler zaten saf ve açgözlü...Manipule edildiklerinde bile kendilerinin manipule ettiklerini düşünüyorlar...Heyt koççum heyt! :-))) Hakimiyet ile para ilişkisini tam olarak analiz edemiyorlar...'Yani param varsa, ben kralımdır'' diye düşünüyor Anadolulu...Bunun dışında bir politik kültürü yok...Özal giller de böyleydi, bunlar da böyle...Ama doğru olan bunlar gökten veya uzaydan gelmedi Türkiye ye...Politika belli bir potansiyeli kullanıyor...
Başka neler okudum gazeteler de? Danimarka da ve Hollanda da aşırı sağ oylar artıyormuş. Hiç şaşmadım ben buna...Avrupa maalesef kötü bir çizgiye gelmişti ben ordayken ve o çizginin daha da aşırı bir şekilde devam edeceği belli idi...Göç çok ciddi bir problem...Her bakımdan ciddiye alınmalı...Avrupalı larının da haklı olduğu yerler var, ama her konuda haklı değiller...Falan, filan...Banal oldum yine:-)
Bir de Ahmet Arpad ın Viyana Kahvehaneleri üzerine bir yazısını okudum...'Na ja!' Almancasi ile...
(linkini veriyorum aşağıda:)
(Medeni bir internet sayfası var. Avrupa da yaşayanlar yine kendilerini belli ediyorlar bence...)
http://www.ahmet-arpad.de/
Şöyle, böyle bir yazı...Cumhuriyet resmen sigara yasağına karşı tavır alıyor sanki!!!!!!!! Ben buna feciii kılım!!! Ben de dahil olmak üzere birçok Viyanalı sigara yasağını doğru buluyor!!!!!!!
Sigara yasağı çok önemli ve haklı bence!!!! Asıl adilik AKP nin şarap politikasında!!! Istanbul da ağız tadı ile bir şarap içmek mümkün değil! Sırf Anadolu magandasının hayat kültürünü tek yaşama şekli olarak yayma hırsından!!!! Olayın islam ile alakası yok.
Geçenlerde Penguen de bir karikatür vardı.Çok hoşuma gitti. Bir kadın ve bir erkek şık şık oturmuşlar şarap seçiyorlar...Adam işte 'Cabernet Savignon' falan gibi birşey söylüyor. Garson 'Çok doğru bir seçim.' diyor. 'Bize gelişi 7 lira, size ama 147 liradan satıyoruz.Harika bir seçim!' :-)))))
Öztin Akgüç ün 1 Agustos 2010 tarihli köşe yazısını daha yeni okudum. Aynen öyle...Ben daha da ileri giderdim ama o zaman da gazetede yazılmaz bazı şeyler... Gerçi bunlar bilinen şeyler ama niye kitle bunu görmüyor, ben bunu anlamıyorum!!!!!! Anlamak istemiyorum veya...
12 Eylül 1980 Özal ı türk toplumuna tek tercihmiş gibi sunmuş, aynı taktik AKP nin başa gelmesinde de uygulanmıştır. % 33 le 2002 de iktidar olmadılar mı? Hangi demokrasi?
Geçenlerde Avrupalı bir arkadaş 'Evren i Pinochet ye benzetebilir miyiz?' diye sordu. Güzel bir soru. Ama ben ne diyeceğimi tam olarak bilemedim...Aklıma bi sürü şey geldi...
Türkiye de Salvador Allende yoktu ki zaten...Artı burası daha vahşi Güney Amerika dan...Burda adam bulup, başa getirtmek Güney Amerika dakinden daha kolay...Burdakiler zaten saf ve açgözlü...Manipule edildiklerinde bile kendilerinin manipule ettiklerini düşünüyorlar...Heyt koççum heyt! :-))) Hakimiyet ile para ilişkisini tam olarak analiz edemiyorlar...'Yani param varsa, ben kralımdır'' diye düşünüyor Anadolulu...Bunun dışında bir politik kültürü yok...Özal giller de böyleydi, bunlar da böyle...Ama doğru olan bunlar gökten veya uzaydan gelmedi Türkiye ye...Politika belli bir potansiyeli kullanıyor...
Başka neler okudum gazeteler de? Danimarka da ve Hollanda da aşırı sağ oylar artıyormuş. Hiç şaşmadım ben buna...Avrupa maalesef kötü bir çizgiye gelmişti ben ordayken ve o çizginin daha da aşırı bir şekilde devam edeceği belli idi...Göç çok ciddi bir problem...Her bakımdan ciddiye alınmalı...Avrupalı larının da haklı olduğu yerler var, ama her konuda haklı değiller...Falan, filan...Banal oldum yine:-)
Bir de Ahmet Arpad ın Viyana Kahvehaneleri üzerine bir yazısını okudum...'Na ja!' Almancasi ile...
(linkini veriyorum aşağıda:)
(Medeni bir internet sayfası var. Avrupa da yaşayanlar yine kendilerini belli ediyorlar bence...)
http://www.ahmet-arpad.de/
Şöyle, böyle bir yazı...Cumhuriyet resmen sigara yasağına karşı tavır alıyor sanki!!!!!!!! Ben buna feciii kılım!!! Ben de dahil olmak üzere birçok Viyanalı sigara yasağını doğru buluyor!!!!!!!
Sigara yasağı çok önemli ve haklı bence!!!! Asıl adilik AKP nin şarap politikasında!!! Istanbul da ağız tadı ile bir şarap içmek mümkün değil! Sırf Anadolu magandasının hayat kültürünü tek yaşama şekli olarak yayma hırsından!!!! Olayın islam ile alakası yok.
Geçenlerde Penguen de bir karikatür vardı.Çok hoşuma gitti. Bir kadın ve bir erkek şık şık oturmuşlar şarap seçiyorlar...Adam işte 'Cabernet Savignon' falan gibi birşey söylüyor. Garson 'Çok doğru bir seçim.' diyor. 'Bize gelişi 7 lira, size ama 147 liradan satıyoruz.Harika bir seçim!' :-)))))
2010-06-30
Lumumba_1925_1961
Lumumba (1925-1961) yeniden gündemde. Az evvel BBC de yine bu rezil cinayetten bahsedildiğini duyunca, yazmam gerektiğini düşündüm. Halbuki yazacak birçok şey ve bambaşka şeyler vardı kafamda ama üşeniyordum. Tatilden sonra tekrar başlamak bazı şeylere insana zor geliyor.
BBC nin sanki İngiltere nin hiç suçu yokmuş gibi yapmasını enteresan buluyorum. Bütün pis işlerde BBC A.B.D. yi tek suçlu gibi gösteriyor. En büyük suçlu tabii, bunu tartışmıyoruz ama yine de...
Congo yu sömürmede İngilizlerin ve Belçikalıların ortak olduğu bir şirketten bahsedildiğini duydum. Lumumba nın katlinde CIA tek başına değildi muhtemelen. İğrenç, resmen iğrenç. Lumumba yı işkence ile !!!! öldürtüp, yerine Mobutu yu getirmeleri bence herşeyi açıklıyor...
Che Guevara (1928-1967) yı öldürmelerinden de hala utanç duymuyor birçok A.B.D. li ve ben buna hala şaşırıyorum. Ben de safım biraz galiba yavv...:-) Yavru bir kedinin ismine bile tahammül edemeyen bir Amerikalı profesörle tanışınca bir keresinde çok şaşırmıştım...
Afrika ve Latin Amerika olmasa Batı nerde olurdu 19.yüzyılın sonunda kimbilir?...
Link:http://es.wikipedia.org/wiki/Patrice_Lumumba
Bunu da Le Monde dan alıp, buraya koyuyorum:
REPÈRES
1874-1877 : exploration du fleuve Congo par Henry Morton Stanley
1886 : le roi belge Léopold II devient roi de l'État indépendant du Congo (EIC). Le Congo est la propriété du roi.
1908 : Léopold II cède l'EIC à la Belgique, naissance du Congo belge.
30 juin 1960 : le Congo belge devient indépendant et se renomme République du Congo
11 juillet 1960 : coup d'état des militaires, avec en tête le général Mobutu. Le pays est unifié en 1965, et devient la République démocratique du Congo.
1977 : politique de "l'authenticité". Le pays se nomme désormais République du Zaïre.
1997 : le général Mobutu est renversé par Laurent-Désiré Kabila
2006 : Joseph Kabila, fils de Laurent-Désiré, devient le premier président élu au suffrage universel direct.
Ayrıca yine, yeni, yeniden bir not:
Ein Kongress dieser sowie verschiedener ethnisch-regionaler Parteien und nationaler Bewegungen forderte 1959 die sofortige volle Unabhängigkeit des Kongo. In der Folge kam es zu Unruhen, auf die die belgische Regierung hart reagierte. Im Oktober 1959 wurde auch Lumumba verhaftet und gefoltert. Erst nachdem der belgischen Regierung klar wurde, dass sie die Kontrolle über das riesige Land nicht aufrechterhalten könnte, wurde er nach rund drei Monaten am 25. Januar 1960 freigelassen. Zwei Tage später, am 27. Januar 1960, kündigte Belgien Wahlen und Selbstverwaltung an und erklärte, dass es sich innerhalb von sechs Monaten aus dem Kongo zurückziehen werde. Das Versprechen hielt Belgien, am 30. Juni 1960 erhielt der Kongo seine Unabhängigkeit, nachdem einen knappen Monat zuvor am 25. Mai 1960 der MNC in den ersten freien Wahlen des Kongo die meisten Stimmen auf sich vereinigt hatte.
BBC nin sanki İngiltere nin hiç suçu yokmuş gibi yapmasını enteresan buluyorum. Bütün pis işlerde BBC A.B.D. yi tek suçlu gibi gösteriyor. En büyük suçlu tabii, bunu tartışmıyoruz ama yine de...
Congo yu sömürmede İngilizlerin ve Belçikalıların ortak olduğu bir şirketten bahsedildiğini duydum. Lumumba nın katlinde CIA tek başına değildi muhtemelen. İğrenç, resmen iğrenç. Lumumba yı işkence ile !!!! öldürtüp, yerine Mobutu yu getirmeleri bence herşeyi açıklıyor...
Che Guevara (1928-1967) yı öldürmelerinden de hala utanç duymuyor birçok A.B.D. li ve ben buna hala şaşırıyorum. Ben de safım biraz galiba yavv...:-) Yavru bir kedinin ismine bile tahammül edemeyen bir Amerikalı profesörle tanışınca bir keresinde çok şaşırmıştım...
Afrika ve Latin Amerika olmasa Batı nerde olurdu 19.yüzyılın sonunda kimbilir?...
Link:http://es.wikipedia.org/wiki/Patrice_Lumumba
Bunu da Le Monde dan alıp, buraya koyuyorum:
REPÈRES
1874-1877 : exploration du fleuve Congo par Henry Morton Stanley
1886 : le roi belge Léopold II devient roi de l'État indépendant du Congo (EIC). Le Congo est la propriété du roi.
1908 : Léopold II cède l'EIC à la Belgique, naissance du Congo belge.
30 juin 1960 : le Congo belge devient indépendant et se renomme République du Congo
11 juillet 1960 : coup d'état des militaires, avec en tête le général Mobutu. Le pays est unifié en 1965, et devient la République démocratique du Congo.
1977 : politique de "l'authenticité". Le pays se nomme désormais République du Zaïre.
1997 : le général Mobutu est renversé par Laurent-Désiré Kabila
2006 : Joseph Kabila, fils de Laurent-Désiré, devient le premier président élu au suffrage universel direct.
Ayrıca yine, yeni, yeniden bir not:
Ein Kongress dieser sowie verschiedener ethnisch-regionaler Parteien und nationaler Bewegungen forderte 1959 die sofortige volle Unabhängigkeit des Kongo. In der Folge kam es zu Unruhen, auf die die belgische Regierung hart reagierte. Im Oktober 1959 wurde auch Lumumba verhaftet und gefoltert. Erst nachdem der belgischen Regierung klar wurde, dass sie die Kontrolle über das riesige Land nicht aufrechterhalten könnte, wurde er nach rund drei Monaten am 25. Januar 1960 freigelassen. Zwei Tage später, am 27. Januar 1960, kündigte Belgien Wahlen und Selbstverwaltung an und erklärte, dass es sich innerhalb von sechs Monaten aus dem Kongo zurückziehen werde. Das Versprechen hielt Belgien, am 30. Juni 1960 erhielt der Kongo seine Unabhängigkeit, nachdem einen knappen Monat zuvor am 25. Mai 1960 der MNC in den ersten freien Wahlen des Kongo die meisten Stimmen auf sich vereinigt hatte.
2009-11-18
2009-04-07
Obama dan sonra, After Obama
Avrupa medyalarına bir göz attım, ABD yi seveceğim geldi... Tanrım inanamıyorum!!!!!! Bunlar kendilerini ne zannediyorlar?
Obama ziyaretini Avrupa pek iyi bir gözle seyretmemiş anlaşılan... Rassmussen olayında da kendilerini her zamanki gibi tartışılmaz haklı görüyorlar ve yine son derece anti demokratikler...
NATO daki sisteme sinir oluyorlar ama aslında NATO daki sistem çoğunluk sisteminden daha demokratik...
Ve buna kesinlikle tahammül edemiyorlar...
En başından Rassmussen in seçileceği belli idi ve AKP nin hareketi yine her zamanki kulisler arkasında yapılan bilinçli, beceri gerektiren diplomasiden çok, kitleye ve medyaya oynayan maganda diplomasisi idi, ama olsun, hiçbir şey yapmamalarından daha iyi.
Maalesef daha fazla vaktim yok, yoksa yazmak istediğim çok şey var...Sadece not almak istedim; Avrupa çıldırmış...Kimse artık tek başına dünya hakimi değil ve olmaması da daha iyi...
Obama ziyaretini Avrupa pek iyi bir gözle seyretmemiş anlaşılan... Rassmussen olayında da kendilerini her zamanki gibi tartışılmaz haklı görüyorlar ve yine son derece anti demokratikler...
NATO daki sisteme sinir oluyorlar ama aslında NATO daki sistem çoğunluk sisteminden daha demokratik...
Ve buna kesinlikle tahammül edemiyorlar...
En başından Rassmussen in seçileceği belli idi ve AKP nin hareketi yine her zamanki kulisler arkasında yapılan bilinçli, beceri gerektiren diplomasiden çok, kitleye ve medyaya oynayan maganda diplomasisi idi, ama olsun, hiçbir şey yapmamalarından daha iyi.
Maalesef daha fazla vaktim yok, yoksa yazmak istediğim çok şey var...Sadece not almak istedim; Avrupa çıldırmış...Kimse artık tek başına dünya hakimi değil ve olmaması da daha iyi...
2008-12-29
Huntington öldü.
Samuel Huntington ın ölüşü bana nedense o basit ve komik şakayı hatırlattı. 'Gott ist tot.', Nietzsche, 'Nietzsche ist tot.', Gott.
Biliyorum arada pek bir alaka yok ama bir serbest çağrışım işte...
Bush Amerikan tarihine aptal ve başarısız bir başbakan olarak geçecek. Otoriter babasının izinden giden zavallı bir oğul olacağına neden sevimli bir alkolik olmayı seçmedi bilmiyorum; onun ve dünya için daha iyi olacağı kesindi. Ama zaten önemli olan Exxon mobile in kazancı idi ve o da seçim günü en yüksek noktasında idi, yani 'mission completed' bir şekilde ayrıldı Bush aslında saraydan. Üzerine düşen görevi yaptı, ne Amerikan halkı, ne de Irak taki insanların, kadınların, çocukların hayatı bu şirketin kazancından daha önemli değildi... Güle, güle Bush ayakkabılar hep kafanda sek sek oynasın! Seni böyle hatırlamak hoş olacak...
Huntington ın da bu sene ölüşü (biliyorum Bush ölmedi ama yine de) ne hoş aslında...
Buraya bu konuda okumaya vaktimin olduğu tek yazıyı ekliyorum. (Halbuki kendim de daha çok bu konuda okumak ve yazmak isterdim...)
Cumhuriyet 29.12.2008
SAĞNAK
NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Peygamber’ Öldü!
Ona bu lakabı vermişlerdi: “Uygarlık çatışması peygamberi!”
Niye?
11 Eylül şafağında, hedefi 12’den vuran bir isabetle “medeniyet savaşlarını”; “herkesten önce” görüp, teşhis ve tespit ettiği için...
Soğuk Savaş sonrası, ’93’te bir “soru işareti” şeklinde tedavüle soktuğu “The Clash of Civilizations?” (Uygarlık Çatışması) tezlerini; üç yıl arayla aynı adla -bu kez sonundaki soru işaretini kaldırarak (“The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order”)- kitaplaştıran Huntington için ısrarla hâlâ uluorta böyle “peygamber” tanımı kullanılıyor:
Noel günü ölen siyaset bilimcisi için; “Uygarlık Çatışması Peygamberi aramızdan ayrıldı” diyorla...
Yeni milenyumun eşiğine damga vuran bu ünlü akademisyenin yaşamöyküsüne baktığınızda oysa; dünyayı bölen bu kavramı dolaşıma sokan zatın en çarpıcı özelliğinin, “devrimci mesajları önceden gören ve haber veren” bir “öncü peygamber” olmaktan çok; halis mulis bir “kurulu düzen ürünü” ve “teorisyeni” olduğunu görüyorsunuz.
Samuel Huntington; ABD “akademik camiasının” muhafazakâr mabetlerinden çıkmış, Harvard’da yarım asır hocalık yapmış bir isim...
Seçkin muhitlerde (Martha’s Vineyard!) yaşamış; “Milli Güvenlik Konseyi’nin” danışmanlığını üstlenmiş...
“Pentagon”la sıkı fıkı bağlar kurmuş, “fildişi kulesinden başını uzatmamış” bir entelektüelden söz ediyoruz...
ABD Bilim Akademisi’ne yaptığı “üyelik istemi” -tezleri adına kullandığı “bilimsellikten uzak formüller ve modellerin” afişe olması nedeniyle- geri çevrilmiş...
‘Ayrımcılığın teorisyeni’
Şimdiye dek nedense hep gölgede kalan, üzerinde hiç konuşulmayan bu ilginç ayrıntı; Huntington’un “bayraktarlığını yaptığı”, “yeni dünyanın apartheid-cı özlemleri” ile yakından bağlantılı...
1968’de ünlendiği eseri “Değişen Toplumlarda Siyaset Düzeni” (Political Order in Changing Societes) de Huntington; “ırk ayrımcılığı- apartheid” damgasını taşıyan Güney Afrika rejimini savunmuş meğerse. “Güya” bilimsel argümanlarla desteklediği tezini savunmak adına da “sahte matematiksel denklemler” kullanmış.
Serge Lang adında bir matematikçinin; bu denklemlerin “sahteliğini” kanıtlamasıyla birlikte Huntington’a “Bilim Akademisi” yolu tıkanmış...
Huntington’ın; “apartheid vukuatları” bununla sınırlı değil. Vietnam savaşı yıllarında da hazret; Vietnamlıları, (ABD güçlerinin güvenliği adına) “aşiret” esası üzerinden ayrıştırıp, farklı yerleşim bölgelerinde toplamayı önermiş!
Beyninin böyle her hücresinde “ayrımcılık” kazılı olan bir Harvard entelektüeli(!); derken Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla çıkıyor ve insanlığa “Şimdiye dek bildiğiniz her şeyi unutun!” diyor: “Dünya bundan böyle Soğuk Savaş yıllarındaki gibi ‘siyasi’, ‘ekonomik’ farklılıklar üzerinden değil; ‘kimlikler”-‘etnik’, ‘dini’, ‘kültürel’ kimlikler- üzerinden bölünecek...
Ulus devlet önemini yitirecek. Ve ‘kimlikler’ öne çıkacak. Çatışma alanları ve kavgalarını; bu ‘kimlik siyaseti’ belirleyecek. ‘Kimlik çatışmasının şiddetle hissedildiği’ fay hattı ülkeler; bunun sonuçlarının en bariz yaşandığı ülkeler olacak...”
Ve Türkler üzerindeki tezleri...
“Bölünmüş ülkeler” tanımıyla sınıflandırdığı bu ülkelerin başına Huntington; Türkiye’yi yerleştiriyor.
Siyasi modelleri itibarıyla “Batı’yı” seçen Türkler; tarihi, kültürel, geleneksel açıdan gerçekte “İslam uygarlığına” aittir... diyor. Bu nedenle de asla AB’ ye giremezler!
İyisi mi Türkler, Müslüman blokun başına “lider” olsunlar! Avrupa böylelikle “Arabistan”a dönüşmez, ABD de “ihtiyatlı ve pragmatik” Türkler sayesinde “İslam terorizmini” zapturapta alır. Türkler; bloklar ve bölgesel güçler dışında kalmaktan kurtulur. Hem kendileri, hem de dünya için selametli bir iş yapmış olurlar...
Bu lafları ben bizzat İstanbul’da Huntington’dan dinlemiştim. Büyük “Uygarlık çatışması” peygamberi, bu cinfikir kehanetleri ortaya atmak için neden “Soğuk Savaş” sonunu bekledi acaba?
Komünist tehdidin kol gezdiği dönemde “Türkler”; İslam uygarlığına ait değildi de, sonradan mı katıldı?
Huntington’a artık bu soruyu soramayız.
Ama “Uygarlık Çatışması Peygamberinin” sıkı fıkı olduğu “neo-con”lar da; işe bakın ki, Beyaz Saray’dan ayrılmak üzere...
Washington kulislerinde bu tezlerin nasıl pişirildiğini -tarihe dipnot düşmek adına- bakarsınız belki bir anlatan çıkar.
Hepinize iyi yıllar...
nilgun@cumhuriyet.com.tr
Biliyorum arada pek bir alaka yok ama bir serbest çağrışım işte...
Bush Amerikan tarihine aptal ve başarısız bir başbakan olarak geçecek. Otoriter babasının izinden giden zavallı bir oğul olacağına neden sevimli bir alkolik olmayı seçmedi bilmiyorum; onun ve dünya için daha iyi olacağı kesindi. Ama zaten önemli olan Exxon mobile in kazancı idi ve o da seçim günü en yüksek noktasında idi, yani 'mission completed' bir şekilde ayrıldı Bush aslında saraydan. Üzerine düşen görevi yaptı, ne Amerikan halkı, ne de Irak taki insanların, kadınların, çocukların hayatı bu şirketin kazancından daha önemli değildi... Güle, güle Bush ayakkabılar hep kafanda sek sek oynasın! Seni böyle hatırlamak hoş olacak...
Huntington ın da bu sene ölüşü (biliyorum Bush ölmedi ama yine de) ne hoş aslında...
Buraya bu konuda okumaya vaktimin olduğu tek yazıyı ekliyorum. (Halbuki kendim de daha çok bu konuda okumak ve yazmak isterdim...)
Cumhuriyet 29.12.2008
SAĞNAK
NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Peygamber’ Öldü!
Ona bu lakabı vermişlerdi: “Uygarlık çatışması peygamberi!”
Niye?
11 Eylül şafağında, hedefi 12’den vuran bir isabetle “medeniyet savaşlarını”; “herkesten önce” görüp, teşhis ve tespit ettiği için...
Soğuk Savaş sonrası, ’93’te bir “soru işareti” şeklinde tedavüle soktuğu “The Clash of Civilizations?” (Uygarlık Çatışması) tezlerini; üç yıl arayla aynı adla -bu kez sonundaki soru işaretini kaldırarak (“The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order”)- kitaplaştıran Huntington için ısrarla hâlâ uluorta böyle “peygamber” tanımı kullanılıyor:
Noel günü ölen siyaset bilimcisi için; “Uygarlık Çatışması Peygamberi aramızdan ayrıldı” diyorla...
Yeni milenyumun eşiğine damga vuran bu ünlü akademisyenin yaşamöyküsüne baktığınızda oysa; dünyayı bölen bu kavramı dolaşıma sokan zatın en çarpıcı özelliğinin, “devrimci mesajları önceden gören ve haber veren” bir “öncü peygamber” olmaktan çok; halis mulis bir “kurulu düzen ürünü” ve “teorisyeni” olduğunu görüyorsunuz.
Samuel Huntington; ABD “akademik camiasının” muhafazakâr mabetlerinden çıkmış, Harvard’da yarım asır hocalık yapmış bir isim...
Seçkin muhitlerde (Martha’s Vineyard!) yaşamış; “Milli Güvenlik Konseyi’nin” danışmanlığını üstlenmiş...
“Pentagon”la sıkı fıkı bağlar kurmuş, “fildişi kulesinden başını uzatmamış” bir entelektüelden söz ediyoruz...
ABD Bilim Akademisi’ne yaptığı “üyelik istemi” -tezleri adına kullandığı “bilimsellikten uzak formüller ve modellerin” afişe olması nedeniyle- geri çevrilmiş...
‘Ayrımcılığın teorisyeni’
Şimdiye dek nedense hep gölgede kalan, üzerinde hiç konuşulmayan bu ilginç ayrıntı; Huntington’un “bayraktarlığını yaptığı”, “yeni dünyanın apartheid-cı özlemleri” ile yakından bağlantılı...
1968’de ünlendiği eseri “Değişen Toplumlarda Siyaset Düzeni” (Political Order in Changing Societes) de Huntington; “ırk ayrımcılığı- apartheid” damgasını taşıyan Güney Afrika rejimini savunmuş meğerse. “Güya” bilimsel argümanlarla desteklediği tezini savunmak adına da “sahte matematiksel denklemler” kullanmış.
Serge Lang adında bir matematikçinin; bu denklemlerin “sahteliğini” kanıtlamasıyla birlikte Huntington’a “Bilim Akademisi” yolu tıkanmış...
Huntington’ın; “apartheid vukuatları” bununla sınırlı değil. Vietnam savaşı yıllarında da hazret; Vietnamlıları, (ABD güçlerinin güvenliği adına) “aşiret” esası üzerinden ayrıştırıp, farklı yerleşim bölgelerinde toplamayı önermiş!
Beyninin böyle her hücresinde “ayrımcılık” kazılı olan bir Harvard entelektüeli(!); derken Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla çıkıyor ve insanlığa “Şimdiye dek bildiğiniz her şeyi unutun!” diyor: “Dünya bundan böyle Soğuk Savaş yıllarındaki gibi ‘siyasi’, ‘ekonomik’ farklılıklar üzerinden değil; ‘kimlikler”-‘etnik’, ‘dini’, ‘kültürel’ kimlikler- üzerinden bölünecek...
Ulus devlet önemini yitirecek. Ve ‘kimlikler’ öne çıkacak. Çatışma alanları ve kavgalarını; bu ‘kimlik siyaseti’ belirleyecek. ‘Kimlik çatışmasının şiddetle hissedildiği’ fay hattı ülkeler; bunun sonuçlarının en bariz yaşandığı ülkeler olacak...”
Ve Türkler üzerindeki tezleri...
“Bölünmüş ülkeler” tanımıyla sınıflandırdığı bu ülkelerin başına Huntington; Türkiye’yi yerleştiriyor.
Siyasi modelleri itibarıyla “Batı’yı” seçen Türkler; tarihi, kültürel, geleneksel açıdan gerçekte “İslam uygarlığına” aittir... diyor. Bu nedenle de asla AB’ ye giremezler!
İyisi mi Türkler, Müslüman blokun başına “lider” olsunlar! Avrupa böylelikle “Arabistan”a dönüşmez, ABD de “ihtiyatlı ve pragmatik” Türkler sayesinde “İslam terorizmini” zapturapta alır. Türkler; bloklar ve bölgesel güçler dışında kalmaktan kurtulur. Hem kendileri, hem de dünya için selametli bir iş yapmış olurlar...
Bu lafları ben bizzat İstanbul’da Huntington’dan dinlemiştim. Büyük “Uygarlık çatışması” peygamberi, bu cinfikir kehanetleri ortaya atmak için neden “Soğuk Savaş” sonunu bekledi acaba?
Komünist tehdidin kol gezdiği dönemde “Türkler”; İslam uygarlığına ait değildi de, sonradan mı katıldı?
Huntington’a artık bu soruyu soramayız.
Ama “Uygarlık Çatışması Peygamberinin” sıkı fıkı olduğu “neo-con”lar da; işe bakın ki, Beyaz Saray’dan ayrılmak üzere...
Washington kulislerinde bu tezlerin nasıl pişirildiğini -tarihe dipnot düşmek adına- bakarsınız belki bir anlatan çıkar.
Hepinize iyi yıllar...
nilgun@cumhuriyet.com.tr
2008-09-18
Link of the day
Link of the day: http://www.lewrockwell.com/orig8/bryan2.html
After reading this page, one can again smile at this world and at the official language of the mainstream media.
After reading this page, one can again smile at this world and at the official language of the mainstream media.
2008-08-11
Küçük ve Büyük Üzerine
11 Ağustos 2008, Milliyet ten alıntı
...
'İngiliz The Sunday Times gazetesinin Gürcistan’da başta ABD ve İngiltere olmak üzere NATO ülkelerinden yüzlerce askeri danışman bulunduğu ve Gürcistan’da bulunan 200 Pentagon uzmanının Gürcü birliklerini savaşa hazırladığı iddiasını ön plana çıkaran Rus Vesti televizyonu, Güney Osetya yönetiminin öldürülen Gürcü askerler arasında
siyahilerin de bulunduğu ve bunların ABD’nin gönderdiği eğitmenler olabileceği yönündeki açıklamalarına dikkati çekti. İzvestiya gazetesi de "Rus ordusu Güney Osetya’ya neden girdi?" başlığıyla yayımladığı haberde, şunları kaydetti: "Rus barış gücü askerleri taraflardan birini barışa zorlayarak yalnızca sorumluluklarını yerine getiriyor. Bu hakkı onlara BM tanıyor. Rus askerleri, sorunun çözümünde uygulayacağı metot ve kaynakları seçme
konusunda bir kısıtlamaya tabi değil. Güney Osetya’daki istila başlamadan önce Gürcü birlikleri Rus barış gücü karşısında kısa süreli üstünlük yakaladı. İşte bu yüzden Rusya barış gücüne destek göndermek zorunda kaldı." '
...
Şimdi Gürcistan küçük bir ülke olarak 'Rusya tarafından saldırıya uğrayan zavallı küçük ülke' senaryosu üzerine oynayacak... Bu senaryoyu çok iyi biliyoruz... Bu o kadar adice bir senaryo ki, artık küçük ülkelerden iğrendiğimi yazabilirim. Gürcistan ateşkes isterken bile vurmaya devam etti ve ayrıca ordaki Rus sivilleri 'peacekeeping' güçlerinin gittiği ertesi gün vurdu. Ayrıca da Çin de Olimpiyatların başladığı ilk gün idi Batı nın Rusya yı vurduğu gün... Unutmayın ki burda aslında Avrupa ve Kuzey Amerika daki güç merkezleri Asya yı vuruyor...
Hatta ABD nin asıl hedefinin İran olduğu ve Rusya nın dikkattinin dağıtılmak istendiği gibi spekulasyonlar bile duydum... Gerçeği bilemeyiz ama bölgenin gergin olduğu ve küçük etnik gözüken çatışmaların arkasında aslında otomotiv ve petrol sanayinin olduğu açıktır...
Yunanistan vakti zamanında Kıbrıs ta etnik temizlik yapmak isterken de
Türkiye müdahale etmişti.(Allahtan Kıbrıs ta petrol yok.) Güney Osetya da yaşayanların % de 90 ı Rus kökenli. Üstelik bu bir etnik savaş değil aslında, hatta bağımsızlık ve ayrımcılık savaşı da değil, bu bir hammadde savaşı. Batı sanki nereye kadar gidebileceğini görmek istiyor gibi...
Rusya nın karşılık vermemek gibi bir lüksü olamazdı bu durumda...
Ayrıca özellikle Gürcistan meselesinde İsrail fazla hırslı bir rol oynuyor...
Bu gereksiz savaşın arkasında 'küçük ve zavallı' (keh keh) Israil in bölgedeki son derece saldırgan ve egoist politikalarının olması ihtimalı beni şaşırtmaz...
...
'İngiliz The Sunday Times gazetesinin Gürcistan’da başta ABD ve İngiltere olmak üzere NATO ülkelerinden yüzlerce askeri danışman bulunduğu ve Gürcistan’da bulunan 200 Pentagon uzmanının Gürcü birliklerini savaşa hazırladığı iddiasını ön plana çıkaran Rus Vesti televizyonu, Güney Osetya yönetiminin öldürülen Gürcü askerler arasında
siyahilerin de bulunduğu ve bunların ABD’nin gönderdiği eğitmenler olabileceği yönündeki açıklamalarına dikkati çekti. İzvestiya gazetesi de "Rus ordusu Güney Osetya’ya neden girdi?" başlığıyla yayımladığı haberde, şunları kaydetti: "Rus barış gücü askerleri taraflardan birini barışa zorlayarak yalnızca sorumluluklarını yerine getiriyor. Bu hakkı onlara BM tanıyor. Rus askerleri, sorunun çözümünde uygulayacağı metot ve kaynakları seçme
konusunda bir kısıtlamaya tabi değil. Güney Osetya’daki istila başlamadan önce Gürcü birlikleri Rus barış gücü karşısında kısa süreli üstünlük yakaladı. İşte bu yüzden Rusya barış gücüne destek göndermek zorunda kaldı." '
...
Şimdi Gürcistan küçük bir ülke olarak 'Rusya tarafından saldırıya uğrayan zavallı küçük ülke' senaryosu üzerine oynayacak... Bu senaryoyu çok iyi biliyoruz... Bu o kadar adice bir senaryo ki, artık küçük ülkelerden iğrendiğimi yazabilirim. Gürcistan ateşkes isterken bile vurmaya devam etti ve ayrıca ordaki Rus sivilleri 'peacekeeping' güçlerinin gittiği ertesi gün vurdu. Ayrıca da Çin de Olimpiyatların başladığı ilk gün idi Batı nın Rusya yı vurduğu gün... Unutmayın ki burda aslında Avrupa ve Kuzey Amerika daki güç merkezleri Asya yı vuruyor...
Hatta ABD nin asıl hedefinin İran olduğu ve Rusya nın dikkattinin dağıtılmak istendiği gibi spekulasyonlar bile duydum... Gerçeği bilemeyiz ama bölgenin gergin olduğu ve küçük etnik gözüken çatışmaların arkasında aslında otomotiv ve petrol sanayinin olduğu açıktır...
Yunanistan vakti zamanında Kıbrıs ta etnik temizlik yapmak isterken de
Türkiye müdahale etmişti.(Allahtan Kıbrıs ta petrol yok.) Güney Osetya da yaşayanların % de 90 ı Rus kökenli. Üstelik bu bir etnik savaş değil aslında, hatta bağımsızlık ve ayrımcılık savaşı da değil, bu bir hammadde savaşı. Batı sanki nereye kadar gidebileceğini görmek istiyor gibi...
Rusya nın karşılık vermemek gibi bir lüksü olamazdı bu durumda...
Ayrıca özellikle Gürcistan meselesinde İsrail fazla hırslı bir rol oynuyor...
Bu gereksiz savaşın arkasında 'küçük ve zavallı' (keh keh) Israil in bölgedeki son derece saldırgan ve egoist politikalarının olması ihtimalı beni şaşırtmaz...
2008-08-01
Eski Yugoslavya
Cumhuriyet, 1 Ağustos 2008
KARACİÇ İLK GÜNDEN BOMBAYI PATLATTI
‘Holbrooke’tan söz aldım’
Dış Haberler Servisi - Bosna Savaşı‘nda (Nisan 1992-Kasım 1995) Müslüman Boşnakların “100 bin insanı katletti’’ dediği Sırp lideri Radovan Karaciç, BM’nin Hollanda’nın Lahey kentinde Uluslararası Eski Yugoslavya Ağır Ceza Mahkemesi’nde dünkü ilk duruşmasında, “Amerikalı diplomat Richard Holbrooke, ortadan kaybolmam koşuluyla benim Lahey’e teslim edilmeyeceğime söz verdi’’ dedi.
Hollandalı Yargıç Alphons Orie, Karaciç’in iddiası üzerine, “Yeri değil. Bunu şu anda burada söyleyemezsiniz. Bu hususta (sonra) mahkemeye resmi başvuru yapabilirsiniz’’ cevabını verdi.
Bosna-Hersek Devlet Başkanı Alia İzzetbegoviç (1925-2003), Hırvatistan Devlet Başkanı Franyo Tujman (1922-1999) ile Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç (1941-2006), 230 bin’den fazla insanın öldüğü Bosna faciasını bitiren Dayton (ABD-Ohio eyaleti) barış anlaşmasını imzalamışlardı. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Richard Holbrooke, Dayton’un mimarıydı.
Karaciç’in dün mahkemede, Holborooke’un “Kendini zımnen affettiği, yeter ki ortada görünmeyin” dediğini ileri sürdü. Karciç’in bu iddiasını Holbrooke Alman yayın organlarına da kesinlikle yalanladı ve “Buna bir daha cevap vermeyeceğim’’ dedi. Karaciç 10 gün önce Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da yakalandıktan sonra bugün Lahey’de ilk duruşmaya çıkarken, Saraybosna televizyonları oturumu kentte kurulan büyük ekranlardan verdi.
Cumhuriyet, 1 Ağustos 2008
KARACİÇ İLK GÜNDEN BOMBAYI PATLATTI
‘Holbrooke’tan söz aldım’
Dış Haberler Servisi - Bosna Savaşı‘nda (Nisan 1992-Kasım 1995) Müslüman Boşnakların “100 bin insanı katletti’’ dediği Sırp lideri Radovan Karaciç, BM’nin Hollanda’nın Lahey kentinde Uluslararası Eski Yugoslavya Ağır Ceza Mahkemesi’nde dünkü ilk duruşmasında, “Amerikalı diplomat Richard Holbrooke, ortadan kaybolmam koşuluyla benim Lahey’e teslim edilmeyeceğime söz verdi’’ dedi.
Hollandalı Yargıç Alphons Orie, Karaciç’in iddiası üzerine, “Yeri değil. Bunu şu anda burada söyleyemezsiniz. Bu hususta (sonra) mahkemeye resmi başvuru yapabilirsiniz’’ cevabını verdi.
Bosna-Hersek Devlet Başkanı Alia İzzetbegoviç (1925-2003), Hırvatistan Devlet Başkanı Franyo Tujman (1922-1999) ile Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç (1941-2006), 230 bin’den fazla insanın öldüğü Bosna faciasını bitiren Dayton (ABD-Ohio eyaleti) barış anlaşmasını imzalamışlardı. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Richard Holbrooke, Dayton’un mimarıydı.
Karaciç’in dün mahkemede, Holborooke’un “Kendini zımnen affettiği, yeter ki ortada görünmeyin” dediğini ileri sürdü. Karciç’in bu iddiasını Holbrooke Alman yayın organlarına da kesinlikle yalanladı ve “Buna bir daha cevap vermeyeceğim’’ dedi. Karaciç 10 gün önce Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da yakalandıktan sonra bugün Lahey’de ilk duruşmaya çıkarken, Saraybosna televizyonları oturumu kentte kurulan büyük ekranlardan verdi.
Cumhuriyet, 1 Ağustos 2008
2008-05-14
Hiroşima Fotoğrafları 1945
Photos d'Hiroshima : la Hoover s'explique
LE MONDE | 14.05.08 | 14h15 • Mis à jour le 14.05.08 | 14h15
New-York, correspondant
a Hoover Institution, dont les photos d'archives en sa possession - dites collection Capp -, qui étaient supposées avoir été prises peu après le largage de la bombe atomique sur Hiroshima en août 1945, se sont révélées en totalité ou partiellement non authentiques puisqu'il s'agirait de photos du séisme de Tokyo, en 1923, a donné hier une courte explication à cette erreur.
Selon la lettre envoyée au Monde par Richard Sousa, son premier directeur adjoint, la Hoover semble se diriger vers un rejet de toute responsabilité dans l'identification erronée de ces photos. Elle affirme s'être contentée d'"indiquer la source comme provenant d'une pellicule trouvée par M. Capp après le bombardement d'Hiroshima. Ces photos ne se trouvent pas sur le site de la Hoover et la décision de les utiliser et de les publier par le professeur Malloy sur son site a été son choix. [Ce dernier] a accepté la déclaration des archives Hoover selon laquelle ces photos provenaient d'un photographe inconnu et a demandé notre assistance pour l'identifier. Ce que nous avons fait rapidement. Toute autre question doit désormais lui être adressée. (...)".
Le professeur Malloy, auteur de l'ouvrage La Tragédie nucléaire (en anglais, février 2008), avait obtenu de la famille Capp l'autorisation d'y insérer trois de ces photos. Le 5 mai, la Hoover Institution avait rendu publique une série de dix photos. Ses archives rejettent donc l'erreur sur la famille Capp et sur M. Malloy.
Cette institution aura du mal à persévérer dans cette version. En effet, dans le catalogue des archives de la Hoover, la collection Capp est décrite : "Titre : papiers Robert L. Capp, 1943-1998 (...) Sommaire : enregistrement d'une interview, photographies et divers liés aux lendemains du bombardement atomique d'Hiroshima, Japon. Inclut des photos de la dévastation et des corps de victimes après le bombardement." (...) Le catalogue donnait trois entrées possibles : "Armée des Etats-Unis ; Bombe atomique ; Guerre mondiale (1939-1945), Japon."
Sylvain Cypel
Article paru dans l'édition du 15.05.08
LE MONDE | 14.05.08 | 14h15 • Mis à jour le 14.05.08 | 14h15
New-York, correspondant
a Hoover Institution, dont les photos d'archives en sa possession - dites collection Capp -, qui étaient supposées avoir été prises peu après le largage de la bombe atomique sur Hiroshima en août 1945, se sont révélées en totalité ou partiellement non authentiques puisqu'il s'agirait de photos du séisme de Tokyo, en 1923, a donné hier une courte explication à cette erreur.
Selon la lettre envoyée au Monde par Richard Sousa, son premier directeur adjoint, la Hoover semble se diriger vers un rejet de toute responsabilité dans l'identification erronée de ces photos. Elle affirme s'être contentée d'"indiquer la source comme provenant d'une pellicule trouvée par M. Capp après le bombardement d'Hiroshima. Ces photos ne se trouvent pas sur le site de la Hoover et la décision de les utiliser et de les publier par le professeur Malloy sur son site a été son choix. [Ce dernier] a accepté la déclaration des archives Hoover selon laquelle ces photos provenaient d'un photographe inconnu et a demandé notre assistance pour l'identifier. Ce que nous avons fait rapidement. Toute autre question doit désormais lui être adressée. (...)".
Le professeur Malloy, auteur de l'ouvrage La Tragédie nucléaire (en anglais, février 2008), avait obtenu de la famille Capp l'autorisation d'y insérer trois de ces photos. Le 5 mai, la Hoover Institution avait rendu publique une série de dix photos. Ses archives rejettent donc l'erreur sur la famille Capp et sur M. Malloy.
Cette institution aura du mal à persévérer dans cette version. En effet, dans le catalogue des archives de la Hoover, la collection Capp est décrite : "Titre : papiers Robert L. Capp, 1943-1998 (...) Sommaire : enregistrement d'une interview, photographies et divers liés aux lendemains du bombardement atomique d'Hiroshima, Japon. Inclut des photos de la dévastation et des corps de victimes après le bombardement." (...) Le catalogue donnait trois entrées possibles : "Armée des Etats-Unis ; Bombe atomique ; Guerre mondiale (1939-1945), Japon."
Sylvain Cypel
Article paru dans l'édition du 15.05.08
2008-03-20
Neoliberalismus tot? Neoliberalizm ölüyor mu?
derStandard.at | Investor | Finanzen & Börse | Finanzmärkte
19.03.2008 17:48
"Bezahlen werden alle, auch in Europa"
Ex-Finanzminister Lacina sieht keine Weltwirt schaftskrise dräuen, aber eine Abflachung der Konjunktur, die Schuld für die Krise gibt er den Banken und den Aufsichtsbehörden - Foto
STANDARD: Die Finanzkrise spitzt sich zu. Wie gefährlich sind ihre Folgen – schlittern die USA in eine Rezession?
Lacina: Sie sind schon knapp dran. Die Krise wird starke Auswirkungen auf den amerikanischen Konsum haben, der ist aber die Stütze der Konjunktur, und daher werden die Auswirkungen auf die Realwirtschaft, die lange unterschätzt wurden, groß sein. In jeder US-Rezession steigt die Sparquote; ein Teil der Schecks, die im Rahmen des Konjunkturpakets verteilt werden, geht nicht in den Konsum, sondern in den Abbau von Schulden. Ohne Einsatz öffentlicher Mittel wird es nicht gehen.
STANDARD: Wie stark wirkt sich die Krise auf die Weltwirtschaft aus?
Lacina: Das Problem ist, dass ja die Dollarschwäche dazukommt, und die wird sich sicher auf die europäische Konjunktur auswirken. Die Gefahr der Stagflation, also Inflation plus Stagnation, ist schon zu sehen. Ich glaube nicht, dass das zu einer Weltwirtschaftskrise führt, wohl aber zu einer Abflachung des internationalen Wachstums. Man muss den Glauben aufgeben, dass der Markt alles regelt, staatliche Eingriffe sind notwendig. Schauen Sie Northern Rock an: Die Bank musste verstaatlicht werden – wer hätte das vor zwei Jahren in Großbritannien für möglich gehalten? Herr Ackermann von der Deutschen Bank sicher nicht; er, der jetzt nicht mehr an die Selbstheilungskräfte des Marktes glaubt.
STANDARD: Die Notenbanken überlegen konzertierte Stützungsaktionen für den Dollar. Klug?
Lacina: Das sind nur Symptomkuren. Kurzfristig entlastet das, aber auf mittlere Frist ist das nicht durchzuhalten. Der Dollar als Leitwährung hat ein Problem: Die Attraktivität seiner Verzinsung und seine Glaubwürdigkeit durch die Stärke der US-Wirtschaft sind weggefallen. Wobei die Alternative nicht abzusehen ist.
STANDARD:: Der Euro ist keine?
Lacina: Noch viele Jahrzehnte nicht. Weil ein Gutteil der Rohstoffe in Dollar bezahlt wird und die USA natürlich trotzdem weiterhin ein großer Markt sind.
STANDARD: Welche Rolle spielt der erstarkende Euro in der Krise?
Lacina: Er stabilisiert und bremst die Folgen ab. Nehmen Sie Italien: Regierungskrise plus Wachstumsschwäche plus Auswirkungen der Finanzkrise: Hätten wir nicht den Euro, hätten wir schon eine beachtliche Lira-Abwertung erlebt, mit Auswirkungen auf die Realwirtschaft, etwa die österreichische Papierindustrie.
STANDARD: Die US-Notenbank Fed hat die Zinsen erneut stark gesenkt. Wie lange funktioniert das noch?
Lacina: Auch das ist eine Symptomkur. Denn das verkleinert das ungeheure Misstrauen der Banken untereinander nicht, weil keine weiß, was die andere noch im Bauch hat. Das Schwierige ist, dass keiner derzeit weiß, wie weit die Abwertungen gehen sollen – wir kommen ans Ende der Bilanzierungsphilosophie. Wir erleben gerade, dass man für bestimmte Produkte über längere Zeit überhaupt keinen Markt hat, das heißt: Risiko unendlich, aber mit dem kann kein Mensch rechnen oder arbeiten. Es wird interessant, wie die Wirtschaftsprüfer bei ihren Audits reagieren: Sind sie zu vorsichtig oder zu nachsichtig, weil sie die eine oder andere Bank nicht in Schwierigkeiten bringen wollen.
STANDARD: Fed-Chef Bernanke hat die Banken aufgerufen, auf Forderungen zu verzichten. Macht das Sinn?
Lacina: Ich halte seinen Aufruf für richtig, aber an wen richtet sich der? Bei den strukturierten Produkten sind Gläubiger und Schuldner so weit entfernt, dass der Gläubiger gar nicht verzichten kann. Soll die SachsenLB auf etwas verzichten, was in Wyoming geschuldet wird?
STANDARD: Wirkt da der Fluch der komplizierten Produkte?
Lacina: Auch, vor allem aber das Versagen der internationalen Finanzmarktaufsicht. Sie hat übersehen, dass neue Instrumente entstanden, die unbeaufsichtigt sind. Was hat man nicht für Anstrengungen für Basel II unternommen – dabei ist das Problem nicht bei den vielen kleinen und mittleren, brustschwachen Unternehmen entstanden, sondern bei den ganz Großen.
STANDARD: Die Aufsicht ist schuld?
Lacina: Ja, und die Akteure, die Investmentbanken, die Banken, die einen Gutteil der Gewinne schon lukriert haben. Die Verluste werden jetzt sozialisiert, aber das ist bei jeder Finanzkrise so.
STANDARD: Bezahlen werden alle?
Lacina: Ja, bezahlen werden alle, Steuerzahler, Kreditnehmer, Sparer, auch in Europa. Entweder über direkte Übernahme von Verlusten durch den Steuerzahler, wie das Ackermann vorschlägt und/oder über steigende Arbeitslosigkeit, die der Abflachung der Wirtschaft folgen wird.
STANDARD: Ist der Spuk bald vorbei?
Lacina: Nein, das wird dauern. Man muss Zinsen senken, massiv Nachfrage schaffen, um eine allzu tiefe Rezession und Stagflation zu verhindern. Es reicht aber nicht, den privaten Konsum anzukurbeln, es ist Zeit für starke öffentliche Investitionen.
STANDARD: Man kann ja angeblich aus jeder Krise lernen. Was aus dieser?
Lacina: Ich lerne daraus, dass der Neoliberalismus tot ist, für länger. (Renate Graber, DER STANDARD; Print-Ausgabe, 20.3.2008)
Postings anzeigen [174]
Newsroom | Politik | Investor | Web | Sport | Panorama | Etat | Kultur | Wissenschaft | Meinung | Zeitungsarchiv
© derStandard.at
2008
19.03.2008 17:48
"Bezahlen werden alle, auch in Europa"
Ex-Finanzminister Lacina sieht keine Weltwirt schaftskrise dräuen, aber eine Abflachung der Konjunktur, die Schuld für die Krise gibt er den Banken und den Aufsichtsbehörden - Foto
STANDARD: Die Finanzkrise spitzt sich zu. Wie gefährlich sind ihre Folgen – schlittern die USA in eine Rezession?
Lacina: Sie sind schon knapp dran. Die Krise wird starke Auswirkungen auf den amerikanischen Konsum haben, der ist aber die Stütze der Konjunktur, und daher werden die Auswirkungen auf die Realwirtschaft, die lange unterschätzt wurden, groß sein. In jeder US-Rezession steigt die Sparquote; ein Teil der Schecks, die im Rahmen des Konjunkturpakets verteilt werden, geht nicht in den Konsum, sondern in den Abbau von Schulden. Ohne Einsatz öffentlicher Mittel wird es nicht gehen.
STANDARD: Wie stark wirkt sich die Krise auf die Weltwirtschaft aus?
Lacina: Das Problem ist, dass ja die Dollarschwäche dazukommt, und die wird sich sicher auf die europäische Konjunktur auswirken. Die Gefahr der Stagflation, also Inflation plus Stagnation, ist schon zu sehen. Ich glaube nicht, dass das zu einer Weltwirtschaftskrise führt, wohl aber zu einer Abflachung des internationalen Wachstums. Man muss den Glauben aufgeben, dass der Markt alles regelt, staatliche Eingriffe sind notwendig. Schauen Sie Northern Rock an: Die Bank musste verstaatlicht werden – wer hätte das vor zwei Jahren in Großbritannien für möglich gehalten? Herr Ackermann von der Deutschen Bank sicher nicht; er, der jetzt nicht mehr an die Selbstheilungskräfte des Marktes glaubt.
STANDARD: Die Notenbanken überlegen konzertierte Stützungsaktionen für den Dollar. Klug?
Lacina: Das sind nur Symptomkuren. Kurzfristig entlastet das, aber auf mittlere Frist ist das nicht durchzuhalten. Der Dollar als Leitwährung hat ein Problem: Die Attraktivität seiner Verzinsung und seine Glaubwürdigkeit durch die Stärke der US-Wirtschaft sind weggefallen. Wobei die Alternative nicht abzusehen ist.
STANDARD:: Der Euro ist keine?
Lacina: Noch viele Jahrzehnte nicht. Weil ein Gutteil der Rohstoffe in Dollar bezahlt wird und die USA natürlich trotzdem weiterhin ein großer Markt sind.
STANDARD: Welche Rolle spielt der erstarkende Euro in der Krise?
Lacina: Er stabilisiert und bremst die Folgen ab. Nehmen Sie Italien: Regierungskrise plus Wachstumsschwäche plus Auswirkungen der Finanzkrise: Hätten wir nicht den Euro, hätten wir schon eine beachtliche Lira-Abwertung erlebt, mit Auswirkungen auf die Realwirtschaft, etwa die österreichische Papierindustrie.
STANDARD: Die US-Notenbank Fed hat die Zinsen erneut stark gesenkt. Wie lange funktioniert das noch?
Lacina: Auch das ist eine Symptomkur. Denn das verkleinert das ungeheure Misstrauen der Banken untereinander nicht, weil keine weiß, was die andere noch im Bauch hat. Das Schwierige ist, dass keiner derzeit weiß, wie weit die Abwertungen gehen sollen – wir kommen ans Ende der Bilanzierungsphilosophie. Wir erleben gerade, dass man für bestimmte Produkte über längere Zeit überhaupt keinen Markt hat, das heißt: Risiko unendlich, aber mit dem kann kein Mensch rechnen oder arbeiten. Es wird interessant, wie die Wirtschaftsprüfer bei ihren Audits reagieren: Sind sie zu vorsichtig oder zu nachsichtig, weil sie die eine oder andere Bank nicht in Schwierigkeiten bringen wollen.
STANDARD: Fed-Chef Bernanke hat die Banken aufgerufen, auf Forderungen zu verzichten. Macht das Sinn?
Lacina: Ich halte seinen Aufruf für richtig, aber an wen richtet sich der? Bei den strukturierten Produkten sind Gläubiger und Schuldner so weit entfernt, dass der Gläubiger gar nicht verzichten kann. Soll die SachsenLB auf etwas verzichten, was in Wyoming geschuldet wird?
STANDARD: Wirkt da der Fluch der komplizierten Produkte?
Lacina: Auch, vor allem aber das Versagen der internationalen Finanzmarktaufsicht. Sie hat übersehen, dass neue Instrumente entstanden, die unbeaufsichtigt sind. Was hat man nicht für Anstrengungen für Basel II unternommen – dabei ist das Problem nicht bei den vielen kleinen und mittleren, brustschwachen Unternehmen entstanden, sondern bei den ganz Großen.
STANDARD: Die Aufsicht ist schuld?
Lacina: Ja, und die Akteure, die Investmentbanken, die Banken, die einen Gutteil der Gewinne schon lukriert haben. Die Verluste werden jetzt sozialisiert, aber das ist bei jeder Finanzkrise so.
STANDARD: Bezahlen werden alle?
Lacina: Ja, bezahlen werden alle, Steuerzahler, Kreditnehmer, Sparer, auch in Europa. Entweder über direkte Übernahme von Verlusten durch den Steuerzahler, wie das Ackermann vorschlägt und/oder über steigende Arbeitslosigkeit, die der Abflachung der Wirtschaft folgen wird.
STANDARD: Ist der Spuk bald vorbei?
Lacina: Nein, das wird dauern. Man muss Zinsen senken, massiv Nachfrage schaffen, um eine allzu tiefe Rezession und Stagflation zu verhindern. Es reicht aber nicht, den privaten Konsum anzukurbeln, es ist Zeit für starke öffentliche Investitionen.
STANDARD: Man kann ja angeblich aus jeder Krise lernen. Was aus dieser?
Lacina: Ich lerne daraus, dass der Neoliberalismus tot ist, für länger. (Renate Graber, DER STANDARD; Print-Ausgabe, 20.3.2008)
Postings anzeigen [174]
Newsroom | Politik | Investor | Web | Sport | Panorama | Etat | Kultur | Wissenschaft | Meinung | Zeitungsarchiv
© derStandard.at
2008
2008-02-14
2008-02-12
12 şubat

Bugün neler okudum? Hemen gün bitmeden yazalım, 6 dak. kaldı.
Cumhuriyet Gazetesi tarım üzerine bir ek veriyor. Bu konu çok önemli. Türkiye nin doğal kaynakları senelerdir ama senelerdir bilinçsizlik, hep bahsettiğim merkezi bir otorite tarafından kontrol altına alınmamış maddi bir açgözlülük ile tüketiliyor...
Bugün siklamen çiçeğinin köklerinin ve çiçeğin kendisinin yeterince beklenmeden Hollanda ya ithal edildiğini okudum. (Daha sonra yazıyı ismi, cismi ile buraya ekleyeceğim.) Bu ve buna benzer başka şeyleri duyuyoruz, görüyoruz veeee Avrupa nın zihniyetini çok iyi tanıyoruz...
***
Exxon Mobile biliyorsunuz Amerikan Halkının kendisi için kölece savaşa sokulduğu petrol firması. Amerikalılar kafalarına estikçe kendilerine muhalefet yapan ülkelerin bankadaki paralarını donduruyorlar. Mesela İranın durumunda da olduğu gibi. Bence yine aynı derecede büyük bir adiliği PDVSA nın ( Venezüela Petrolleri ) dünya genelindeki malvarlığını dodurarak tekrarladılar.
Alıntı: (Cumhuriyet,12 Şubat 08)
'ABD ve İngiltere Mahkemeleri, geçen hafta Exxon Mobil in Venezüella daki petrol tesislerinin kamulaştırlmasının ardından uğradığı zararın yeterince karşılanmadığı gerekçesiyle yaptığı talep üzerine PDVSA nın 12 milyar dolarlık malvarlığını dondurma kararı almıştı.' Bu haydutluk değil de nedir ?
Ayrıca dolar düştüğü zaman da aslında ABD bir şekilde kendi dış borçlarını kanunsuz bir şekilde kapatıyor... Bunlar sadece birkaç örnek..
2008-02-03
Oligarşi ve Populizm
Bu yazının ismini ne koyacağımı bilmiyorum çünkü ne yazacağımı bilmiyorum. Çünkü yine kızgınım. Neden Türkiye bu kadar zor durumda? Seneler önce Istanbul da R. Tayyib Erdoğan seçildiği zaman ben yurtdışındaydım ve oturup ağlamıştım; inanamıştım... Türkiye nin yönetimi tamamen ehil olmayan insanların eline geçmiş oldu ve bunu bu şekilde yönlendirmek için ellerinden geleni yapanlar kazanmış oldu... Sanıldığı gibi saftorik AKP seçmenlerinden bahsetmiyorum, onların çoğu hiçbir şeyden haberleri olmayan, politikanın p sinden anlamayan bizim insanlarımız... Türkiye ye kötülük yaptıklarının farkında bile değiller...
Yine de AKP eğer bu ülkedeki kapitalistler istemeseydi bu kadar ilerleyemezdi. Yani halk hareketi ve demokrasiden bahsedenler, oligarşik ve halkın eğitiminin çok düşük düzeyde olduğu bir ülkede populist bir başkanın sermaye ile kuzu saması olarak başa gelmesini herhalde böyle göstermek istiyorlar ama olay o akadar açık ve basit ki... Her gün kendini çeşitli şekillerde gösteriyor...
Her ne kadar Türk medyasından uzak kalmaya çalışıyorsam da, sağdan soldan bazen birşeyler gözüme çarpıyor...
Mesela Erdoğan ın türban konusunda Ümraniye (Istanbul da AKP nin elinde olan bir semt, Istanbul dışından aşırı göç almış olan semtlerden) de konuşma yaptığı sırada iki cümlesi benim dikkatimi çekti. Bu cümleleri mesela TRT 2 de kesmişlerdi, ama TGRT tabii -herhalde gururlana, gururlana- veriyordu. Erdoğan şirket ve banka sahiplerinden bahsediyordu. Karlarını 10 a, 20 ye katlayan banka ve şirket sahiplerinden... (Bunlardan bir tanesi de kızını Tüsiad ın başına getirmiş olan ve ülkedeki medyanın gereğinden fazlasını elinde tutan Doğan muhtemelen. Ayrıca hiçbir gelişmiş demokrasisi olan Batılı ülkede Tüsiad gibi bir kuruluş politikaya bu kadar çok karışmaz ve abuk, sabuk 'statement'lar yapmak zorunda hissetmez kendini)
'E bizim zamanımızda bu kadar para götürdünüz, herhalde bizim de bir minik recamızı kırmazsınız di mi?' babında birşeyler söyledi Erdoğan... Adam bu kadar açık.
Olayın püf noktası bu... Türk halkı yalnız bırakıldı. Ona en büyük ihaneti edenler ama dincilerden çok, ceplerinden başka hiçbir şey düşünmeyen birkaç sonradan görme. Türk kapitalistlerinin çoğu, hatta hepsi sonradan görmedir çünkü Osmanlı da ticareti ellerinde tutanlarda değildi güç. Zaten kapitalizm Türkiye ye Batı dan çok, çok sonra geldi... Eski kommunist ülkelerde de şimdi zengin çok, ama Fransızlardaki tarihi kavrama benzetilebilecek bir burjuva yok, çünkü yok ettiler... Ben burjuvanın yok edilmesini doğru bulmayanlardanım, ilk önce normal şartlarda (!!!) oluşması lazım... Ama normal şartlara izin verilmiyor ki!!! Normal şartlarda kimse Doğan gibi medyada kartel kuramaz... Türkiye deki bütün gazeteler nerdeyse aynı şeyi yazıyor... AKP yi nasıl destekleyeceklerini bilemiyorlar, Ankara da meydanlarda boğazını yırtan halka karşı...
Avrupa Birliği nde eskiden medyada kartele müdahale söz konusu idi, şimdi ne oldu bilmiyorum ama Amerika nın o kanun konusunda baskısı vardı, onu biliyorum...
6 Şubat 2008, Çarşamba
Maalesef bazı sorunlar hiç değişmiyor, bu konunun üstünde daha fazla durmak gerek diye düşündüm.
Bir yatırımcı kazancını arttırmak için öteki kanuni yatırımından kazandığı parayı başka bir yatırıma sevketmekte özgürdür, fakat medyada aynı şey söz konusu olamaz. Çünkü medya herhangi bir yatırım alanı değildir, bütün herkesi ilgilendiren bir alandır...
Eğer bir ülkede devlet varsa, ki tabii Türkiye de yok, o devlet basında çeşitliliği sağlamak ile yükümlüdür. Bu ne demek ? Her gruptan ayrı, ayrı medyaların olması çeşitlilik demektir, yoksa bir tek kişinin 10 tane gazetesi, dergisi, TV Kanalı olması çeşitlilik olmaz.
Sonra medyada çeşitlilik devlet yolu ile de sağlanabilir, çünkü bazı görüşünü beyan etmesi gereken grupların yeteri kadar sermayeleri olmayabilir... Mesela Agos Gazetesi gibi azınlık gazetelerine yardım edilmesi gerekir... Veya daha küçük çaplı çeşitli grupların bir medya fonundan yararlanması gerekir. Zafer Mutlu, Doğan gibilerine 80 lerden sonra 'hodri meydan' yapılması Türkiye yi içinde bulunduğu medya çıkmazına getirmiştir. 'Medya kuruluşu bir şirkettir, gerisi hikayedir.'
mantığı yeterince bilinçli olmayan bir halkta (en çok okunan haberler genellikle seks ve şiddet üzerine olanlardır, ki bu da terbiye edilmemiş bir libidoya işaret eder.) şirketin giderek büyümesini sağlar, ve hatta şirket sermayesi ve politikacı açgözlülüğü birleşerek kendilerini zaten büyük aptallar grubu olarak gördükleri halktan soyutlayarak tamamen kendi çıkar kavgalarına girmelerine sebebiyet verir... Halk parası olmayan ve işin içinde sadece figüran olan faktördür... Bu da bu 'uyanık', 'bitirim', 'girişimcilerin' pek işine gelir. Halkı haber bürolarının önünde kendilerine karşı bağırırken görmek istemezler...
Uzanlar ın bankasının önünde toplaşan halk nedense Uzanlar ın medyaları önünde hiç toplanmamıştır, halbuki Batı da olsa kimbilir neler olurdu... En başından orta çaplı bir aile şirketinden uluslararası bir dolandırıcı çıkarmak, bu kadar kısa zamanda, e tabii ancak Türk 'kurnazlığı' ve 'girişimci ruhu' ile açıklanabilir herhalde... Keh keh... Yoksa kırılgan (fragile) bir ekonomide 'vurgun' yapmanın her şeyin kesin kurallarla belirlendiği dengeli (stabil) bir ekonomiden daha kolay olduğu gerçeği iile hiç ama hiç alakası yoktur... Birkaç Türk fırlaması aynı parayı İsviçre de, İngiltere de yapsınlar da görelim...Parayı yapsalar bile, bu onlara politik güç getirir mi? Veya bu güç ve para kişisel amaçlara mı, kapitalist amaçlara mı, yoksa ulusalcı amaçlara mı hizmet edecektir...Tabii ki mantıken ilk ikisine hizmet edecektir...
Ürdün e, Dubai ye kaçmak artık moda ve bir itibar sebebi dolandırıcılar arasında...
Ama Türk kapitalisti öyle fırlama ve aynı zamanda iyi kalpli bir kapitalisttir ki, kendi payını yabancılarla paylaşmaktan büyük bir zevk alır... Hatta borsa üzerinden ülkenin az biraz karını yabancı dostlarına ikram etmeyi bir tür kapitalist dayanışması olarak görür. EE böyük dünyada Türkler de olmalıdır canım, içimize kapanacak halimiz yok ya... Keh keh... Türkiye en büyük ekonomilerden olacakmış, keh keh...e artık etrafa, çağa uymak lazım canım...:-)
AKP liberallerinin en büyük problemi veya öteki 'liberal' geçinen ama aslında dengesiz ortamları kullanarak 3.dünya ülkesi zengini olma yarışı vermiş olan ve veren bütün 80 sonrası 'zenginlerin' en büyük politik zaafı kendilerini bir sistemin parçası olarak değil, baş aktör olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Bunda son derece maço ve 'aktivlik' (düşüncesiz aktivlik) üzerine kurulu Orta Asya kültürümüzün bir payı olduğu söylenebilir. Yani onlar kendilerince birşeyleri arkalarında bırakmışlardır ve büyük kahramanlar olarak dünya onları keşfedilmek üzere beklemektedir...
Osmanlı da da aynı zihniyet vardı... Ticari şekilde değil ama güç politikaları üzerinden aynı zihniyet ile battılar... Batı kimlik politikaları üzerine kuruludur, 'kılıcını kuşanan' Anadolulu inanılmaz şekilde saf, doğal ve virildir Avrupalı için. Açıkçası benim için de...Çünkü o inanılmaz etkin kahraman erkek miti saflığı içerisinde yüzyılları atladığınızın farkında değilsiniz... Bu da Anadolu nun dinamizm ismi verilen ama aslında kontrolsüz bir vitalizmden ibaret olan içi kof devamlı öne gitmeye çalışan viril enerjisinin yeterince sağlam temellere oturtulamadığını gösterir... Bu enerji önemlidir ve Türkiye için iyi bir şekilde kullanılması gerekir ama ilk önce herkesin kendini politikanın imperativleri altına sokması gerekir... Politikayı ekonominin imperativi altına sokmaya çalışmak Türkiye gibi bir ülkede gelişme, liberalleşme değil, sömürgecilerin kahyalığını Türkiye de gerçekleştirmektir... Bilirisiniz kendi halkının karşısına yönetici olarak çıkan 'kahya' aslında sahip olduğu güce yabancı kapitalist ile işbirliği yaptığı sürece sahiptir...
Medya sermaye gruplarının halka kendi propagandalarını yapmalarını
sağlayacak bir araç haline gelmişse, ki Türkiye de durum budur, halk yeteri kadar bilgi alamaz, toplum kamplaşır ve gerginlikler başlar.
Yine de AKP eğer bu ülkedeki kapitalistler istemeseydi bu kadar ilerleyemezdi. Yani halk hareketi ve demokrasiden bahsedenler, oligarşik ve halkın eğitiminin çok düşük düzeyde olduğu bir ülkede populist bir başkanın sermaye ile kuzu saması olarak başa gelmesini herhalde böyle göstermek istiyorlar ama olay o akadar açık ve basit ki... Her gün kendini çeşitli şekillerde gösteriyor...
Her ne kadar Türk medyasından uzak kalmaya çalışıyorsam da, sağdan soldan bazen birşeyler gözüme çarpıyor...
Mesela Erdoğan ın türban konusunda Ümraniye (Istanbul da AKP nin elinde olan bir semt, Istanbul dışından aşırı göç almış olan semtlerden) de konuşma yaptığı sırada iki cümlesi benim dikkatimi çekti. Bu cümleleri mesela TRT 2 de kesmişlerdi, ama TGRT tabii -herhalde gururlana, gururlana- veriyordu. Erdoğan şirket ve banka sahiplerinden bahsediyordu. Karlarını 10 a, 20 ye katlayan banka ve şirket sahiplerinden... (Bunlardan bir tanesi de kızını Tüsiad ın başına getirmiş olan ve ülkedeki medyanın gereğinden fazlasını elinde tutan Doğan muhtemelen. Ayrıca hiçbir gelişmiş demokrasisi olan Batılı ülkede Tüsiad gibi bir kuruluş politikaya bu kadar çok karışmaz ve abuk, sabuk 'statement'lar yapmak zorunda hissetmez kendini)
'E bizim zamanımızda bu kadar para götürdünüz, herhalde bizim de bir minik recamızı kırmazsınız di mi?' babında birşeyler söyledi Erdoğan... Adam bu kadar açık.
Olayın püf noktası bu... Türk halkı yalnız bırakıldı. Ona en büyük ihaneti edenler ama dincilerden çok, ceplerinden başka hiçbir şey düşünmeyen birkaç sonradan görme. Türk kapitalistlerinin çoğu, hatta hepsi sonradan görmedir çünkü Osmanlı da ticareti ellerinde tutanlarda değildi güç. Zaten kapitalizm Türkiye ye Batı dan çok, çok sonra geldi... Eski kommunist ülkelerde de şimdi zengin çok, ama Fransızlardaki tarihi kavrama benzetilebilecek bir burjuva yok, çünkü yok ettiler... Ben burjuvanın yok edilmesini doğru bulmayanlardanım, ilk önce normal şartlarda (!!!) oluşması lazım... Ama normal şartlara izin verilmiyor ki!!! Normal şartlarda kimse Doğan gibi medyada kartel kuramaz... Türkiye deki bütün gazeteler nerdeyse aynı şeyi yazıyor... AKP yi nasıl destekleyeceklerini bilemiyorlar, Ankara da meydanlarda boğazını yırtan halka karşı...
Avrupa Birliği nde eskiden medyada kartele müdahale söz konusu idi, şimdi ne oldu bilmiyorum ama Amerika nın o kanun konusunda baskısı vardı, onu biliyorum...
6 Şubat 2008, Çarşamba
Maalesef bazı sorunlar hiç değişmiyor, bu konunun üstünde daha fazla durmak gerek diye düşündüm.
Bir yatırımcı kazancını arttırmak için öteki kanuni yatırımından kazandığı parayı başka bir yatırıma sevketmekte özgürdür, fakat medyada aynı şey söz konusu olamaz. Çünkü medya herhangi bir yatırım alanı değildir, bütün herkesi ilgilendiren bir alandır...
Eğer bir ülkede devlet varsa, ki tabii Türkiye de yok, o devlet basında çeşitliliği sağlamak ile yükümlüdür. Bu ne demek ? Her gruptan ayrı, ayrı medyaların olması çeşitlilik demektir, yoksa bir tek kişinin 10 tane gazetesi, dergisi, TV Kanalı olması çeşitlilik olmaz.
Sonra medyada çeşitlilik devlet yolu ile de sağlanabilir, çünkü bazı görüşünü beyan etmesi gereken grupların yeteri kadar sermayeleri olmayabilir... Mesela Agos Gazetesi gibi azınlık gazetelerine yardım edilmesi gerekir... Veya daha küçük çaplı çeşitli grupların bir medya fonundan yararlanması gerekir. Zafer Mutlu, Doğan gibilerine 80 lerden sonra 'hodri meydan' yapılması Türkiye yi içinde bulunduğu medya çıkmazına getirmiştir. 'Medya kuruluşu bir şirkettir, gerisi hikayedir.'
mantığı yeterince bilinçli olmayan bir halkta (en çok okunan haberler genellikle seks ve şiddet üzerine olanlardır, ki bu da terbiye edilmemiş bir libidoya işaret eder.) şirketin giderek büyümesini sağlar, ve hatta şirket sermayesi ve politikacı açgözlülüğü birleşerek kendilerini zaten büyük aptallar grubu olarak gördükleri halktan soyutlayarak tamamen kendi çıkar kavgalarına girmelerine sebebiyet verir... Halk parası olmayan ve işin içinde sadece figüran olan faktördür... Bu da bu 'uyanık', 'bitirim', 'girişimcilerin' pek işine gelir. Halkı haber bürolarının önünde kendilerine karşı bağırırken görmek istemezler...
Uzanlar ın bankasının önünde toplaşan halk nedense Uzanlar ın medyaları önünde hiç toplanmamıştır, halbuki Batı da olsa kimbilir neler olurdu... En başından orta çaplı bir aile şirketinden uluslararası bir dolandırıcı çıkarmak, bu kadar kısa zamanda, e tabii ancak Türk 'kurnazlığı' ve 'girişimci ruhu' ile açıklanabilir herhalde... Keh keh... Yoksa kırılgan (fragile) bir ekonomide 'vurgun' yapmanın her şeyin kesin kurallarla belirlendiği dengeli (stabil) bir ekonomiden daha kolay olduğu gerçeği iile hiç ama hiç alakası yoktur... Birkaç Türk fırlaması aynı parayı İsviçre de, İngiltere de yapsınlar da görelim...Parayı yapsalar bile, bu onlara politik güç getirir mi? Veya bu güç ve para kişisel amaçlara mı, kapitalist amaçlara mı, yoksa ulusalcı amaçlara mı hizmet edecektir...Tabii ki mantıken ilk ikisine hizmet edecektir...
Ürdün e, Dubai ye kaçmak artık moda ve bir itibar sebebi dolandırıcılar arasında...
Ama Türk kapitalisti öyle fırlama ve aynı zamanda iyi kalpli bir kapitalisttir ki, kendi payını yabancılarla paylaşmaktan büyük bir zevk alır... Hatta borsa üzerinden ülkenin az biraz karını yabancı dostlarına ikram etmeyi bir tür kapitalist dayanışması olarak görür. EE böyük dünyada Türkler de olmalıdır canım, içimize kapanacak halimiz yok ya... Keh keh... Türkiye en büyük ekonomilerden olacakmış, keh keh...e artık etrafa, çağa uymak lazım canım...:-)
AKP liberallerinin en büyük problemi veya öteki 'liberal' geçinen ama aslında dengesiz ortamları kullanarak 3.dünya ülkesi zengini olma yarışı vermiş olan ve veren bütün 80 sonrası 'zenginlerin' en büyük politik zaafı kendilerini bir sistemin parçası olarak değil, baş aktör olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Bunda son derece maço ve 'aktivlik' (düşüncesiz aktivlik) üzerine kurulu Orta Asya kültürümüzün bir payı olduğu söylenebilir. Yani onlar kendilerince birşeyleri arkalarında bırakmışlardır ve büyük kahramanlar olarak dünya onları keşfedilmek üzere beklemektedir...
Osmanlı da da aynı zihniyet vardı... Ticari şekilde değil ama güç politikaları üzerinden aynı zihniyet ile battılar... Batı kimlik politikaları üzerine kuruludur, 'kılıcını kuşanan' Anadolulu inanılmaz şekilde saf, doğal ve virildir Avrupalı için. Açıkçası benim için de...Çünkü o inanılmaz etkin kahraman erkek miti saflığı içerisinde yüzyılları atladığınızın farkında değilsiniz... Bu da Anadolu nun dinamizm ismi verilen ama aslında kontrolsüz bir vitalizmden ibaret olan içi kof devamlı öne gitmeye çalışan viril enerjisinin yeterince sağlam temellere oturtulamadığını gösterir... Bu enerji önemlidir ve Türkiye için iyi bir şekilde kullanılması gerekir ama ilk önce herkesin kendini politikanın imperativleri altına sokması gerekir... Politikayı ekonominin imperativi altına sokmaya çalışmak Türkiye gibi bir ülkede gelişme, liberalleşme değil, sömürgecilerin kahyalığını Türkiye de gerçekleştirmektir... Bilirisiniz kendi halkının karşısına yönetici olarak çıkan 'kahya' aslında sahip olduğu güce yabancı kapitalist ile işbirliği yaptığı sürece sahiptir...
Medya sermaye gruplarının halka kendi propagandalarını yapmalarını
sağlayacak bir araç haline gelmişse, ki Türkiye de durum budur, halk yeteri kadar bilgi alamaz, toplum kamplaşır ve gerginlikler başlar.
2008-01-28
Wallerstein Kenya üzerine
"Kenya: Stable Democracy or Meltdown?"
On December 27, 2007, there were presidential and parliamentary elections in Kenya. The outside world was largely indifferent. Then suddenly the headlines spoke of ethnic violence on a large scale. The Western press spoke of the danger of a "meltdown" and the pervasiveness in Africa of ethnic conflicts. There were urgent appeals for the two opposing leaders to come together and make a compromise. This has not yet happened and is unlikely to happen.
What took place? If we start with the immediate situation, it seems rather clear that the opposition party - the Orange Democratic Movement (ODM) led by Raila Odinga - swept the parliamentary elections, and the government party - the Party of National Unity (PNU) led by outgoing president Mwai Kibaki - suffered a major defeat. The Vice-President of Kenya and over 20 ministers in the outgoing government were defeated in their parliamentary candidacies. The PNU elected 42 deputies, less than a fifth of the seats and the ODM won 99.
It seemed reasonable to assume that Odinga beat Kibaki in the presidential election. But after three days of counting, the electoral commission asserted that Kibaki had squeaked in. The immediate reaction in Kenya was that Kibaki stole the election. His furtive swearing-in on December 30, his refusal to allow any serious outside mediator to review the situation, the open doubts of international observers all seemed to point to his attempt to create a fait accompli in the hope that the turmoil will die down. Will it?
For many years now, but particularly in the last five years, Kenya was touted in the Western press and by Western governments as a "stable democracy," unlike so many other African states. One might remember that the other state that used to get this accolade was the Ivory Coast, which has descended into a continuing civil war in recent years. What does it mean to be called a "stable democracy"? It seems to mean a government that is reliably pro-Western and wide open to Western investment. Kenya has fit that bill, as did the Ivory Coast. The Ivory Coast has melted down, and now it seems that Kenya may be doing the same thing.
A look at post-1945 history might explain how naive and unuseful is this kind of assessment. Among the seven states in British East and Central Africa, the only one to have had a serious guerrilla movement was Kenya. It was called the Mau Mau and it took the British many years to suppress it. The Mau Mau were a peasant movement among the largest ethnic group in Kenya, the Kikuyu. The Kikuyu feel they are owed something in return for this insurrection. Mwai Kibaki is a Kikuyu.
After independence, Jomo Kenyatta, the first president of Kenya and a Kikuyu died. He was succeeded by his Vice-President, Daniel arap Moi, a Kalenjin, who proceeded to establish a kleptocratic, dictatorial regime which lasted quite a long time. The Kikuyu were more or less squeezed out of power. So were the second-largest group, the Luo. The leader of the Luo was Oginga Odinga (father of Raila Odinga). He had a socialist program, and his movement was suppressed.
By 2002, the Kenyan people had enough of arap Moi and his Western supporters thought it might be time to encourage a facade of democracy. The one-party regime ceded place to an electoral contest. Kibaki and Raila Odinga joined together with others to establish a National Rainbow Coalition (NRC), dedicated, they said, to ending corruption and ending as well the freeze on distribution of posts and money to only one ethnic group. Kibaki won the election. The people celebrated.
But 2002 was also the moment of Bush's war on terrorism. The United States recruited Kibaki as a key ally. He was rewarded with much outside money, and endless praise from the World Bank and the International Monetary Fund. The years 2002-2007 were a period of considerable economic growth on neo-liberal premises. But Kibaki reneged on all his promises. The economic growth did not filter down to the rural poor and the large numbers in the urban ghettos. Kibaki fired the man he had appointed to expose corruption. And he squeezed out Odinga and other allies in the NRC.
So when there were new elections in 2007, the ODM and Odinga won handily. The fact that arap Moi now endorsed Kibaki was of no use. The ODM emphasized the crass inequalities in Kenya. It called for a renewed war against corruption. And it entered into an understanding with the Muslim community in Kenya that they would stop renditions. It was obvious that this program appealed to the voters, but not to Kibaki. So he stole the election. And the United States and Great Britain are trying hard to make this electoral theft work.
Of course, in the face of such blatant behavior, violence broke out. It took an ethnic form. Somehow the Western press seems to think this is an African specialty. Have they never heard of race riots in the United States? Have they never looked at Catholic-Protestant violence in northern Ireland? What happens in such situations is that the poor in the urban ghettos and the rural area hit out at each other, while the upper strata in their gated communities carry on obliviously.
Raila Odinga is no angel and no revolutionary. But he won the election, and the reason he did was because he was opposing the neo-liberal corruption of Kibaki. Odinga is playing a very restrained role, a bit like that of Al Gore in 2000. And he might be no more successful. Kibaki says that he'll hold new elections if the courts tell him to, but Odinga says that the courts are in his pocket.
So much for stable democracies.
by Immanuel Wallerstein
[Copyright by Immanuel Wallerstein, distributed by Agence Global. For rights and permissions, including
On December 27, 2007, there were presidential and parliamentary elections in Kenya. The outside world was largely indifferent. Then suddenly the headlines spoke of ethnic violence on a large scale. The Western press spoke of the danger of a "meltdown" and the pervasiveness in Africa of ethnic conflicts. There were urgent appeals for the two opposing leaders to come together and make a compromise. This has not yet happened and is unlikely to happen.
What took place? If we start with the immediate situation, it seems rather clear that the opposition party - the Orange Democratic Movement (ODM) led by Raila Odinga - swept the parliamentary elections, and the government party - the Party of National Unity (PNU) led by outgoing president Mwai Kibaki - suffered a major defeat. The Vice-President of Kenya and over 20 ministers in the outgoing government were defeated in their parliamentary candidacies. The PNU elected 42 deputies, less than a fifth of the seats and the ODM won 99.
It seemed reasonable to assume that Odinga beat Kibaki in the presidential election. But after three days of counting, the electoral commission asserted that Kibaki had squeaked in. The immediate reaction in Kenya was that Kibaki stole the election. His furtive swearing-in on December 30, his refusal to allow any serious outside mediator to review the situation, the open doubts of international observers all seemed to point to his attempt to create a fait accompli in the hope that the turmoil will die down. Will it?
For many years now, but particularly in the last five years, Kenya was touted in the Western press and by Western governments as a "stable democracy," unlike so many other African states. One might remember that the other state that used to get this accolade was the Ivory Coast, which has descended into a continuing civil war in recent years. What does it mean to be called a "stable democracy"? It seems to mean a government that is reliably pro-Western and wide open to Western investment. Kenya has fit that bill, as did the Ivory Coast. The Ivory Coast has melted down, and now it seems that Kenya may be doing the same thing.
A look at post-1945 history might explain how naive and unuseful is this kind of assessment. Among the seven states in British East and Central Africa, the only one to have had a serious guerrilla movement was Kenya. It was called the Mau Mau and it took the British many years to suppress it. The Mau Mau were a peasant movement among the largest ethnic group in Kenya, the Kikuyu. The Kikuyu feel they are owed something in return for this insurrection. Mwai Kibaki is a Kikuyu.
After independence, Jomo Kenyatta, the first president of Kenya and a Kikuyu died. He was succeeded by his Vice-President, Daniel arap Moi, a Kalenjin, who proceeded to establish a kleptocratic, dictatorial regime which lasted quite a long time. The Kikuyu were more or less squeezed out of power. So were the second-largest group, the Luo. The leader of the Luo was Oginga Odinga (father of Raila Odinga). He had a socialist program, and his movement was suppressed.
By 2002, the Kenyan people had enough of arap Moi and his Western supporters thought it might be time to encourage a facade of democracy. The one-party regime ceded place to an electoral contest. Kibaki and Raila Odinga joined together with others to establish a National Rainbow Coalition (NRC), dedicated, they said, to ending corruption and ending as well the freeze on distribution of posts and money to only one ethnic group. Kibaki won the election. The people celebrated.
But 2002 was also the moment of Bush's war on terrorism. The United States recruited Kibaki as a key ally. He was rewarded with much outside money, and endless praise from the World Bank and the International Monetary Fund. The years 2002-2007 were a period of considerable economic growth on neo-liberal premises. But Kibaki reneged on all his promises. The economic growth did not filter down to the rural poor and the large numbers in the urban ghettos. Kibaki fired the man he had appointed to expose corruption. And he squeezed out Odinga and other allies in the NRC.
So when there were new elections in 2007, the ODM and Odinga won handily. The fact that arap Moi now endorsed Kibaki was of no use. The ODM emphasized the crass inequalities in Kenya. It called for a renewed war against corruption. And it entered into an understanding with the Muslim community in Kenya that they would stop renditions. It was obvious that this program appealed to the voters, but not to Kibaki. So he stole the election. And the United States and Great Britain are trying hard to make this electoral theft work.
Of course, in the face of such blatant behavior, violence broke out. It took an ethnic form. Somehow the Western press seems to think this is an African specialty. Have they never heard of race riots in the United States? Have they never looked at Catholic-Protestant violence in northern Ireland? What happens in such situations is that the poor in the urban ghettos and the rural area hit out at each other, while the upper strata in their gated communities carry on obliviously.
Raila Odinga is no angel and no revolutionary. But he won the election, and the reason he did was because he was opposing the neo-liberal corruption of Kibaki. Odinga is playing a very restrained role, a bit like that of Al Gore in 2000. And he might be no more successful. Kibaki says that he'll hold new elections if the courts tell him to, but Odinga says that the courts are in his pocket.
So much for stable democracies.
by Immanuel Wallerstein
[Copyright by Immanuel Wallerstein, distributed by Agence Global. For rights and permissions, including
2008-01-27
Yakin Doğu Avrupa Amerika
January 27, 2008, NYT
The World
A New France in the New Middle East: Forget Glory
By ELAINE SCIOLINO
PARIS
FOR France, the symbolism could not have been more powerful. On a trip to the United Arab Emirates 12 days ago, President Nicolas Sarkozy announced a decision to open a permanent military base there. It will be France’s first such base in a country that had not been its colony, and will make France the only country other than the United States with a permanent military presence in the Persian Gulf.
French officials portray the move as part of a larger effort by Mr. Sarkozy to project France’s influence throughout the Middle East. In the eight months Mr. Sarkozy has been president, he has visited eight countries in the region, announcing plans to build nuclear reactors, sell weapons, resolve crises and deepen cooperation along the way.
“France is back, yes, France is back,” Foreign Minister Bernard Kouchner said in an interview. “We are pursuing a policy that represents something new — activism, realism, involvement, even confidence.”
New, for sure. But maybe not quite grand, at least in the sense of a sweeping vision. Some people here, and in the Middle East, have even begun to wonder in just what direction all this energy and motion will take France.
In France’s days of empire, it was in the Arabic-speaking lands that the country’s dreams were most ambitious. But beyond North Africa and Lebanon, some of its boldest ventures were thwarted. Napoleon landed nearly 40,000 troops in Egypt in 1798, but the occupation ended in 1801. A more lasting presence came in 1830 when the French Army landed in Algeria, beginning an era of primacy over western North Africa. After World War I, France assumed control of Syria and Lebanon. But after World War II came humiliation and defeat — first in the 1956 Suez war, then the long war to hold onto Algeria.
Since then, France has played a key role in the Arab world only episodically.
Now, the American setback in Iraq, the winding down of the Bush presidency, a longing in the region for an alternative to American power, a turn inward by Britain’s new leaders and soaring prices for oil have created opportunities for Mr. Sarkozy.
President Sarkozy is seizing them in a distinctly post-imperial style; he defines the region as a mosaic to be worked on bit by bit, not as one huge prize that, if won, would restore France’s lost glory. So this is not about nostalgia. Nor is it an effort to lump the Muslim world into one great “arc of crisis” from Morocco to Bangladesh due to the never-ending terrorist threat, even though France’s foreign intelligence service tends to do just that.
In fact, Mr. Sarkozy has defined his approach in contrast to such thinking. “There are many Muslim and Arab worlds,” he wrote in “Testimony,” his 2006 campaign book. “The very concept of an ‘Arab policy’ is nonsense.” The goal, he said, is not to “be blinded by a unity that is only virtual.”
His approach is also personal, reflecting his hyperactivism, his passions and his determination to promote French business around the world. One example is his rejection of a conviction enunciated by his predecessor, Jacques Chirac, that the overriding priority in the Middle East had to be resolving the Israeli-Palestinian struggle. Mr. Sarkozy is more preoccupied with Iran, defining Iran’s nuclear activities as the world’s most challenging crisis.
Gone also is France’s automatic distancing of itself from the United States and Israel; when Mr. Sarkozy calls Israel “a friend,” the Israelis seem to believe him. And while Mr. Chirac spoke of the need for a “multipolar world,” with Europe as one pole, Mr. Sarkozy has tempered that notion with talk about France’s place within its “Western family,” an expression welcomed in Washington.
But will such an idiosyncratic approach work? A number of Mr. Sarkozy’s initiatives have already ended in stalemate, if not failure. A visit here by the Libyan leader, Col. Muammar el-Qaddafi, in which he openly criticized his host — and prompted the closure of the bridges over the Seine when he suddenly decided to take a boat ride — was widely seen as humiliating. Mr. Kouchner’s numerous trips to broker an end to the political crisis in Lebanon have been dismissed by even some supporters as a waste of his time.
“There is no vision, no strategy here, only a new style based on the president’s personal intervention and charisma,” said Olivier Roy, a scholar on the Arab and Muslim world and author of the forthcoming “Politics of Chaos in the Middle East” (Columbia University Press). “And this emotional factor has exaggerated the sense that there is a change in France’s foreign policy.”
At home, Mr. Sarkozy has faced criticism for breaking with France’s hallowed secular tradition by talking a lot about God — not only in Rome, but also in Saudi Arabia. He has been criticized as well for failing to make human rights a centerpiece of his recent meetings with Colonel Qaddafi.
And he has stated that his goal is not to democratize the world. Stressing the importance of political diversity during a news conference early in the month, he said: “Why diversity more than democracy? Because when you fight for democracy, certain countries say, ‘Ah! Post-colonial! You want to impose on us the system that is yours!’ ”
If there is one policy line that does stand out, it is Mr. Sarkozy’s pitching of French nuclear energy. France is second only to the United States in building nuclear power plants, and Mr. Sarkozy argues that Muslim and Arab states in principle have the same right to civilian atomic energy as any other part of the world.
This policy paradoxically risks encouraging Iran to continue enriching uranium — in violation of Security Council resolutions — as part of what Iran claims is only a peaceful nuclear energy program. Nevertheless, Mr. Sarkozy has signed a cooperation deal with the United Arab Emirates, the first step in building a $9 billion nuclear reactor there, and he has offered civilian nuclear cooperation to Saudi Arabia, Algeria, Egypt, Libya, Tunisia, Jordan and Morocco. In the wake of criticism that transfers of nuclear technology anywhere could be used on bomb programs, French officials rushed to make clear that it could take 15 years before those reactors are built, and to add that in some of the countries, they probably won’t be built.
All this activity, together with its inconsistencies, has attracted bemused comments from abroad, and signs from Mr. Sarkozy that he can answer them with a hint of humility — or humor. Last month, a French newspaper quoted King Abdullah of Saudi Arabia as having said: “President Sarkozy resembles a dashing and high-spirited thoroughbred, but like all thoroughbreds, he should submit to be reined in to find his balance.”
When Mr. Sarkozy landed in Riyadh two weeks ago, he greeted the king with the words: “The high-spirited horse is happy to see his great friend so wise.”
The World
A New France in the New Middle East: Forget Glory
By ELAINE SCIOLINO
PARIS
FOR France, the symbolism could not have been more powerful. On a trip to the United Arab Emirates 12 days ago, President Nicolas Sarkozy announced a decision to open a permanent military base there. It will be France’s first such base in a country that had not been its colony, and will make France the only country other than the United States with a permanent military presence in the Persian Gulf.
French officials portray the move as part of a larger effort by Mr. Sarkozy to project France’s influence throughout the Middle East. In the eight months Mr. Sarkozy has been president, he has visited eight countries in the region, announcing plans to build nuclear reactors, sell weapons, resolve crises and deepen cooperation along the way.
“France is back, yes, France is back,” Foreign Minister Bernard Kouchner said in an interview. “We are pursuing a policy that represents something new — activism, realism, involvement, even confidence.”
New, for sure. But maybe not quite grand, at least in the sense of a sweeping vision. Some people here, and in the Middle East, have even begun to wonder in just what direction all this energy and motion will take France.
In France’s days of empire, it was in the Arabic-speaking lands that the country’s dreams were most ambitious. But beyond North Africa and Lebanon, some of its boldest ventures were thwarted. Napoleon landed nearly 40,000 troops in Egypt in 1798, but the occupation ended in 1801. A more lasting presence came in 1830 when the French Army landed in Algeria, beginning an era of primacy over western North Africa. After World War I, France assumed control of Syria and Lebanon. But after World War II came humiliation and defeat — first in the 1956 Suez war, then the long war to hold onto Algeria.
Since then, France has played a key role in the Arab world only episodically.
Now, the American setback in Iraq, the winding down of the Bush presidency, a longing in the region for an alternative to American power, a turn inward by Britain’s new leaders and soaring prices for oil have created opportunities for Mr. Sarkozy.
President Sarkozy is seizing them in a distinctly post-imperial style; he defines the region as a mosaic to be worked on bit by bit, not as one huge prize that, if won, would restore France’s lost glory. So this is not about nostalgia. Nor is it an effort to lump the Muslim world into one great “arc of crisis” from Morocco to Bangladesh due to the never-ending terrorist threat, even though France’s foreign intelligence service tends to do just that.
In fact, Mr. Sarkozy has defined his approach in contrast to such thinking. “There are many Muslim and Arab worlds,” he wrote in “Testimony,” his 2006 campaign book. “The very concept of an ‘Arab policy’ is nonsense.” The goal, he said, is not to “be blinded by a unity that is only virtual.”
His approach is also personal, reflecting his hyperactivism, his passions and his determination to promote French business around the world. One example is his rejection of a conviction enunciated by his predecessor, Jacques Chirac, that the overriding priority in the Middle East had to be resolving the Israeli-Palestinian struggle. Mr. Sarkozy is more preoccupied with Iran, defining Iran’s nuclear activities as the world’s most challenging crisis.
Gone also is France’s automatic distancing of itself from the United States and Israel; when Mr. Sarkozy calls Israel “a friend,” the Israelis seem to believe him. And while Mr. Chirac spoke of the need for a “multipolar world,” with Europe as one pole, Mr. Sarkozy has tempered that notion with talk about France’s place within its “Western family,” an expression welcomed in Washington.
But will such an idiosyncratic approach work? A number of Mr. Sarkozy’s initiatives have already ended in stalemate, if not failure. A visit here by the Libyan leader, Col. Muammar el-Qaddafi, in which he openly criticized his host — and prompted the closure of the bridges over the Seine when he suddenly decided to take a boat ride — was widely seen as humiliating. Mr. Kouchner’s numerous trips to broker an end to the political crisis in Lebanon have been dismissed by even some supporters as a waste of his time.
“There is no vision, no strategy here, only a new style based on the president’s personal intervention and charisma,” said Olivier Roy, a scholar on the Arab and Muslim world and author of the forthcoming “Politics of Chaos in the Middle East” (Columbia University Press). “And this emotional factor has exaggerated the sense that there is a change in France’s foreign policy.”
At home, Mr. Sarkozy has faced criticism for breaking with France’s hallowed secular tradition by talking a lot about God — not only in Rome, but also in Saudi Arabia. He has been criticized as well for failing to make human rights a centerpiece of his recent meetings with Colonel Qaddafi.
And he has stated that his goal is not to democratize the world. Stressing the importance of political diversity during a news conference early in the month, he said: “Why diversity more than democracy? Because when you fight for democracy, certain countries say, ‘Ah! Post-colonial! You want to impose on us the system that is yours!’ ”
If there is one policy line that does stand out, it is Mr. Sarkozy’s pitching of French nuclear energy. France is second only to the United States in building nuclear power plants, and Mr. Sarkozy argues that Muslim and Arab states in principle have the same right to civilian atomic energy as any other part of the world.
This policy paradoxically risks encouraging Iran to continue enriching uranium — in violation of Security Council resolutions — as part of what Iran claims is only a peaceful nuclear energy program. Nevertheless, Mr. Sarkozy has signed a cooperation deal with the United Arab Emirates, the first step in building a $9 billion nuclear reactor there, and he has offered civilian nuclear cooperation to Saudi Arabia, Algeria, Egypt, Libya, Tunisia, Jordan and Morocco. In the wake of criticism that transfers of nuclear technology anywhere could be used on bomb programs, French officials rushed to make clear that it could take 15 years before those reactors are built, and to add that in some of the countries, they probably won’t be built.
All this activity, together with its inconsistencies, has attracted bemused comments from abroad, and signs from Mr. Sarkozy that he can answer them with a hint of humility — or humor. Last month, a French newspaper quoted King Abdullah of Saudi Arabia as having said: “President Sarkozy resembles a dashing and high-spirited thoroughbred, but like all thoroughbreds, he should submit to be reined in to find his balance.”
When Mr. Sarkozy landed in Riyadh two weeks ago, he greeted the king with the words: “The high-spirited horse is happy to see his great friend so wise.”
2008-01-22
Rusya ve Nato
Raus stratejik bombardıman uçakları Atlantik'te...
Rusya'nın, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yaptığı en büyük deniz tatbikatı çerçevesinde, İspanya'nın Atlantik'teki kıyılarına gönderdiği iki stratejik bombardıman uçağından füze denemesi yapacağı bildirildi.
Rus haber ajansı İnterfaks, askeri kaynaklara dayandırdığı haberde, Atlantik'e füze denemesi yapması için gönderilen Rus stratejik bombardıman uçaklarına İngiliz Tornado ve Norveç F-16 uçaklarının eşlik ettiğini duyurdu.
Diplomatik gözlemciler, Rusya'nın NATO üyesi ülkelerin kıyılarından füze ateşlemesi yapmasının, eski güçlü günlere döndüğünü gösterme çabalarının en son örneğini oluşturduğu yorumunu yapıyor.
Rus stratejik bombardıman uçaklarının, Atlantik'teki Rus deniz tatbikatı için Kuzey ve Karadeniz filolarından gelen uçak gemileri, savaş gemileri ve denizaltı avcılarına katıldığını belirten gözlemciler, bu tatbikatın Rusya'da Mart ayında yapılacak devlet başkanlığı seçimi öncesine denk geldiğine dikkati çektiler.
Bu arada, Rusya Hava Kuvvetleri, yaptığı açıklamada, Deniz Kuvvetlerinin Atlantik'teki tatbikatında çok etkin şekilde yer aldığını bildirdi. Açıklamada, ''Bugün birçok görevi yerine getirecek ve füze fırlatacak iki adet Tu-160 tipi stratejik uçağımız Biscay Koyu'ndaki tatbikata katılmak için hareket ettiler'' denildi.
Rusya, geçen ay 11 gemi ve 47 uçağın katılacağı bir deniz tatbikatının önce Akdeniz'de, ardından da Atlantik'te yapılacağını açıklamıştı.
Rus basını, Atantik'teki Rus filosunun en başında Sovyet döneminden kalma Amiral Kuznetsov uçak gemisinin bulunduğunu, NATO uçaklarının da Rus donanmasını yakından izlediğini yazdı.
Deniz Kuvvetlerinden bir yetkili de, ''Bu, Sovyetler Birliği döneminden beri bu tarzda yapılan en büyük tatbikattır. Bununla ilgili detayları daha sonra açıklayacağız. Bölgedeki hava unsurlarımız 23 Ocaktan itibaren daha da genişletilecek ve tatbikatta Tu-160, Tu-95, Tu-22 M3, Il-78, A-50 tipi uçaklar yer alacak'' dedi
Rusya'nın, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yaptığı en büyük deniz tatbikatı çerçevesinde, İspanya'nın Atlantik'teki kıyılarına gönderdiği iki stratejik bombardıman uçağından füze denemesi yapacağı bildirildi.
Rus haber ajansı İnterfaks, askeri kaynaklara dayandırdığı haberde, Atlantik'e füze denemesi yapması için gönderilen Rus stratejik bombardıman uçaklarına İngiliz Tornado ve Norveç F-16 uçaklarının eşlik ettiğini duyurdu.
Diplomatik gözlemciler, Rusya'nın NATO üyesi ülkelerin kıyılarından füze ateşlemesi yapmasının, eski güçlü günlere döndüğünü gösterme çabalarının en son örneğini oluşturduğu yorumunu yapıyor.
Rus stratejik bombardıman uçaklarının, Atlantik'teki Rus deniz tatbikatı için Kuzey ve Karadeniz filolarından gelen uçak gemileri, savaş gemileri ve denizaltı avcılarına katıldığını belirten gözlemciler, bu tatbikatın Rusya'da Mart ayında yapılacak devlet başkanlığı seçimi öncesine denk geldiğine dikkati çektiler.
Bu arada, Rusya Hava Kuvvetleri, yaptığı açıklamada, Deniz Kuvvetlerinin Atlantik'teki tatbikatında çok etkin şekilde yer aldığını bildirdi. Açıklamada, ''Bugün birçok görevi yerine getirecek ve füze fırlatacak iki adet Tu-160 tipi stratejik uçağımız Biscay Koyu'ndaki tatbikata katılmak için hareket ettiler'' denildi.
Rusya, geçen ay 11 gemi ve 47 uçağın katılacağı bir deniz tatbikatının önce Akdeniz'de, ardından da Atlantik'te yapılacağını açıklamıştı.
Rus basını, Atantik'teki Rus filosunun en başında Sovyet döneminden kalma Amiral Kuznetsov uçak gemisinin bulunduğunu, NATO uçaklarının da Rus donanmasını yakından izlediğini yazdı.
Deniz Kuvvetlerinden bir yetkili de, ''Bu, Sovyetler Birliği döneminden beri bu tarzda yapılan en büyük tatbikattır. Bununla ilgili detayları daha sonra açıklayacağız. Bölgedeki hava unsurlarımız 23 Ocaktan itibaren daha da genişletilecek ve tatbikatta Tu-160, Tu-95, Tu-22 M3, Il-78, A-50 tipi uçaklar yer alacak'' dedi
Rusya ve Nato
Raus stratejik bombardıman uçakları Atlantik'te...
Rusya'nın, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yaptığı en büyük deniz tatbikatı çerçevesinde, İspanya'nın Atlantik'teki kıyılarına gönderdiği iki stratejik bombardıman uçağından füze denemesi yapacağı bildirildi.
Rus haber ajansı İnterfaks, askeri kaynaklara dayandırdığı haberde, Atlantik'e füze denemesi yapması için gönderilen Rus stratejik bombardıman uçaklarına İngiliz Tornado ve Norveç F-16 uçaklarının eşlik ettiğini duyurdu.
Diplomatik gözlemciler, Rusya'nın NATO üyesi ülkelerin kıyılarından füze ateşlemesi yapmasının, eski güçlü günlere döndüğünü gösterme çabalarının en son örneğini oluşturduğu yorumunu yapıyor.
Rus stratejik bombardıman uçaklarının, Atlantik'teki Rus deniz tatbikatı için Kuzey ve Karadeniz filolarından gelen uçak gemileri, savaş gemileri ve denizaltı avcılarına katıldığını belirten gözlemciler, bu tatbikatın Rusya'da Mart ayında yapılacak devlet başkanlığı seçimi öncesine denk geldiğine dikkati çektiler.
Bu arada, Rusya Hava Kuvvetleri, yaptığı açıklamada, Deniz Kuvvetlerinin Atlantik'teki tatbikatında çok etkin şekilde yer aldığını bildirdi. Açıklamada, ''Bugün birçok görevi yerine getirecek ve füze fırlatacak iki adet Tu-160 tipi stratejik uçağımız Biscay Koyu'ndaki tatbikata katılmak için hareket ettiler'' denildi.
Rusya, geçen ay 11 gemi ve 47 uçağın katılacağı bir deniz tatbikatının önce Akdeniz'de, ardından da Atlantik'te yapılacağını açıklamıştı.
Rus basını, Atantik'teki Rus filosunun en başında Sovyet döneminden kalma Amiral Kuznetsov uçak gemisinin bulunduğunu, NATO uçaklarının da Rus donanmasını yakından izlediğini yazdı.
Deniz Kuvvetlerinden bir yetkili de, ''Bu, Sovyetler Birliği döneminden beri bu tarzda yapılan en büyük tatbikattır. Bununla ilgili detayları daha sonra açıklayacağız. Bölgedeki hava unsurlarımız 23 Ocaktan itibaren daha da genişletilecek ve tatbikatta Tu-160, Tu-95, Tu-22 M3, Il-78, A-50 tipi uçaklar yer alacak'' dedi
Rusya'nın, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yaptığı en büyük deniz tatbikatı çerçevesinde, İspanya'nın Atlantik'teki kıyılarına gönderdiği iki stratejik bombardıman uçağından füze denemesi yapacağı bildirildi.
Rus haber ajansı İnterfaks, askeri kaynaklara dayandırdığı haberde, Atlantik'e füze denemesi yapması için gönderilen Rus stratejik bombardıman uçaklarına İngiliz Tornado ve Norveç F-16 uçaklarının eşlik ettiğini duyurdu.
Diplomatik gözlemciler, Rusya'nın NATO üyesi ülkelerin kıyılarından füze ateşlemesi yapmasının, eski güçlü günlere döndüğünü gösterme çabalarının en son örneğini oluşturduğu yorumunu yapıyor.
Rus stratejik bombardıman uçaklarının, Atlantik'teki Rus deniz tatbikatı için Kuzey ve Karadeniz filolarından gelen uçak gemileri, savaş gemileri ve denizaltı avcılarına katıldığını belirten gözlemciler, bu tatbikatın Rusya'da Mart ayında yapılacak devlet başkanlığı seçimi öncesine denk geldiğine dikkati çektiler.
Bu arada, Rusya Hava Kuvvetleri, yaptığı açıklamada, Deniz Kuvvetlerinin Atlantik'teki tatbikatında çok etkin şekilde yer aldığını bildirdi. Açıklamada, ''Bugün birçok görevi yerine getirecek ve füze fırlatacak iki adet Tu-160 tipi stratejik uçağımız Biscay Koyu'ndaki tatbikata katılmak için hareket ettiler'' denildi.
Rusya, geçen ay 11 gemi ve 47 uçağın katılacağı bir deniz tatbikatının önce Akdeniz'de, ardından da Atlantik'te yapılacağını açıklamıştı.
Rus basını, Atantik'teki Rus filosunun en başında Sovyet döneminden kalma Amiral Kuznetsov uçak gemisinin bulunduğunu, NATO uçaklarının da Rus donanmasını yakından izlediğini yazdı.
Deniz Kuvvetlerinden bir yetkili de, ''Bu, Sovyetler Birliği döneminden beri bu tarzda yapılan en büyük tatbikattır. Bununla ilgili detayları daha sonra açıklayacağız. Bölgedeki hava unsurlarımız 23 Ocaktan itibaren daha da genişletilecek ve tatbikatta Tu-160, Tu-95, Tu-22 M3, Il-78, A-50 tipi uçaklar yer alacak'' dedi
2007-12-07
8 Aralık ta Kadıköy de miiiitiiiink var!

Resim: Gülhane Parkı, Istanbul 7.12.2007
Evet, ben de şu anda öğreniyorum ama yine de! Hemen bu mesajın çoğalması için elimden geleni yapıyorum. TAm da bugün tekrar yazmak istediğim bir konuya uyuyor bu davet. Biliyorsunuz Istanbul güzel iklimine, elverişli coğrafyasına rağmen yeşil bir şehir değil. En son yüzyıllarda en fazla olsa, olsa asker, imam hatip kaçkını politikacı ve birçok laz müteaahit yetiştiren bu zeka seviyesi yüksek millet dünyanın en güzel şehirlerinden birini çatlak kaldırımlı çirkin bir beton yığınına döndürmenin yanısıra, dünyanın en çok araba kullanmasını bilen ayı nufüsünu da bünyesinde barındırıyor. (Burda tabii bio-ayılardan af diliyoruz.) Zaten şehirde az yeşil varken, bir de arabaların parklara girmelerine ne demeli bilmiyorum. Bugün Gülhane Parkı nda hız yapan araçlara rastladık. 'Çüüüş' demekten başka birşey gelmiyor aklıma !
Parklara arabaların girmesinin yasak olması lazım!!! Yıldız, Emirgan ve Gülhane ye arabalar girebiliyor. Hatta Gülhane de galiba para ödemeden cirit atabiliyorlar... Ayrıca tehlikeli madde taşıyan araçlar da gördük park ta...
Yukarıda 'Küresel Eylem Grubu' nun sayfası var. Ayrıca google da bu konu ile ilgili olarak şu blogu da bulduk.
http://www.f-blog.info
Tabii Türkiye den evvel, A.B.D. nin Kyoto Protokolünü imzalaması lazım.
2007-11-14
A.B.D. lilere para yok ama petrol şirketleri için var
Aşağıda hep bahsedilen birşey için bir örnek var. Bush birkaç petrol şirketinin çıkarlarını korumak için oraya konmuş bir figuran, halka karşı.
Halk zaten eğitim ve sağlık hizmeti alamayınca daha da saldırganlaşacak ve Irak a gönderecek ucuz beyinsiz gücü artacak. Harika bir sistem, di mi? Aynısını 'zekiler' Türkiye de de yapmaya çalışıyor...
Büyük şirketleri kendi halklarını sıktıkça milliyetçilik artıyor ama düzenli ve organize bir şekilde değil, beyinsizce bir şekilde. Bu da yine populistlerin seçilmesini ve halkın muhtaç ve beyinsiz bırakılmasını sağlıyor...
***
Bush uses sixth veto to reject health-labor bill
Tue Nov 13, 2007 6:26pm EST
By Caren Bohan
NEW ALBANY, Indiana (Reuters) - President George W. Bush on Tuesday vetoed a measure to fund education, job training and health programs, marking the sixth veto of his presidency and the latest salvo in a fight with congressional Democrats over domestic spending.
Bush signed a separate bill to give the Pentagon about $460 billion for the fiscal year that began on October 1, even though he was disappointed the military bill had less money than he had sought. Even so, the Pentagon would get about $40 billion more than last year, a 9 percent increase.
The White House said the bill to fund labor and human services was bloated and filled with special projects. The $600 billion measure was about $10 billion more than what Bush requested.
Bush and the Democratic-led Congress have been locked in a heated budget battle for months, with each side accusing the other of fiscal irresponsibility.
Democrats who wrested control of Congress last year from Bush's Republican Party campaigned in part on criticisms over the budget deficits that soared on Bush's watch, boosted by spending for the Iraq war.
But Bush tried to turn the tables on Democrats, accusing them of seeking to go on a spending spree and said it would only be a matter of time before they sought higher taxes to pay for it.
"Their majority was elected on a pledge of fiscal responsibility, but so far it's acting like a teenager with a new credit card," he said in a speech in New Albany, Indiana. He added he would not hesitate to use his veto pen again.
Democrats defended the labor bill, saying the extra funds were needed for programs like education and research on cancer and other diseases. They said the money was dwarfed by the Iraq war costs and that overall, they are paying for spending increases with belt-tightening elsewhere.
VETO OVERRIDE ATTEMPT SEEN
"The president again vetoed a bipartisan and fiscally responsible bill that addresses the priorities of the American people," said House of Representatives Speaker Nancy Pelosi, a California Democrat.
"At the same time, President Bush and his congressional allies demand hundreds of billions of dollars for the war in Iraq -- none of it paid for," Pelosi added.
House Appropriations Committee Chairman David Obey, a Wisconsin Democrat, said Bush was "pretending" to protect the budget deficit while "asking us to spend another $200 billion on the misguided war in Iraq."
Democrats note that while Bush has eagerly wielded his veto pen lately, he did not veto any spending bills in the first six years of his tenure when Republicans controlled Congress.
Bush is now trying to burnish his fiscal credentials with conservatives in his party, many of whom have viewed him as a big spender and contend he could have done more to require budget discipline.
Not all Republicans have welcomed the vetoes. Many joined with Democrats last week to produce the two-thirds majority needed to override his veto of a popular bill to fund water projects.
Democrats are expected to try to override Bush's veto of the labor and health bill this week but may have trouble garnering enough Republican votes to push the bill through over his objections.
The Pentagon bill will pay for weapons and soldiers' salaries but does not include $196 billion more Bush wants for the Iraq and Afghanistan wars. Bush hoped some war funds would have been included in the Pentagon's larger funding bill.
Instead, House Democrats are expected to vote this week on a $50 billion war down payment. They also want to attach conditions Bush opposes, including timetables for withdrawing combat troops from Iraq.
Bush said Congress should not go home for the Christmas holiday without making sure troops have funding.
"I understand some of them in Congress didn't agree with my decision, that's fine," he said. "But whatever their position on the war is we should be able to agree that our troops deserve the full support of those of us in Washington D.C."
Halk zaten eğitim ve sağlık hizmeti alamayınca daha da saldırganlaşacak ve Irak a gönderecek ucuz beyinsiz gücü artacak. Harika bir sistem, di mi? Aynısını 'zekiler' Türkiye de de yapmaya çalışıyor...
Büyük şirketleri kendi halklarını sıktıkça milliyetçilik artıyor ama düzenli ve organize bir şekilde değil, beyinsizce bir şekilde. Bu da yine populistlerin seçilmesini ve halkın muhtaç ve beyinsiz bırakılmasını sağlıyor...
***
Bush uses sixth veto to reject health-labor bill
Tue Nov 13, 2007 6:26pm EST
By Caren Bohan
NEW ALBANY, Indiana (Reuters) - President George W. Bush on Tuesday vetoed a measure to fund education, job training and health programs, marking the sixth veto of his presidency and the latest salvo in a fight with congressional Democrats over domestic spending.
Bush signed a separate bill to give the Pentagon about $460 billion for the fiscal year that began on October 1, even though he was disappointed the military bill had less money than he had sought. Even so, the Pentagon would get about $40 billion more than last year, a 9 percent increase.
The White House said the bill to fund labor and human services was bloated and filled with special projects. The $600 billion measure was about $10 billion more than what Bush requested.
Bush and the Democratic-led Congress have been locked in a heated budget battle for months, with each side accusing the other of fiscal irresponsibility.
Democrats who wrested control of Congress last year from Bush's Republican Party campaigned in part on criticisms over the budget deficits that soared on Bush's watch, boosted by spending for the Iraq war.
But Bush tried to turn the tables on Democrats, accusing them of seeking to go on a spending spree and said it would only be a matter of time before they sought higher taxes to pay for it.
"Their majority was elected on a pledge of fiscal responsibility, but so far it's acting like a teenager with a new credit card," he said in a speech in New Albany, Indiana. He added he would not hesitate to use his veto pen again.
Democrats defended the labor bill, saying the extra funds were needed for programs like education and research on cancer and other diseases. They said the money was dwarfed by the Iraq war costs and that overall, they are paying for spending increases with belt-tightening elsewhere.
VETO OVERRIDE ATTEMPT SEEN
"The president again vetoed a bipartisan and fiscally responsible bill that addresses the priorities of the American people," said House of Representatives Speaker Nancy Pelosi, a California Democrat.
"At the same time, President Bush and his congressional allies demand hundreds of billions of dollars for the war in Iraq -- none of it paid for," Pelosi added.
House Appropriations Committee Chairman David Obey, a Wisconsin Democrat, said Bush was "pretending" to protect the budget deficit while "asking us to spend another $200 billion on the misguided war in Iraq."
Democrats note that while Bush has eagerly wielded his veto pen lately, he did not veto any spending bills in the first six years of his tenure when Republicans controlled Congress.
Bush is now trying to burnish his fiscal credentials with conservatives in his party, many of whom have viewed him as a big spender and contend he could have done more to require budget discipline.
Not all Republicans have welcomed the vetoes. Many joined with Democrats last week to produce the two-thirds majority needed to override his veto of a popular bill to fund water projects.
Democrats are expected to try to override Bush's veto of the labor and health bill this week but may have trouble garnering enough Republican votes to push the bill through over his objections.
The Pentagon bill will pay for weapons and soldiers' salaries but does not include $196 billion more Bush wants for the Iraq and Afghanistan wars. Bush hoped some war funds would have been included in the Pentagon's larger funding bill.
Instead, House Democrats are expected to vote this week on a $50 billion war down payment. They also want to attach conditions Bush opposes, including timetables for withdrawing combat troops from Iraq.
Bush said Congress should not go home for the Christmas holiday without making sure troops have funding.
"I understand some of them in Congress didn't agree with my decision, that's fine," he said. "But whatever their position on the war is we should be able to agree that our troops deserve the full support of those of us in Washington D.C."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

