Samuel Huntington ın ölüşü bana nedense o basit ve komik şakayı hatırlattı. 'Gott ist tot.', Nietzsche, 'Nietzsche ist tot.', Gott.
Biliyorum arada pek bir alaka yok ama bir serbest çağrışım işte...
Bush Amerikan tarihine aptal ve başarısız bir başbakan olarak geçecek. Otoriter babasının izinden giden zavallı bir oğul olacağına neden sevimli bir alkolik olmayı seçmedi bilmiyorum; onun ve dünya için daha iyi olacağı kesindi. Ama zaten önemli olan Exxon mobile in kazancı idi ve o da seçim günü en yüksek noktasında idi, yani 'mission completed' bir şekilde ayrıldı Bush aslında saraydan. Üzerine düşen görevi yaptı, ne Amerikan halkı, ne de Irak taki insanların, kadınların, çocukların hayatı bu şirketin kazancından daha önemli değildi... Güle, güle Bush ayakkabılar hep kafanda sek sek oynasın! Seni böyle hatırlamak hoş olacak...
Huntington ın da bu sene ölüşü (biliyorum Bush ölmedi ama yine de) ne hoş aslında...
Buraya bu konuda okumaya vaktimin olduğu tek yazıyı ekliyorum. (Halbuki kendim de daha çok bu konuda okumak ve yazmak isterdim...)
Cumhuriyet 29.12.2008
SAĞNAK
NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Peygamber’ Öldü!
Ona bu lakabı vermişlerdi: “Uygarlık çatışması peygamberi!”
Niye?
11 Eylül şafağında, hedefi 12’den vuran bir isabetle “medeniyet savaşlarını”; “herkesten önce” görüp, teşhis ve tespit ettiği için...
Soğuk Savaş sonrası, ’93’te bir “soru işareti” şeklinde tedavüle soktuğu “The Clash of Civilizations?” (Uygarlık Çatışması) tezlerini; üç yıl arayla aynı adla -bu kez sonundaki soru işaretini kaldırarak (“The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order”)- kitaplaştıran Huntington için ısrarla hâlâ uluorta böyle “peygamber” tanımı kullanılıyor:
Noel günü ölen siyaset bilimcisi için; “Uygarlık Çatışması Peygamberi aramızdan ayrıldı” diyorla...
Yeni milenyumun eşiğine damga vuran bu ünlü akademisyenin yaşamöyküsüne baktığınızda oysa; dünyayı bölen bu kavramı dolaşıma sokan zatın en çarpıcı özelliğinin, “devrimci mesajları önceden gören ve haber veren” bir “öncü peygamber” olmaktan çok; halis mulis bir “kurulu düzen ürünü” ve “teorisyeni” olduğunu görüyorsunuz.
Samuel Huntington; ABD “akademik camiasının” muhafazakâr mabetlerinden çıkmış, Harvard’da yarım asır hocalık yapmış bir isim...
Seçkin muhitlerde (Martha’s Vineyard!) yaşamış; “Milli Güvenlik Konseyi’nin” danışmanlığını üstlenmiş...
“Pentagon”la sıkı fıkı bağlar kurmuş, “fildişi kulesinden başını uzatmamış” bir entelektüelden söz ediyoruz...
ABD Bilim Akademisi’ne yaptığı “üyelik istemi” -tezleri adına kullandığı “bilimsellikten uzak formüller ve modellerin” afişe olması nedeniyle- geri çevrilmiş...
‘Ayrımcılığın teorisyeni’
Şimdiye dek nedense hep gölgede kalan, üzerinde hiç konuşulmayan bu ilginç ayrıntı; Huntington’un “bayraktarlığını yaptığı”, “yeni dünyanın apartheid-cı özlemleri” ile yakından bağlantılı...
1968’de ünlendiği eseri “Değişen Toplumlarda Siyaset Düzeni” (Political Order in Changing Societes) de Huntington; “ırk ayrımcılığı- apartheid” damgasını taşıyan Güney Afrika rejimini savunmuş meğerse. “Güya” bilimsel argümanlarla desteklediği tezini savunmak adına da “sahte matematiksel denklemler” kullanmış.
Serge Lang adında bir matematikçinin; bu denklemlerin “sahteliğini” kanıtlamasıyla birlikte Huntington’a “Bilim Akademisi” yolu tıkanmış...
Huntington’ın; “apartheid vukuatları” bununla sınırlı değil. Vietnam savaşı yıllarında da hazret; Vietnamlıları, (ABD güçlerinin güvenliği adına) “aşiret” esası üzerinden ayrıştırıp, farklı yerleşim bölgelerinde toplamayı önermiş!
Beyninin böyle her hücresinde “ayrımcılık” kazılı olan bir Harvard entelektüeli(!); derken Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla çıkıyor ve insanlığa “Şimdiye dek bildiğiniz her şeyi unutun!” diyor: “Dünya bundan böyle Soğuk Savaş yıllarındaki gibi ‘siyasi’, ‘ekonomik’ farklılıklar üzerinden değil; ‘kimlikler”-‘etnik’, ‘dini’, ‘kültürel’ kimlikler- üzerinden bölünecek...
Ulus devlet önemini yitirecek. Ve ‘kimlikler’ öne çıkacak. Çatışma alanları ve kavgalarını; bu ‘kimlik siyaseti’ belirleyecek. ‘Kimlik çatışmasının şiddetle hissedildiği’ fay hattı ülkeler; bunun sonuçlarının en bariz yaşandığı ülkeler olacak...”
Ve Türkler üzerindeki tezleri...
“Bölünmüş ülkeler” tanımıyla sınıflandırdığı bu ülkelerin başına Huntington; Türkiye’yi yerleştiriyor.
Siyasi modelleri itibarıyla “Batı’yı” seçen Türkler; tarihi, kültürel, geleneksel açıdan gerçekte “İslam uygarlığına” aittir... diyor. Bu nedenle de asla AB’ ye giremezler!
İyisi mi Türkler, Müslüman blokun başına “lider” olsunlar! Avrupa böylelikle “Arabistan”a dönüşmez, ABD de “ihtiyatlı ve pragmatik” Türkler sayesinde “İslam terorizmini” zapturapta alır. Türkler; bloklar ve bölgesel güçler dışında kalmaktan kurtulur. Hem kendileri, hem de dünya için selametli bir iş yapmış olurlar...
Bu lafları ben bizzat İstanbul’da Huntington’dan dinlemiştim. Büyük “Uygarlık çatışması” peygamberi, bu cinfikir kehanetleri ortaya atmak için neden “Soğuk Savaş” sonunu bekledi acaba?
Komünist tehdidin kol gezdiği dönemde “Türkler”; İslam uygarlığına ait değildi de, sonradan mı katıldı?
Huntington’a artık bu soruyu soramayız.
Ama “Uygarlık Çatışması Peygamberinin” sıkı fıkı olduğu “neo-con”lar da; işe bakın ki, Beyaz Saray’dan ayrılmak üzere...
Washington kulislerinde bu tezlerin nasıl pişirildiğini -tarihe dipnot düşmek adına- bakarsınız belki bir anlatan çıkar.
Hepinize iyi yıllar...
nilgun@cumhuriyet.com.tr
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder