Sömürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sömürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2010-08-14

I hate Dora Hospital Grubu! Sen de katıl!


http://www.sikayetvar.com/ a
Dora Hospital hakkında ben de bir şikayet mektubu yazdım. Aşağıda mektubu olan anne de içimi sızlattı. Ben de anneyim ve o benden daha şanslı imiş, ne kadar rezil bir yer olduğunu anlayıp, bebeğini falan oraya götürmeye kalkışmamış!!!!!!!!!!

Dora Hospital de Can Pazarı


9.Ağustos 2010

9.Ağustos 2010 tarihinde 23 aylık kızımı Dora Hospital acil servisine götürdüm.Kızımın ateşi vardı. Doktor ateş düşürücü ve antibiyotik yazdı ve bizi eve gönderdi. Halbuki Avrupa da olsak, ki senelerce Avrupa da yaşadığım için biliyorum, acil de hemen bir tedavi görmesi gerekiyordu. Ama burda özel hastahanelerin hiçbirinde böyle bir adet yok sanırım. Eskiden ben devlet hastahanelerinde bile daha esaslı davranıldığını bilirim.
İkinci gidişimizden sonra kendisine bunu belirttiğim Pazarlama Müdürü oldukça küstahça cevaplar verdi.
Biz eczaneye gittik, eve geldik, ilacı verdim, kızım kustu ve havale krizine girdi. Ne yapacağımızı bilemeden yakında olduğu için yine aynı hastahaneye gittik. 
Acilde hazır bir doktor ve hemşire yoktu. Yine aynı doktoru yukarıdan çağırdılar.Gelmesi hali ile biraz sürdü, acilde hazır acil doktoru olması gerekmez miydi?

Oksijen tüpüne bağlandı. Bir süre sonra bizi kızımın yanından ayırdılar.

'Pazarlama Müdürü' 
(ki bu tabiri bir hastahane için komik buluyorum) nün  odasına çıkardılar. Kızımızın yoğun bakımda kalması gerektiğini söylediler, bizden ne kadar koparabileceklerine baktılar.(resmen)
Meğer o sırada kızımın kalbi durmuş, tekrar havale geçirmiş ve panik olmuşlar, başka hastahane arıyorlar.Bize bunları söylemediler!!!!!!!!! Öteki hastahaneden öğrendik. 
Dora Hospital değil, Estetik Merkezi falan gibi bir isim bulup, çalıştıkları sahayı değiştirsinler!!!!!!!
Kerem Nadi de başka bir işle uğraşsın!!!!



http://www.sikayetvar.com/
DORA HOSPİTAL Anne Sütü Sağılması İçin Ücret İstendi!
22.12.2009 tarihinde 4 aylık bebek sahibi çalışan bir anneydim. İşyerim evime uzak olduğu için süt sağma makinemle iş yerimde süt sağıp akşamları eve bırakıyordum. Yukarıda belirttiğim tarihte makinem bozuldu ne yapacağımı bilemedim. Eve gitsem bir bebeğimin karnı doyacak fakat ertesi güne bırakabileceğim sütüm olmayacaktı. Çalıştığım yerin karşısında o zamanlar yeni açılan Dora hospital telefonla aradım.

Durumu anlattım ve makineleri var ise kullanabilir miyim diye rica ettim. Telefonumu alıp döneceklerini söylediler. 1 dakika sonra arandım ve gelebileceğimi söylediler. Çok iyi karşılandım, hemşire ile odaya alındım makine getirildi. Makineyi bildiğim için sağım işlemini gerçekleştirdim kendime ait steril 2 kaba koyup teşekkür ettim. 1 kap 100ml. Çıkarken usulen tekrar teşekkür ettiğimi ve ne kadar ödeyeceğimi sordum.

Beni vezneye yönlendirdiler ve 30,00-tl istediler. Telefonda rica minnet durumumu anlatmışım. Ben para bile alacaklarını düşünmezken normalde manuel bir makinenin fiyatı 30,00-tl iken 10dk bir işlem için para istemeleri üstelik anne sütünün önemini bilen bir toplulukta yaşıyorken böyle bir ücret istemeleri beni çok üzdü ve bunu dile de getirdiğim halde ki faturada da aynen anne sütü sağılması diye açıklama yapmışlar beklemediğim bir şeydi, ama mecbur olan bendim.

En azından telefonla bilgi verebilirlerdi ve ben 10 dk lık 2 kap sütü sağma karşılığı vereceğim 30,00-tl yerine manuel süt sağma pompası alırdım uzun süre de kullanırdım. Dora hospital diğer adıyla Kerem Nadi Özel Sağlık Hizm.Tıbbi Dan.Ltd.Şti.'ni anne sütünün ne kadar değerli ve önemli olduğunu bebeklerimizi anne sütü ile beslememiz gerektiğini vurgulayan teşvik eden bir dünya olmamıza rağmen bunu ticari anlamda kullandığı için kınıyorum.

2008-04-22

Tr nin bitmeyen ayıbı:IMF

Aşağıda IMF ve Türkiye ile ilgili bir haber var. Bu konuda felsefi açıdan yazılması gereken şeyler var. Zaten ayrıca bu konuda doluyum...Biliyorsunuz Tr kendi kendini yönetemiyor, bu ona sıkıntılı birşey olarak gözüküyor... Dün TRT2 de Teoman Duralı nın bir konuşmasına rastgeldim. Bence başka kanallarda da konuşması lazım. TRT2 nin seyircisi zaten biraz bilgili kitledir, halbuki toplumun çoğu değil ve onların ama en çok böyle programlara ihtiyacı var. Uzun vade, kısa vade olayı. Hep bilinen şeyler ama hiçbir değişme yok ki... Uzun vadeli düşünemeyen topluluklar uzun vadeli düşünebilen toplulukların hakimiyetine girer... IMF ile antlaşmanın bitmesine 1 ay kala (!) bir gazeteci köşesinden 'Hadi birşeyler yapın!' gibi birşey söylüyor, ki o da biliyor hiçbir şeyin olmayacağını...Bu bile bence bir ciddiyetsizlik... Türkiye bu borç parayı beleş bir para gibi görüyor, gururu, kendine özgü plan yapabilen bir aklı olmadığı için, para nerden gelirse 'Eyvallah' diyor ve bu gemi böyle yürüyecek zannediyor. Türkiye farklı politikalarla IMF ten kurtulabilirdi. Ama kurtulmak isteyen var mı?

IMF Mission Statement on the Discussions Related to Turkey's Stand-By Arrangement
Press Release No. 08/88
April 14, 2008
The following statement was issued today in Washington by the International Monetary Fund's mission to Turkey on the discussions related to the seventh review under the IMF's Stand-By Arrangement:
"An International Monetary Fund mission, led by Mr. Lorenzo Giorgianni, held discussions with the Turkish authorities in Ankara during April 3-10, 2008. Discussions continued during April 11-14, 2008 in Washington, D.C., in the context of the Spring Meetings of the IMF and the World Bank.
"The mission has reached ad referendum broad agreement with the authorities on a package of policies that aims at completing the seventh and final review under Turkey's Stand-By Arrangement with the IMF. In the weeks ahead, IMF staff and the authorities will work together to finalize a draft Letter of Intent, with a view to allowing the IMF Executive Board to consider the completion of the seventh and final review under the current Stand-By Arrangement in early May. The completion of this review will enable Turkey to draw an amount equivalent to SDR 2.25 billion (about US$3.7 billion)."

2008-02-10

Mölln 23 11 1992 Brandanschlag auf Türken

Ludwigshafen Yangını tabii ki hafızamızda bir araştırma yapmamıza yol açtı. Yukarıda 1992 yılındaki Mölln deki yangınla ilgili bir haber var...
Enteresan olan Türk işçilerine yönelik bu yangınların Türkler tarafından bence yeterince önemsenmemesidir... Mesela Vikipedi de böyle bir link yok bile.
Rostock ta 1992 yılının Agustos ayında olanlar da tabii unutulmamalıdır. Bu konu hakkında webde avi formatında bir film de var.

Ama benim söylemek istediklerim başka. 'Kurt' tipini hatırlayın lütfen. Aşağıdaki bloglarda bu tiplemeden bahsediyorum... Şimdi 'kurt' bu gibi olaylar karşısında nasıl bir tavır takınır ve aslında ne kadar ikiyüzlü ve yüzeyseldir bunu göstermeye çalışacağım.
Tabii bu gibi olaylar karşısında Almanca da yazabilirdim, (belki yazarım şu anda bilmiyorum) ama inanın pek bir manası yok. Ahlaken bazı taleplerde bulunabilirsiniz, yaşama hakkı en doğal haktır ama sadece ahlaki bazda kalıyorsa bazı istekler, uzun vadede hiçbir şey değişmez.
Türkiye nin göç veren bir ülke olması başarılamamış sosyal devlet olmanın faturasıdır ve aslında bir utançtır. Ludwigshafen da yanan Gaziantepli işçiler, Irak ta şöför olarak vurulabilirlerdi de birçokları gibi... Veya Tuzla Tersanesi nde can verebilirlerdi, son zamanlarda durmadan tekrarlandığı gibi...
Türkiye nin vasıfsız işçileri ve onların yaşama şekilleri Avrupa daki işçi hareketinden önceki zamanları hatırlatır... Can pahasına 'çalışan', aslında sömürülen insanlar...
Kapitalizm zaten böyle yükselmemiş midir ? Ama ülkede sen işçi haklarından bahsedince kötü olursun... Bunu aklım almıyor.
Çünkü 'kurt' korkak ve ikiyüzlüdür. O işçileri milli bir mesele yapar ama aslında zerre kadar umurunda değildirler. Neden olsunlar ki? Kurt ta kötü şartlardan gelmiştir çoğunlukla ve bu yüzden medeni bir dünya tasavvuru yoktur. 'Kim kimi ezerse...' Hayat anlayışı budur... İnsan olarak üzülebilir ama aslında en ufak bir toplumcu tarafı olmadığı için olayın nedenini, niçinini düşünemez. Uzun boylu düşünmek de istemez, bu onu sıkar... Şov her zaman gerçeklerden daha önemlidir...
İhtiyacı olduğu zaman onlardan kendisi için oy ister ama aslında o insanların orada olması 'kurt' lar için per se kötü birşey değildir, çünkü göçebe zihniyetinden ulus devlete tam olarak geçememiştir. Bu yüzden dünyevi gerçeklerin ağırlığına katlanıp, buna karşı aktiv tavır almaktansa dinin afyonuna sığınmayı tercih eder... Bu eksiklerinin 'küreselleşme' kervanına katılarak kendiliğinden 'yok' olacağını bekler... Geç modernleşme, hatta modernleşememe işte budur, yoksa araba, cep telefonu, bilgisayar sahibi olma ve onları kullanma değil... Her yüzyılın kendine göre hareketleri vardır ve siz aradaki yüzyılları kaçırdığınızn farkında bile değilsiniz...Küreselleşme haklı olarak sizin gibileri entegre etmeye çalışacaktır, çünkü arkadan gelen hep en öne geçmeyi hayal eder... Kapitalistler, özellikle Amerikan kapitalizmi en arkadakilerin ne hayaller kurduğunu çok iyi bilir.
Kendi göçebe ve vahşi hayat anlayışının şu andaki Amerikan ve İngiliz faşizmi ile yer yer uyumu ona, yani kurda, 'iş adamı' olarak 'dünyaları fethedebileceği' serabını göstersede, bu aslında ağır gerçeklerden kaçmaya çalışmanın bir başka yoludur, ayrıca çok egoist ve adice bir yoldur... Bu liberalizm per se kötü olduğu için sizin 'hamsi' olarak 'balina' ile aşık atacak durumda olmamanızdan dolayı bu böyledir... (Bu konu başlı, başına bir konu)
Konudan sapmayalım. Aslında o ölen işçiler ile aynı sosyal statüden gelmiş olsa bile
'işveren' kılığına bürünerek bazı ağır gerçeklerden kaçmaya çalışır. Bunu 'uyanıklık'
adleder, halbuki değildir. Korkudur aslı genellikle.

Solingen 29 05 1993 Brandanschlag

29 Mayıs 1993 te Solingen deki yangından bahsediliyor yukarıdaki linkte.

Yukarıda yine Vikipedi den bir link var ama kimse Türkçeye tercüme etmemiş. Halbuki Türkçesinin orda olması gerekmez miydi? Bunun gibi şeyler Türklerin aslında milli kimlik konusunda maçlarda bağırmak veya sokaklarda bazen başıboş gençlerin dolaşması dışında pozitif ve tinsel bir enerji geliştiremediklerini gösteriyor bence. '

Ludwigshafen: Germany fire victims remembered

BBC, 10.02.2008

Germany fire victims remembered

Hundreds of people, most of them Turks, have gathered at a memorial service for nine people killed in a fire in southern Germany.
Turkish flags were draped over the coffins of the victims at the interfaith ceremony in Ludwigshafen.

The fire caused an angry reaction in Turkey amid reports of a racially-motivated attack on Germany's largest immigrant community.

Police are still investigating the cause of the fire.

The bodies of the victims, who included five children, were due to be flown to Turkey for burial.

Turkey's Prime Minister Recep Tayyip Erdogan, who travelled to Ludwigshafen on Thursday to visit victims' families, has asked for Turkish police to take part in the probe.

Last Sunday's fire caught international attention after parents were photographed throwing their baby from a window.

Both the baby and her parents survived.

Buraya kendi yorumlarımı eklemeden evvel bu yazıyı da eklemek istiyorum.

Fire in the German City of Ludwigshafen , Journal of Turkish Weekly (JTW)
Nermin Aydemir

Tuesday , 05 February 2008


Nine people died, five of them children, and 20 others injured in fire in an apartment in the German city of Ludwigshafen on February 3rd, 2008. Residents were not able to escape as the wooden staircase collapsed shortly after the fire broke out. Adults threw their children out to save their life before jumping out themselves. The Ludwigshafen city mayor, Eva Lohse, regarded the calamity as the greatest fire since World War II. Indeed, the terrible images of children being brought out of the flames will remain with us for a long time as the mayor said. More bodies may be found according to the police spokeswoman since investigators were not immediately able to enter parts of the smoldering building. Due to the structure, much of it made of wood, the building is in danger of collapsing.

52 people, most of them of Turkish origin, were registered as living in the four-storey building.
Yet, a significant number of non-residents were in the building during the calamity to watch a carnival procession from the building. The cause of the fire still remains unclear. People of Turkish origin in the country are apprehensive of the situation due to the suspects of sabotage. Turkish officials, including Prime Minister Recep Tayyip Erdogan and foreign minister Ali Babacan, asked German officials pointed out the possibility of sabotage in the incident and asked for further investigation. German authorities expressed their grief and said such investigation would take place.

Ludwigshafen is not the only fire in Germany. Several similar incidents occurred in country killing and injuring many. Yet the doubts make things complicated. The fire revived memories of a brutal attack on Turks in Germany in 1993, according to Today’s Zaman. Five Turks were killed in the arson attack by right-wing extremists on a house in the western German city of Solingen, the worst attack on Germany's 2, 5-million Turkish people to date.

Investigation is due to shed light on the incident. Yet, whether the incident is a racist attack or not, the fire will not change the fact that millions of people of Turkish origin have been living in the country for decades. Neither will any possible racist attack have the ability to send all “schwarzkopfs” back to the country of origin. Immigrants, Turks as well as many from various other countries have been living in Germany, like any other country in the world. Moreover, the migration trend seems to be much greater in the future than it was in the past.

Extremists, including racists, unfortunately take place all around the world. What carries importance at this point is to keep the mainstream society away from polarization and maintain the “peaceful coexistence” among various subcultures. German public opinion carries a significant responsibility on its shoulders. Much needs to be done for thwarting the xenophobic schema. Opinion leaders and politicians in Germany are hardly doing their job in this regard. It would not be wrong to say that no German newspaper opened adequate space for the tragedy. That the race between Hillary and Obama takes the headlines in most widely circulated German newspapers just one day after the death of nine people is disappointing. It is even difficult to find any relevant information from German sources. Similarly no high-rank official went to the city to share the grief. Would the Turkish society not feel them much better if they saw the Chancellor, Angela Merkel standing by them?

* The article is based on the information from Associated Press and Reuter

2008-01-11

Her şey dahil 10 Euroya Türkiye_Hıncal Uluç

Bu aralar her zamanki kadar gazete okuyamıyorum. Hıncal Uluç un yazısını tesadüfen gördüm, yukarıda linkini veriyorum. Bu konu benim işim olmasa da, içim yanıyor...

Türkiye güzel iken yer yer çirkinleştirilmiş bir ülke. Millet vasat veya vasat altı ülkesini allayıp, pullayıp satıyor, gül gibi yaşıyor, biz gül gibi ülkeyi sömürüyoruz ve sömürtüyoruz. Yine biraz argo yazdım ama olayın özeti bu. Bunun sınırları düşündüğünüzden daha ileri gitmiş durumda...
Bir Türkiye ye, akdenize ait nimetleri bilmiyoruz. Türkiye yi küçümseme hastalığı var bir çok Türk te. Bunun tam tersi de yanlış olur ama elindeki nimetlerin değerini bilmeyenden o nimetleri alırlar...
Başka yerlerde insanlar sizden daha zor şartlarda daha uygar şartlar yaratıyorlarsa, gelip elinizdekileri alırlar... Bu ne kadar acı birşey biliyor musunuz?
Kış bizde yanlış algılanıyor, rahata çok alışmışız. Başka kültürlerin ne kadar zor şartlarda yaşadıklarını anlamak istemiyoruz. Antalya da mesela herşey yaz üzerine inşa edilmiş, halbuki Antalya nın kışı bazı başka ülkelerin baharı gibi... Çay bahçeleri aynen gecekondu anlayışımız gibi 'o an, o saat' için yapılmış kısmen... Halbuki uyduruk derme çatma şeyler yapacağına doğru düzgün camdan birşeyler yap, yaz kış kullanılsın... Kapalı, kış kültürümüz yok, panik oluyor insanlar hava 20 derece olmayınca...
İç turizme devamlı açık olmalı Antalya. Sonra öğrenci kenti yapılabilirdi Antalya. Üniversiteyi ben küçük gördüm. Zaten eğitimle aramız hiçbir zaman iyi olmadı... Ancak hızlı bir şekilde 'böyük paralar' peşinde koşan küçük zihniyetlerin esiri olduk. Bu yazı beni neden böyle vurdu ? Çünkü daha yeni bir kış turizm merkezinden geliyorum ve turizmin de öteki herşey gibi bir görgü, kültür işi olduğunu görüyorum. İçim yanıyor ama elden gelen birşey yok...
***
Mesela 4 yıldızlı bir otelde limon istiyorsun, sana soruyorlar limon mu, yoksa limon suyu mu diye ? Anlamıyorsun; 'Farketmez' diyorsun hıyar gibi. Tabii ne geliyor, limon suyu taklidi birşey...Çünkü limon pahalı, o coğrafyanın bitkisi değil. Akdenizden gelen bir insan bu kadar ekonomik düşünemiyor işte... Limon benim çocukluğumda hiç değerli birşey değildi ve kalitesi şimdi piyasada olan limonlardan daha iyi idi. Bazen limon görüyorum, limon ile alakası yok ve pahalı...
Hazır 'hıyar' demişken, bu en sevdiğim sebzeyi geçmeyelim övmeden...
Türk kahvaltısı Batı için pahalı, ekzotik şeylerden oluşuyor, onun için yurtdışında her yerde bulamazsınız ve ama yine de ısrarla kıymetini bilmiyoruz. İçim yanıyor...
Zeytin konusunda hikayeler biriktirdim... Zeytin yiyenleri kötü, kara renkli insanlar olarak gören insanlarla karşılaştım... Olacak şey mi? Böyle siyah ve acı birşey yemenin 'barbarca' olduğunu 'düşünenler' ile karşılaştım...Halbuki saftorikleri muhtemelen birileri geçmişte kandırmış. Aynen 'Kahve müslüman içkisidir, içmeyin, renginiz solar'' dedikleri gibi... Ne saflık Allahım!
Sonra birgün birisi kursta soruyor. Üstelik tatlı, hoş, Türkiye ye veya bana karşı düşmanlık beslemediğini bildiğim birisi.
'Siz Türkler kahvaltıda zeytin yiyormuşsunuz, doğru mu?' Bunu nasıl soruyor biliyor musunuz, 'Yok estağfirullah' diyeceğimden emin olarak ve sanki kahvaltıda insan eti yiyormuşuz gibi bir çehre ile... Ne diyeceğimi şaşırdım. 'Yeriz tabii niye yemeyelim ? Siz de bulsanız, siz de yerdiniz.' demedim herhalde ama şaşırdığımı hatırlıyorum. Üstelik bunu soran bir Akdenizli idi bir Orta Avrupalı da değil.
Daha böyle çok hikaye var... Bunları Avrupalıların nasıl herşeyi kültür politikaları ile 'halletmeye' çalıştıklarının bir göstergesidir diye yazıyorum...
Kendisinde yetişmeyen şeyi kötülüyor ve bilinçte ona kötü bir yer edindirmeye çalışıyor ki, kendi parası dışarı gitmesin... Dışarıdaki para ona gelsin. Bu oluyor da üstelik.

2007-11-14

Nisan 1994 Ruanda Katliamı yine gündemde


Ruanda da tam olarak ne olduğunu biz uzak ve karışmayan ülkeler ne kadar anladık, çok merak ediyorum.
Tutsiler ve Hutular ın birbirleriyle kavga ettiklerini duyduk... Ama Güliver in maceralarındaki isimler gibi geldi, geçti bunlar hafızamızdan. Hiç unutmam NYTimes da seneler evvel bir başlık vardı: 'About Turks and Kurds' diye. Herhalde onlar da bu isimleri tuhaf yabancı halkları benim Afrika da bana hiçbir şey ifade etmeyen kabile isimlerini algıladığım gibi algılıyorlardır diye geçmişti aklımdan....

***

14 Kasım 2007

PARIS (Reuters) - A French court approved on Wednesday the handover to a U.N. court of a Rwandan genocide suspect accused of coordinating the massacre of up to 25,000 people in one incident.

Dominique Ntawukuriryayo, 65, had been living in France and was detained by French police in the southern town of Carcassonne last month.

Although a Paris appeals court approved his handover to the International Criminal Tribunal for Rwanda in Arusha, Tanzania, he will not be transferred immediately as his lawyers have decided to appeal against the decision.

Ntawukuriryayo was sub-prefect of the town of Gisagara in the southern Rwandan province of Butare during the 1994 genocide in which some 800,000 ethnic Tutsis and moderate Hutus were killed. He is charged with genocide, complicity in genocide and inciting the public to commit genocide.

According to the 2005 tribunal indictment, Ntawukuriryayo played a central role in a massacre at Kabuye hill near Gisagara in which thousands of Tutsi refugees were rounded up and ordered to go to a hill where they were told they would be safe.

Ntawukuriryayo organized soldiers and militias to go to the site to kill them, it says.

"As a result of his actions, Dominique Ntawukuriryayo was responsible for the death of as many as 25,000 Tutsi refugees who were killed at Kabuye hill during the period of 21st to 25th of April 1994," the indictment said.

(Reporting by Thierry Leveque; writing by Francois Murphy; editing by Elizabeth Piper

19 Kasim 2007

Ruanda da da olanları herşey bittikten sonra anlamaya çalışıyoruz. Ruanda örneği ile bugüne kadar bu konu ile hiç ilgilenmemiş insanlar ilgilensin isterdim. Bu konuda hiçbir şey bilmeyen, olaya dışardan bakan Batı dışı bir toplumdan gelen birisi olayı nasıl görmeli ? Bir kere bölgeden haber veren Batı dışı kaynak var mı? Bunu bile bilmiyoruz. Bu önemli birşey. Yine de Batı medyasının belli standartları olduğunu biliyoruz. Yani güvenmekten başka çaremiz yok kendimiz daha iyisini yapamıyorsak.
'Huttu (Hutu), Tuttu (Tutsi)' gibi kelimeler bana açıkçası hiçbir şey ifade etmiyor. Bu olayın iyi tarafı. Evet, bu kelimelerin birçok kişiye hiçbir şey ifade etmemesi olayın iyi tarafı. Çünkü tarafsızlık bence böylelikle kolaylaşıyor. Aslında Türkiye deki insanların anlamasını istediğim şey nasıl bir çoğumuza 'huttu', 'tuttu' gibi kelimeler birşey ifade etmiyorsa, aynen 'turk' ve 'kurd' gibi kelimeler de aslında Batı daki sıradan insana hiçbir şey ifade etmiyor.
Ruanda ya dönelim. Muhtemelen suni olarak yaratılmış ülkeciklerden bir tanesi Afrika da. Bölgeye ilk giden Batılı Alman Kont Von Goetzen imiş 1894 yılında. (Tabii bu bilgiler de internetten) Almanlar ordaki ufak kasabanın şefini kafaya almışlar anladığım kadarı ile. Yine tabii misyonerlik üzerinden. 'Beyaz Babalar' diye misyonerler yollamışlar oraya. Resmi dil ile oranın yönetimi savaşmadan Almanya ya bağlı olmayı kabul etmiş 1899 yılında. Tabii bu öteki Avrupalı kabilenin işine gelmemiş. Belçika Almanya nın gözünün önünde bir yere göz dikmesine tahammül edemezdi. Komedi aslında misyonerler aracılığı ile kafaya aldıkları Afrikalı lara neden Avrupalı hiristiyan 'kabilelerin' kendi aralarında durmadan savaştığını anlatamamaları...
Yine de Ruanda nın yüzde 85 ini 'hiristiyan' yapmayı başarmışlar. Dil de İngilizce veya Fransızca olmuş. Irak ta Allahtan kürtler vardı, böyle bir çabaya gerek kalmadı.:-)
Aynı işi onlar da görürler nasıl olsa...
Biz yine kaldığımız yerden devam edelim. 1915 yılında Zaire deki Belçika askerleri ufak Alman grubu ülkeden çıkartıyor ve hakimiyeti ellerine geçiriyorlar.
Halkın çoğunluğu (Batılı kaynaklara göre) Hutu imiş, yönetenler ama Tutsi imiş. E olmaz tabii, demokrasi gelmesi lazım oraya... :-) Keh keh...
Batılılar yine en sevdikleri şeyi yapıyorlar ülkedeki aptalları kendi boyundurukları altına alıp, yönetenlere karşı ayaklandırıp, silahlandırıyorlar. Bir tür halk devrimi 'özgürlük' ve 'demokrasi' için... Keh keh... Nedense Tutsiler ülkedeki Avrupalı kabile şeflerinden pek hoşlanmıyorlar ? Neden acaba ? Halbuki sahip olmadığı her zenginliğe askeri üstünlük ile sahip olmak ve oraya 'demokrasi' ve 'özgürlük' getirmek her Avrupalı kabile şefinin doğal hakkı değil midir?
Yavaş, yavaş ülkenin yönetimini ellerinde tutan Tutsiler öldürülmeye veya ülkeden sürülmeye başlanıyor. 1959 yılında Belçika destekli Hutular 160.000 Tutsi yi 'hallediyor'. 'Hallediyor' derken bir kısmını öldürüyor ama çoğunu ülke dışına sürüyor. Ülkeden atılan Tutsiler birleşip tekrar saldırıyorlar. Bunun üzerine Batılılar olayın tam olarak 'hallolmadığını' anlayıp, ateşkes ile zaman kazandıktan sonra, Hutululara 800000 Tutsiyi öldürtüyorlar. Sonra da 'ahh vahh' yapıp, 'Biz küçük bir katliama sebep olduk, hadi aranızda zengin olanlarınız para versin de, durumu biraz olsun iyileştirelim.' yapıyorlar... Katliam öyle ucuz birşey değil tabii... Öldürtmek de, iyileştirmek de para gerektiriyor...

2007-06-21

A Movie Scenario for Istanbul

Istanbul, 18 June 2007


PKK Terror costs every day a new life. PKK is a ball to play with if Europe and USA want to make pressure on Turkish State, which is a loose organisation. Like in many weak countries which USA hegemony is the only rule there is a thin group of a few families, who want to benefit from the exploitation of Turkey under the protection of some U.S. politicians, especially some Republicans.



(This is an idea for a movie.
The first shot; Deputy Secretary in Istanbul in Hyatt Regency Hotel Istanbul, 18 June 2007)

The Deputy Secretary Mathew Bryza is the son-in-law of a journalist, Zafer Mutlu, in Turkey, who
was charged with fraud in 2001. He owns still a newspaper, which has the name 'Vatan'. His daughter, Zeyno Baran, is a researcher at the Hudson Institute, who was charged now with trying to manipulate Turkish media and policy with invented scenarios. In 22 of July there are elections in Turkey.

Zafer Mutlu ve Senaryo


Zafer Mutlu, the Journalist, who was charged with fraud in 2001. An actor of the last scandal in Turkey. He is the owner of the newspaper 'Vatan.'



Deputy Assistant Secretary of State for European and Eurasian Affairs. The son-in-law of Zafer Mutlu.


'The Daughter' Zeyno Baran, a researcher at Hudson Institute.



Hudson krizi Türkiye de hala tartışılıyor. Vatan Gazetesi foyası ortaya çıktığı halde, ne yapsam da Genelkurmaya daha nasıl zarar versem diye uğraşıyor. Hiç Kuzey Irak taki doğal gaz pazarlıklarından bahsetmiyorlar. Çünkü amaç bilgi vermek veya gazetecilik değil, kendi ceplerini doldurmak. Aptallar olmasa, açıkgözler nerden yaşayacak ? Böyle bir Türk atasözü yokmuy du?
Zeyno Baran Zafer Mutlu nun kızı, Mathew Bryza da damadı. Tam filmlik di mi? Mathew Bryza yakınlarda Türkiye de idi ve burdaki sermayeye 'Anlaşalım 50: 50 yapalım dedi, ama 'asker de uslu dursun, bizim planlarımızı bozmasın.' dedi diyorlar... Bu tür senaryolar rutindir biliyorsunuz... Ciddiye almayın siz :-)
Keh Keh...
E tabiii askerin, polisin, ne parası, ne zekası var. Onlar bu 'Vatan' için ölsün dursunlar!

2007-05-27

Weber Van gogh


Weaver Near an Open Window

Oil on canvas
67.7 x 93.2 cm.
Nuenen: July, 1884
F 24, JH 500

Van Gogh 1884 ün Ocak ayından itibaren dokuma makinaları resmetmeye çalışıyor. Bu resim Temmuz 1884 te yapılmış, yukarıda yine Van Gogh Gallery sayfası linki var.
Dokuma makinası Modernite için önemli bir makina idi. Modernleşmenin ilerleyen safhalarında arkadaki insan da kayboluyor. Ucuz işçinin yerini makineler alınca, işçiye hiç ihtiyaç kalmıyor. Endüstri devriminin önemli enstrümanlarından biri idi dokuma makinaları.
Genel olarak insan makine ilişkisi Batı kültürünün önemli tuhaflıklarından bir tanesidir.
İnsan beyninin içini açıp incelerken de 19.yüzyılda, insanı makineye döndürmeye çalışan bir hırs, Frankfurter Schule nin önemli kavramlarından bir tanesi ile söylersek bir 'Verdinglichung' hırsı vardı. Bu tabii ki cehaletten kaynaklanan birşey ama küçük burjuva bilimci hırsı ile kamufle ediliyordu. Herşey bilim için! Keh keh...
Mesela insan vucüdunun belirli yerlerinin Avrupalı isimlerle 'keşfedilmesi' aslında Batı nın kendinden evvel olan herşeyi yok edip, kendini salt ve tek egemen olarak ilan etme hırsından başka birşey değildir. Etiketleme politik bir hırsla yapılmakta, ama söylem 'herşey insanlık için' diye geçmektedir.
Konferansta bir konuşmacının dediği gibi 'naming is a political act'!

2007-05-05

Kamboçya



Kamboçya ile ilgili olarak uzun süredir bir blog yapmak istiyordum ama olmadı. Şimdi de süper bir blog olmayacak, ama yine de yapmak yapmamaktan iyidir, diye düşünüyorum.
Kamboçya Vietnam ın komşusu. Laos ve Tayland ile de sınırı var. Kamboçya Asya da mevzi arayanların arasında kalmış sorunlu bir ülke. Pnom Penh başkenti.
Geçenlerde yine İHT de Kamboçya hakkında bir haber vardı. Çok kötü idi. Bir annenin bir mezardan yaptığı hırsızlığı anlatıyordu...
Sosyal boşluk. Bir ülke ne kadar fakir ve kendi içerisinde kötü yönetiliyorsa, o kadar çok sömürgeciliğe açık oluyor... Ama işte ordaki politik ve sosyal kültürün yeterli olmaması buna yol açıyor. Olay sadece politika da değil... Daha karmaşık.
Kızıl Hamer 1975 ve 1979 yılları arasında ülkede sadece tarıma dayalı bir düzen getirmeye çalışıyor, tabii işlemiyor. Pol Pot bildiğim kadarı ile Paris te okuyor Humeyni gibi ve bu şekilde radikalleşiyor. (Pol Pot Huntington ın 'Clash of Civilisations' kitabında vardı. Sol ve kötü bir örnek olduğu için herhalde özellikle vurgulanıyor ama bunun dışında da kötü bir modernleş(me)me tecrübesi sanırım.
Hiçbir sınıfı ötekine karşı oynamamak lazım... Herkesin bir yeri var toplumda... Çok banal ve basit geliyor belki şimdi bu laflar, ama o kadar çok insan boşuna öldü ki politika yüzünden, insanın yüreği dayanmıyor...
1979 yılında Vietnam ordusu tarafından Kızıl Hamer hükümetine son veriliyor ve Vietnam ordusu 10 sene daha kalıyor Kamboçya da.
Bir toplum Batı gelmeden evvel de kötü durumda ise, Batı geldikten sonra tabii ki daha iyi olmuyor. Burda Batı yı suçlamak boş. Olay sadece sömürenler ve sömürülenler tablosu değil. Ama yine de Batı ile buluşmanın bir 'crash' olduğunu kabul etmek gerekir Asyalı toplumlar için. Zihinsel bir şok aynı zamanda, sadece askeri üstünlük değil olay.
Pol pot ne düşündü de bu barbarlığı yaptı merak ediyorum.

2007-05-04

Malükü Adaları Endonezya


Malükü Adaları Endonezya da bir adalar grubu. Baharat adaları olarak da anılıyormuş.
İsmin arapçadan 'Jazirat al -Muluk' olarak geldiği varsayılıyor. Kaynak yukarıda linki verilen Wikipedia.
Bu adalar aynı zamanda Asya da Avrupa yayılmacılığının duraklarından biri.

Buranın doğusunda Papua Yeni Gine var. güneyinde Avustralya var. Batısında, bayağı batısında Borneo ve kuzeyinde Filipinler var.

Goa Hindistan

Goa Hindistan da bir şehir. Yine Hollandalı tüccarların uğrak yerlerinden bir tanesi.

Portekiz imparatorluğu 1415 1999

Yukarıda yine Wikipedia dan bir link var. Portekiz İmparatorluğu ilk batılı yayılmacı imparatorluk olarak anılıyor. Daha 15.yüzyılda Kuzey Afrika da bazı yerler işgal ediliyor.
Daha sonra Brezilya tamamen kendi halkından 'temizleniyor. Batının pek sevdiği bir terim olan 'Ethnic cleansing' denen olay oluyor burda. Tabii Wikipedia nın verileri ne kadar doğrudur bilinmez ama 3 Miyon 700 bin kişinin yok edildiği yazıyor. Bence bunu 6 Milyon yahudinin yanına eklemek lazım.
Biliyorsunuz Brezilya katolik ve portekizce konuşuyor. Yani 'mission completed.' :-)
Böyle yerlerde insanların neden sola yöneldiğini çok iyi anlıyorum. Ruh sömürüsü ile başlamış hammadde avcılığına karşı tek korunma yolu bence soldur. Bu tabii ki kişinin dinsel değerlerini değiştirmez. Yani hiristiyanlık bence fikir olarak kendi trajik tarihinin üstünde bir değer olarak kalmalı tabii isteyenler için.

2007-05-03

ispanyol imparatorluğu 16 yy



Haritada lütfen bir bakın Filipinler nerde, Meksika nerde diye. Hiç de birbirlerine yakın olmadıklarını göreceksiniz. Halbuki bu iki ülke de İspanyol İmparatorluğu nun birer eyaleti idi 16.yüzyılda. Ulaşım büyük gemilerle sağlanıyordu ve tabii köle ticareti vardı. Gemilerle insanlar yurtlarından ediliyor işçi olarak Filipinlerden (Asya dan) Amerika ya getiriliyordu.
Akkültürasyon konusunda katolik hiristiyanlık en ısrarcı ve müsamasız olanlardan bir tanesidir. Çok kısa bir zaman içerisinde Maya, Aztek ve İnka uygarlıklarını yok etmişler, kendilerine boyun eğmeyenleri ülkenin dışına atmaktan çekinmemişlerdir. Israrcı derken kazanılan yerleri kaybetmek istemediklerinden ordaki halkın beynini yıkarlarsa, daha uzun süreli hüküm sürmenin mümkün olabileceğini düşünmüşler ve bu yönde çalışmışlardır.
Bugün bile bazı okullarda Viyana da çocuklara islam kılıç ile dağılmıştır, 'biz' kuzu, kuzu gibi palavralar anlatmaktan çekinmemeleri, aslında gerçekten Osmanlı da görülmeyen bir ruh ve beyin zapt etme hırslarının olmasıdır.
Orta Avrupa da Osmanlı ya fazla sözlü saldırı geleneği var. Eğer Osmanlı Türkleri akkültürasyon konusunda katolikler gibi olsaydı, bugün Avrupa haritası başka türlü olurdu. Yani katolik yayılmacılık (expansion) tamamen assimilasyona dönük bir politika izlemiştir 16.yüzyılda. Yavaş, yavaş değiştiler.
İspanya politik birliğini sağlamadan evvel yahudileri ülkeden attı. İşte 15.yüzyılda Osmanlı ya sığınan yahudiler İspanya nın genişleme planlarının birer adımı idiler. İspanya da ilk önce merkezi gücü sağlamaya çalışmıştır ve Fransa dan evvel bunu sağlamıştır. Buna pek değinilmiyor, ki önemli.
20.yüzyılın ortalarında Avrupa yine politlk birlik sağlamak için 6 milyon yahudiyi öldürmüştür. Bunun hiristiyanlığın bağnazlığı ile ilgisi olmadığını söylemek biraz (!) cehalettir.

2007-05-01

Burma Birmanya Myanmar


Burma Birmanya ve Myanmar hepsi aynı ülke. 4 Ocak 1948 de bağımsızlığını İngiltere den aldı.

2007-04-29

Taiwan (1624 - 1662)



Taiwan da 16. ve 17. yüzyılda Asya da esen Avrupa istilasından payını almış. Bu gerçekler pek bilinmiyor, bu yüzden bunların tekrar tekrar yinelenmesi lazım.
Yukarıdaki linkte de zaten; 'Forgive but not forget!' yazıyor. Yani 'Affedin ama unutmayın!'
'

Pattani



Pattani şu andaki Tayland ın güney bölgelerinden bir tanesi. Çuğunluğu müslüman, Tayland ın çoğunluğunun budist olmasına rağmen. Komşusu Malezya nın adalarındaki halklardan birine daha yakınmış bu halkın adetleri.
Elimdeki 'Die Barbaren aus dem Süden' kitabına göre 16. ve 17.yüzyıldaki Hollandalı ların duraklarından bir tanesi imiş...

2007-04-28

Maleka Malezya




Malakka kelimesi bu okuduğum kitapta sıklıkla geçiyor.
Malakka Portekizlilerin 16. ve 17.yüzyılda Hindistan dan aldıklarını Japonya ya götürürken kullandıkları duraklardan biri Goa dan sonra, anladığım kadarı ile...

Sanal ve 'gerçekten' gezdiğim yerleri birbirinden ayırmıyorum ben bu blogta... İnsan birşeyleri okurken, olayların geçtiği yerleri görmek istiyor haliyle. Sanal hayat bence okumayı tamamlayan birşey.
Macellan ın ve Vasco de Gama nın Portekizli olduklarını unutmuştum. Okulda insanlara böyle şeyleri öğretiyorlar ama sonra hemen yine uçup gidiyor.
Portekiz den Japonya ya gitmek o zaman 2 yıl 5 ay sürüyormuş. İnanamıyorum. Bir insanın böyle bir yolculuğu göze almasını aklım almıyor...
Daha inanılmaz olan cizvitli papazların Japonya yı kendi topraklarına katmaya çalışmaları. Belki de bu inanılmaz değil, bana öyle geliyor. Hala çok saf bir düşünce ile o kadar uzaktan gelen insanların yayılmacı bir zihniyet gütmeyeceğini varsayıyorum... Ama işte öyle değil.
Japonya da Portekizliler geldiğinde 66 tane derebeyi hüküm sürüyormuş. İdarenin dağıldığı coğrafyalara sızmak misyonerler için muhtemelen daha kolaydı. Merkezi idare olmayınca o coğrafya daha 'başıboş' kalmış oluyor muhtemelen.

2007-04-24

Minik Japonya


Elimdeki kitabı (1543 1854 yılları arasında Japonya daki Avrupalılar üzerine Peter Kirsch in bir kitabı) okurken Japonya ya karşı ilgim arttı. İlgim zaten vardı ama arttı. Bu kitap bence konstrüksiyonu açısından ötekilerden değişik ve başarılı bir kitap, çünkü Japonya hakkında çok kitap var ama bu kitap bence biraz özel.
Çünkü Japonya nın 'modernleşmesini' anlatan kitaplar genellikle ilk portekizli cizvit papazlara kadar geriye gitmiyor. Hollanda lı tüccarların ve Avrupa nın kendi içindeki iktidar savaşlarının ne kadar önemli olduğundan Japon tarihinde bahsedilmiyor. (Bir ara Japonya Hollanda sömürgesi idi, hatta yaşlı Japonlar Hollandaca bilirlermiş...Bu bilgi ama başka bir kitaptan...)
Sonra Amerika lıların nasıl durmadan Japonya için bir tehdit oluşturdukları ve donanmalarıyla Japonya ya 19.yüzyılda defalarca saldırmalarından bahsedilmiyor.
Açıkçası Japonya nın atlattığı tehlikelerin büyüklüğünü ve Batı nın istilasının ne denli sürekli ve ısrarlı olduğunu ben de bu kadar açıklığı ve derinliği ile bilmiyordum.
Yukardaki sayfa bu kadar derinlemesine tarih ile uğraşmak isteyenler için değil, sadece bir tanışma için. Bence gayet hoş. tabii beni yine yemekler ilgilendiriyor...:-)