Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-03-05

Türkischer Politiker Necmettin Erbakan_1926_2011

Am 27. Februar 2011 ist Necmettin Erbakan, ein türkischer Politiker, gestorben. Wir freuen uns, dass er endlich bei Gott ist. Schliesslich wollte er ja immer eine göttliche Anordnung...Ich frage mich, ob er auch dort so viel veranstalten wird wie hier:-)
Psychologisch gesehen hat er sich selbst und die Religion nie trennen können. Auch seine gesamte Persönlichkeit war undifferenziert gegenüber den vielen Realitaeten des Lebens... Man muss nur seine Bücher lesen, um seine undifferenzierte Weltansichten studieren zu können. Aber er hat viele Anhaenger gehabt und hat noch viele. Und die jetzige kleinbürgerliche  'Elite'  des Landes geht auf ihn zurück. Soviel ich weiss, hat er Erdoğan geholfen hochzukommen. Dann sind sie andere Wege gegangen. Aber man kann schon sagen, dass der  'Hoca'  seine grosse Rache an der türkischen Republik mit seinen Nachfolgeparteien geschaffen hat.
Psychologisch gesehen war er ein Fossil, aber das sind leider noch sehr viele in der Türkei. Überhaupt in Anatolien. Er war aus der Schwarzmeerküste, ein Provinzieller, der weit gebracht hat, der am liebsten alles: die Stadt, den bösen Westen, den bösen türkischen Staat in die Ruhe eines Dorfs züruckbringen würde...Wenn man seine Biographie studiert, dann versteht man, das dem Provinzjungen seine eigene Karriere zu viel war... Es war ihm alles zu viel: die Technik, die Moderne, der Westen, die Stadt und die unverdeckten Frauen... Das pseudo-religiös erzogene Kind in ihm hat nie nachgelassen.
Ich zitiere aus Wikipedia:
 „Die Europäer glauben, dass die Muslime nur zum Geldverdienen nach Europa gekommen sind. Aber Allah hat einen anderen Plan.“[20]
Das war ein Satz von Erbakan, als ob er selber  Allah waere... Der Satz ist mehr als peinlich.
 Aber Erbakan hat nur etwas ausgesprochen, was die anderen hören wollten. Ich kenne diese Art von missionar Einstellung auch von unseren Gastarbeitern. Und mich ekelt diese Einstellung an. Missionare aller Art ekeln mich an. Überhaupt die kleinbürgerlichen, provinziellen, die eigentlich ohne Mission ihre eigene materielle Existenz nicht aushalten würden... Auch die Amerikaner, die glauben die Welt zu retten, in dem sie auf Moslemsjagd gehen, sind formalistisch gesehen, nicht viel anders.
 Die meisten türkischen Gastarbeiter sind zu stolz, können ihre eigene Lage nicht akzeptieren... Sie haben leider kein Ich entwickelt das nicht von ihrer materiellen Existenz abhaengen würde... Insofern hat  Marx  vollkommen Recht gehabt, dass die materiellen Bedingungen das Bewusstsein der Menschen gestalten und nicht umgekehrt.
....
Das sind leider nun Menschen, die die Welt religiös deuten wollen. Das sind leider zu viele auf der Welt... Auch Bush war nicht anders in seiner Irak Besetzung. Ich sehe in diesen Leuten psychologisch gesehen eine Art von unverarbeitetem Allmachtnarzissmus. Die türkischen Gastarbeiter in Europa sehen sich lieber als  'Helden'  der Geschichte, als die mickrige Realitaet, dass sie wegen Armut ihr Land verlassen sollten. Das wollen sie auf gar keinen Fall akzeptieren. Wenn nötig, werden sie  in der ersten Generation noch  'Arbeitgeber'  um  diesem persönlichen Dillemma zu entkommen. 
Anatolien hat die Revolutionen und  Reformen, die Europa durchgemacht hat, nicht mitgemacht. Die türkischen Gastarbeiter haben dank den Vorkaempfern des Sozialismus in Europa gewisse Rechte bekommen, die sie historisch gesehen nie verstehen und/oder deuten wollen...Ihre enge, nicht-materielle Welt besteht aus der Religion. Sie haben kein anderes, geistiges Repertoire, um die Welt zu deuten. İnsofern haben Leute wie Erbaken eine grosse Lücke gespürt und versucht diese Lücke zu füllen.

2011-02-27

Hoşgeldin Şeriat!

Ben Kur an da Şeriat diye birşey olduğuna inanmıyorum. Kur an ın yüksek seviyesini anlayamayacak kadar barbar halkların Kur an ı kendi seviyelerine indirdiklerini düşünüyorum. İlerde bu mutlaka belli olacak. Bugün kendini islam ile özdeşleştiren hiçbir ülke gerçekten bağımsız değildir, hanedanlar halkı sömürmektedir ve kendileri de Batı nın sömürgeleridir. Yalan mı? Herkes biliyor. Bizde bu yolda emin adımlarla ilerliyoruz. Erdoğan lara sorsunlar, 'Kaddafi gibi bu ülkeyi 40 yıl yönetmek ister misiniz?' diye.
'E Allah ın izniyle'  derler herhalde.
 Maalesef AKP devrinde Türkiye nin içişleri bakanı olan zat da giderek kendi kendine güldüren arap ülkeleri gibi tamamen gerçek dışı naralar atmaya başladı: Türkiye de A.B.D. den daha çok özgürlük varmış. Yolsuzluğu mu acaba özgürlük olarak adlediyor diye insan kendi kendine soruyor. Evet, hiçbir hukuk ülkesinde olmayan 'özgürlükler' var burda bireyin aleyhine... Kendisi acaba bir Batı ülkesinde içişleri bakanı olabilir miydi?
Bugünkü HDN de  'Bill for islamic production support approved.' diye bir haber ver. Lütfen okuyun ve şaşırın. (Aşağıda hem linkini, hem de haberin kendisini verdim.)
Şimdi  bu  'halal' cılar var ya, üç kuruş para için yapmayacakları şey olmayan küçük burjuvalar, dini kullanarak kendi beceriksizliklerine bir son bulmaya çalışıyorlar... Mesela kadın ve erkeklere hizmet veren turizm firmaları desteklenmeyecekmiş. Zihniyete bakar mısın? Bunun inanın bana İslam ile bir ilgisi yok. Barbarlığın, korkaklığın, ilkelliğin apaçık belgesidir böyle birşey.
Gerçekten dışardan dindar gözüken, ama aslında dinci olan erkeklerin çoğu  her konuda rekabetten tırsan, 'bir beleş bulsak da bundan faydalansak'  şeklinde düşünen, kendi çıkarları için her türlü yasağı çiğnemeye hazır olan, açgözlü ve saldırgan, psikolojik olarak  negativ manada dişi erkeklerdir. Herkes için geçerli kuralları sevmezler, askeriyeye  'gıcık' olmaları hiçbir zaman gerçek bir disiplin altına girmeyi kabul edememelerindendir. Zaten girseler o disipline, geri kalırlardı... Gerçekten asker disiplini onların dünyası için bir kabustur. Herkes için eşit kuralları sevmezler, hep kendilerine özel kanunlar, yasalar, ilişkiler bulmaya çalışırlar. Çünkü gerçek manada rekabetten çok korkarlar. 'İmajiner anne' onları hep  'kayırmalıdır.' Hatta din ile olan ilişkileri de bu açıdan incelenmelidir.
Kadınların kapalı olmalarını istemeleri dinden dolayı değil, kendilerinin rekabetle başedememelerinden dolayıdır. Bu yüzden statükocu, totaliter sistemleri severler. Kadında, hiçbir zaman tam olarak yenemedikleri Ödipus kompleksinin  etkisi ile, anneyi arzularlar ve kadını insan, birey, hele, hele rakip olarak asla görmek istemezler... Aslında bilincin alt katmanlarında ensesti psişik olarak yenememişlerdir. (Yani gündelik hayatta ensesti yenmiş olmaları bunu bilincin bütün katmanlarında yendikleri manasına gelmez. Bu yüzden mesela Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerinde bu tipteki küfürler, yani ensesti çağrıştıran küfürler anal küfürlerden daha yaygındır. Kuzey ülkelerinde anal küfürler daha yaygındır mesela. Küfür bilincin sansürünün kalktığı bir an olduğu için bize bilinç hakkında ipuçları verir.)
Hayatta hep gayri meşru bir şekilde kayrılmayı beklerler, kural tanımazlar. İçlerinde yenilgiden çok korkarlar, bu yüzden 'kazanmaya' çok ihtiyaçları vardır psikolojik olarak, maalesef yine bu yüzden gayri meşruluğu göze alırlar. Halbuki yenilgi sanıldığı kadar kötü birşey değildir, bazen kazanmak için yenilmek gerekir.
Şans vardır, kabiliyet diye birşey vardır tabii, yani hayat bazılarına gerçekten ayrıcalıklı bir muamele yapabilir, ama bu kişinin kendi isteği ile olan birşey değildir.Ve bu gayri meşruluğa herkes için hodri meydan verecek şekilde olmaz.
...
CHP liderinin  'harami' lafına güldüm, gerçekten ben de hep 'Ali Baba ve 40 Haramiler' e benzetmişimdir politikacıların çoğunu...

http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?msg=commentsaved&n=turkish-parliament-approves-bill-for-islamic-production-deal-2011-02-25

Ayrıca haberin tamamı:

Turkish Parliament approves bill for 
Islamic production deal 
UMUT ERDEM 
ANKARA - Hürriyet 
Friday, February 25, 2011 
Turkey’s Parliament this week approved a bill related to an international deal that promotes enterprises 
operating in accordance with Islamic principals and foresees solving some problems according to Islamic law. 
Parliament stipulated that the Constitution and other laws would still apply for the articles applied to the Islamic 
law. 
The Islamic Development Bank, or IsDB, a multilateral development financing institution, will transfer financial 
resources to companies in Turkey operating with “Islamic production” procedures, according to the Islamic 
Corporation for the Development of the Private Sector, or ICD, agreement signed in 1999 with IsDB member 
countries. 
Companies processing pork products, tourism facilities providing service for both women and men and alcohol 
companies will be excluded from this financial support. 
According to the bill, the institution has $1 billion in capital and Turkey will pay $11.8 million to join the 
agreement. 
The ICD provides financial and technical support to companies in Muslim countries, according to the agreement. 
The bill also implements a control system for companies to determine if they operate in parallel with Islamic 
production procedures. According to the 29th article of the agreement, the Saudi Arabia-based Islamic Law 
Committee will determine whether Turkish companies operate in accordance with Islamic Law. 
The committee will consist of three religious functionaries elected for three years. They will decide if the 
investments of companies are proper under shariah. 
The 55th article of the agreement specifies the arbitration of the Islamic Court of Justice to solve possible 
problems among member countries. 
The bill, which was first discussed in 2004 and postponed to a future date by strong opposition in Parliament, 
was taken once again to Parliament’s agenda and approved in April. 
© 2009 Hurriyet Daily News 
URL: www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=turkish-parliament-approves-bill-for-islamic-production- 
deal-2011-02-25


p.s.
I have written in turkish, but not in english. So I must write, that I am shocked by these disgusting news from Turkey. But this was the USA agenda for Middle East after the Cold War...Remember the book of Huntington...Turkey back to the Middle East...

2011-02-21

Kadının Adı Yok_2011

'Kadının adı yok.'  kitabını ve romanın (bir roman denebilir miydi bilmiyorum) adını sevmemiştim. Ama Türkiye için ne kadar önemli imiş sonraki yıllarda anladım. Üstelik başlığı da gayet iyi seçilmiş, ben o zaman Türkiye yi tanımıyormuşum. Gazetelerde her gün katli haber verilen kadınların gerçekten ismi yok aslında. Bugün HDD bunu başlık yapmış. (Türkiye de kadına karşı işlenen şiddet suçlarının aşırı şekilde artmış olmasını)
Bu bizim teorilerimizle harika bir şekilde uyuşuyor. AKP iktidarı sadece politik bir olay değildir, toplumsal bir olaydır. Bu insanlar uzaydan buraya düşmedi bir göktaşı ile birlikte veya bir uzay aracı onları buraya bırakıp gitmedi. Di mi? Yoksa di mi?:-) NASA ya mı sorsak acaba.
Batılıların en sevdiği şey bir toplumun kendi içindeki ayrılıkları saptayıp, bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Ama bunu artık eleştiri olsun diye söylemiyorum, çünkü burdakilerin işbirlikçiliği daha derin çukurlarda fokurduyor. Batı kendi içinde herşeye rağmen daha tutarlı ve  'ahlaklı', çünkü kendince bir bloğun çıkarını savunuyor. Burdakiler ise bir tek kendilerini düşünüyorlar. Yine daha ilkel ve adiler.
Konumuz ama bu değildi, yanlışlıkla saptık buraya. Kadın meselesi öyle basit bir mesele değil.
Freud tek tanrılı dinlere geçişin insan psikolojisinde jenerasyonlar boyu süren değişikliklere yol açtığını savunuyordu.  'Savunuyordu'  kelimesi biraz fazla kuvvetli oldu burda, çünkü Freud klasik Batı biliminin dışında bir doktordu bence. Onun için zaten çok enteresan bir bilim adamı idi. Üstelik Batı bilimiyle  'konuşan',  'dialog' içerisinde olan bir bilim adamı idi. Ama klasik kavramlar ona hiç uymuyor... Onun birşeyi  'savunması' hiçbir zaman Newton un yer çekimini savunması gibi birşey değildi.
Tek tanrılı din egonun dağılımı açısından yeni bir konstellasyon getiriyordu tabii. Benlik tekrar güçlendirilmeye çalışılıyor ve yapılan herşeyin bir cezası veya ödülü olabileceği insanlara belletilmeye çalışılıyordu. Bu kolay birşey değildi, çünkü insanın bence bir hafızasının olması eminim çok uzun yıllar sürdü...Hafıza olmadan sorumluluk da olmaz.
Ben evrimsel olarak bizim şu anda  'Ben'  diye  tarif ettiğimiz entitenin çoook uzun yıllarda oluştuğunu düşünüyorum. Kadına karşı olan şiddettin özgürlüğünü kazanmamış erkekte evrimsel olduğunu düşünüyorum...
Şimdi denebilir ki, niye bazı toplumlarda kadına karşı daha çok şiddet var, bazılarında daha az, hatta hiç?
Kadına karşı şiddet erkeğin bağımsızlığı ile ilgili birşey. Erkek bağımsız olamadığında kadını öldürüyor... Orta doğu coğrafyasının erkek tipi negativ manada  dişi ve infantil. Freud un manasında enerji anormal şekilde hala kadının üzerinde... Anne-çocuk ilişkisi sorunlu. Özellikle anne erkek çocuk ilişkisi anormal boyutlarda ödipal ve bu şiddete sebebiyet veriyor.
Bunlar tabii blogluk değil, cilt cilt kitaplık konular. Ama cilt, cilt kitaplarda bir gün de yazılmıyor.

2010-12-01

Habermas

Habermas, yukaridaki linkten de okuyabileceğiniz gibi tanınmış Alman filozofu. 'Kamusal alan' Habermas ın kendine özgü bir konsepti falan değil, hatta felsefesinin o kadar da önemli bir kavramı değil aslında. Niye bu ülkede bu kavramla öne çıkmış gözüküyor anlamış değilim. 'Strukturwandel der Öffentlichkeit'  1962 de çıkmış, nerdeyse klasik olmuş, ama Habermas ın doçentlik tezi olarak yazdığı bir eser. Asıl önemli eseri 1981 yılında çıkan 'Theorie des kommunikativen Handelns'.
Habermas maalesef hala Frankfurt Okulu nun ve Kritik Teori nin, biz ona Eleştirel Kuram diyelim, son temsilcisi olarak geçiyor amatör felsefeciler için yazılmış bazı açıklayıcı metinlerde...Felsefe ile ciddi anlamda uğraşan insanlar bilirlerki, Alman Idealizmi 2.Dünya Savaşı nın katliamlarından sonra ciddi anlamda krizdeydi ve bence kendi kendisini lav etmesi gerekiyordu, ama o zaman da Marx ın eline düşmekten korktukları için bir çıkış yolu arıyorlardı. Alman kimliği aslında yahudi entellektüeller tarafından nerdeyse zor durumda bırakılmıştı. Marx ın dini eleştirisi, Modernite, hiçbir zaman haz etmedikleri Fransız olan (ve nerdeyse sadece bu yüzden sevimsiz olan:-) Fransız İhtilali hep üstlerine gelmiş, onlar ise bütün bunlardan nasıl kurtulacaklarını düşünmek zorunda kalmışlardı. Almanların bence en severek yaşadıkları toplu hareket Martin Luther in protestanlık hareketi idi. Yahudiler dini hiristiyan kimlikle problem çıkartan bir yapıda idiler birçokları için. Biliyorum 2.Dünya Savaşı nda birçok iyi manada hiristiyan yahudi katliamlarına karşı çıktı ama onları da kamplara attılar. Büyük çoğunluk ise onları yıkıma ve ateşe yönelten önder Hitler in peşinden gitti. Çünkü çoğu, aynen burdaki bir kısım küçük burjuva gibi, zafere susamış ve kimlik krizi yaşayan kitleler idi.
Şimdi bütün bunları niye yazdım? Habermas gerçek manada Eleştirel Kuram ın ve Frankfurt Okulu nun temsilcisi değildir... Çünkü bu hareketlerin özünden uzaktı kendisi. Bu hareketleri tekrar Kant ın iyimserliği ile sulandırmak istedi ve buna  'Öffentlichkeit ın  çok ihtiyacı vardı. Almancayı iyi bilen bir insan Habermas ın stil farkı ile Adorno ve Horkheimer in stil farkını hemen hisseder...Nietzsche bile bence bu iki harekete Habermas tan daha yakındır...:-)))
Habermas sivri, patlayıcı içerikleri yuvarlayan biri olarak büyük beğeni topladı, çünkü Freud un, Marx ın köşeli kuramları birçok kişiyi bu düşünürlerden uzak tutuyordu...Neyse, şimdi konu bu değil. Türkiye de birdenbire bu başörtüsü meselesi tartışmalarında   'kamusal alanın ideolojik tanımı'  gibi bir kavram sarfedildi. Hahahaha!!!!
Bu ülkenin bir tarihi var, burası Fransa değil, 25 yılda ikinci kahveyi yapamadılar benim oturduğum yerde, ki Istanbul un ortasında yaşıyorum...Bu ülkenin bir tarihi var, akşam ezanından sonra sokağa çıkmak diye bir kavramı vardı ki  bu kültürün, ki hala onun kalıntıları yaşıyor...Sokakta köpekten başka dolaşan yok belli bir saatten sonra, onlar mı kamusal alanın sahipleri acaba, politik devrim yapacak olan  'cafe' lerde toplanıp... Hahahaha!!! Bu toplum senelerce Selamlık ve Harem olarak yaşamadı mı? Toplum hala bunun izleri ile dolu değil mi? Herkesin başı kapalıydı bundan 300, 400 yıl evvel...Devrim olmasa şimdi parayla etrafta dolaştırılan politik çarşaflı ve türbanlı kadınlar da o zamanki gibi evlerinde oturuyor olacaklardı...
Ayrıca Anadolu da köpeklere de tecavüz edildiğini okuyoruz gazetelerden (HDN, tarihi ekleyeceğim), köpeklere tecavüz edilen bir yerde kadınları kapatmazsın da, ne yaparsın? Hahaha... Özgürlükmüş!!!!
Cinsel kontrol mekanizmaları gelişmemiş bir toplumun içgüdüsel bir korunma ihtiyacı olur...Ama bu ihtiyaç 'Allahın emri' diye pazarlanıp, bunun üzerinden kendi cebinin çıkarlarını devletin çıkarlarını gözardı ederek kullananlar varsa, bunun ismi özgürlük olmaz. 'Kamusal alan' ı padişahın emirlerinden ibaret gören bir toplumun mirasçısıyız... Bunu unutmayın... Ayrıca kadın orda hiç olmasa daha iyi eskilere göre...
Türkiye deki durumun Habermas ile bir ilgisi yok, ama buraya ayrıca Habermas ın günümüzdeki liboş politikaları eleştiren bir röpartajını ekleyeceğim.

2010-11-23

Bayramdan Sonra

Cat in Kuruçeşme, Istanbul
Bütün Türkiye 12 Kasım 2010 tarihinde tatile girdi ve yavaş, yavaş uyanıyor. Bayramdan evvel resmen daha iyi idim, Bayram dan sonra sanki üzerimden kamyon geçmiş gibi...Birşey de yapmadım...Herhalde zaten bu yüzden...Çalışmak insana daha iyi geliyor bence.
Yine de bu zaman olayını biraz toparlamaya çalışalım. 7 Kasım 2010  ay takvimine göre yılın son ayına girdiğimiz gündü. İslamda Zilhicce ayının ilk on günü kutsal sayılıyor ve sonunda 4 gün süren bir  bayram kutlanıyor. Bu bayramın ismi Kurban Bayramı, bu sene 16sı ve 19u arası bayramdı. Islam yeni bir din aslında insanuğlunun tarihini düşünürsek...Daha 15.yüzyılında islam...(Hicret İslamı takvimde esas alınıyor) Şu anda ortaklaşa kullandığımız  İsa ya göre düzenlenmiş takvim ise 21.yüzyılı gösteriyor...Arada 600 yıl fark var. Bu zaman önemli, az da değil, çok da değil belki ama önemli.
Dilek Aydemir in yazısını buraya koyduğum iyi olmuş, çünkü o yazının bana hatırlattığı çok şey var.
Habermas önemli çağdaş bir filozof. Yalnız Türkiye yi Habermas la anlamaya çalışmak traktör kullanılacak yerde uçak kullanmaya benzer...:-)))) Arkası var...

Enhanced by Zemanta

2010-11-10

Der muss ein AKPler sein! Ungeschliffen bis zum geht nicht mehr!

Oben gibt es ein Interview, das mit seiner Flachheit und Holprigkeit eine weitere peinliche Aktion von AKP-Diplomatie darstellt.
Dieser angebliche  'Diplomat'  muss ein AKPler sein, ein Anatolier ohne Benehmen, aber gutmütig, offen und übermutig wie immer. (Ich weiss nicht woher er wirklich ist, aber er ist sicher kein Republikaner! Das sieht man!)
In Wien war ich philosopisch als ich einen Artikel über dieses Kopftuchthema geschrieben habe,
ich bereue es momentan. Dazu muss man mehr schreiben.
Die Frechheiten von AKP nehmen zu. Aber super! Schliesslich gelten diese Leute für manchen Europaer noch immer als demokratisch!!!!! Die waren nie demokratisch, es geht denen nur darum, dass sie ihre eigene Interessen durchsetzen und das mit allen Mitteln. Und das Kopfruch, das die AKP-Frauen tragen hat mit Islam definitiv nicht zu tun!!!  Die Probleme dieser sozialen Klasse mit dem Geschlecht kann man mit Freud und Marx  studieren, fürs Glauben fehlt denen alles Sprituelle... Das einzige, was sie wirklich wollen, ist sozialer Aufstieg mit allen Mitteln. In vielen Faellen auch mit unlauteren Mitteln, sowie es in der Türkei der Fall war.

2010-11-03

Natürlich war es PKK

Als Erdoğan im Osten des Landes grossartig über den Terror redete, war wieder einmal ein PKK fan in Taksim mit einer kleinen, lieben Bombe bei einer Stadtbummelei dabei. Er ging an der Polizeiwache in Taksim vorbei.Uund  'buuum'  da kam es! Körperfetzen gehen in die Luft, die Passanten laufen davon.
Es passierte wieder einmal, was auch vorher öfters passiert war...
Nehmen diese Leute Erdogan überhaupt Ernst? Es schaut gerade nicht so aus.
Er war erst seit 3 Monaten in der Türkei, seine ganze Familie lebt seit 7 Jahren in Istanbul. Er kommt aus einer kurdischen Familie mit 11 Kindern. Bei so vielen Geschwistern weiss man nicht wohl, warum man auch in die Welt gesetzt worden ist und sucht etwas, was im Leben  'Sinn' macht. Vielleicht. Ich weiss es nicht. Ich denke halt schriftlich...Er war 24 Jahre alt.

2010-11-02

Viva la YouTube_Türkiye nin YouTube_Rezaleti

Aşağıda Cumhuriyet in internet portalindan alınmış  bir haber var 1 Kasım 2010 tarihli...
YouTube un yaptığı açıklama olayın rezalet kısmını açığa koyuyor. Kendi ülkelerinde derebeyi mantığı ile hukuku katleden politikacılar  'Herkes yasaklara uysun, o zaman sorun çıkmaz.' diyebiliyor. Yine laz fıkrası gibi olay... Tam tahmin ettiğim gibi siteye erişim bilerek engellendi Türkiye tarafından...

YouTube yetkilileri, siteye erişimin engellenmesi ile ilgili açıklama yaptı.
İstanbul - YouTube yetkilileri, siteye erişim engelleme kararının, Türkiye'de İnternet Kurulu tarafından Almanya'da bulunan bir şirketin mevcut ''otomatik telif hakları şikayet'' mekanizmasını kullanarak, YouTube.com'dan söz konusu videoları silmesi sonucunda kaldırıldığını belirterek, bu videoların telif hakları politikasını ihlal etmediği sonucuna varıldığını ve videoların Türkiye'den ulaşılamayacak bir şekilde yeniden siteye yüklendiğini bildirdi.
YouTube yetkilileri yazılı açıklamalarında, geçtiğimiz haftasonu YouTube hakkındaki erişimi engelleme kararının Türkiye'de mahkeme tarafından kaldırıldığı ve Türkiye'deki kullanıcıların 2 yılı aşkın süre sonrasında tekrar siteye erişim olanağına sahip oldukları hatırlatılarak, şu ifadelere yer verildi:
''Erişim engelleme kararı, küresel çapta bir hizmetimiz olan YouTube.com'da bulunan, Türkiye kanunları kapsamında yasalara aykırı sayılan fakat halihazırda Türkiye'deki kullanıcıların erişimine kapatmış olduğumuz bir takım videoların global olarak siteden kaldırılması talebi sonucunda işleme konmuştu. Bu talebi, Türkiye kanunlarının Türkiye dışında geçerli kılınma zorunluluğu olmadığına inandığımızdan geri çevirdik.
Erişim engelleme kararı, Türkiye'de İnternet Kurulu tarafından Almanya'da bulunan bir şirketin mevcut 'otomatik telif hakları şikayet' mekanizmasını kullanarak, YouTube.com'dan söz konusu videoları silmesi sonucunda kaldırılmıştır. Konuyu araştırdığımızda, bu videoların telif hakları politikamızı ihlal etmediği sonucuna vardık ve videolar Türkiye'den ulaşılamayacak bir şekilde yeniden siteye yüklendi. Türkiye'deki kullanıcılarımızın YouTube'a sorunsuz bir şekilde erişmeye devam edebilmelerini diliyoruz.''

 
1 Kasım 2010

Ein_kleines_Geschenk_aus_Österreich

Am 31.Oktober 2010 wurde in Taksim  eine Bombe angelegt, bei dem viele Menschen verletzt worden sind. Die Bombe ist,  nach dem heutigen Bericht von Cumhuriyet, ein österreichisches Produkt. Österreich ist berühmt für Glockwaffen und andere  'gute'  Explosionsmateriaien, die immer wieder hier bei den Attentaten auftauchen.( Nicht nur. Auch der blöde Anatolier steht auf Waffen und die AKP Firma, die diese Glockwaffen in die Türkei importiert, ist reich geworden. Auf Alkohol und Kommunikation gibt es wahrscheinlich mehr Steuer als auf Waffen.:-))
Mir tut das besonders weh. Natürlich heisst das nicht, dass diese Attentat aus Österrelch gesteuert wird (Oder ich hoffe nicht) Aber man weiss, dass Österreich sowie viele andere europaische Laender und  die USA  den Terror von PKK unterstützen.
Alles deutet auf eine Attentat von PKK, aber es wird keine offizielle Erklaerung gemacht.

Bevor ich mir die Zeitungen angeschaut habe, habe ich etwas anderes im Kopf gehabt. Das Gespraech von Erdoğan von gestern war wieder einmal witzig und tragisch zugleich. Er sagt für Oktay Ekşi, für den Journalisten, den sie bekaempfen, weil er in der Opposition war:
'Er (Erdoğan meint  Eksi hier) laeuft herum und sagt, dass es in der Türkei keine Pressefreiheit gibt. Das geht nicht.' Offensichtlich haben sie ihn seit langem beobachtet und er war ihnen  ein Dorn im Auge.
Sie haben nur auf einen kleinen Fehler von ihm gewartet, um angreifen zu können. Sonst haetten sie sicher auch eine andere blöde Aussage gefunden, sowie Ergenekon_Maerchen, wie sie sonst so machen.

2010-10-31

31 Ekim 2010

Bugün 31 Ekim 2010. Yeni bir gün, yeni bir sabah. Insanın Türkiye de yaşadığını unutması zor maalesef.
Dün resmen şok oldum. Uzun zamandır gazeteler ile pek ilgilenmiyorum ama medya insana sağdan, soldan bulaşan birşey maalesef. Cumhuriyet in 87. yılında bu kadar küstahça ve aptalca yazılmış bir yazının bir gazetede yayınlanması beni şaşırttı. Bahsettiğim yazı ingilizce Hürriyet ten hiç ama hiç tanımadığım bir yazarın yazısı. İsmi Mustafa Akyol. Görüşler belli görüşler. Yani bu zat bunları kendisi bulmuş değil, senelerdir bir cadı kazanı kaynatılıyordu Atatürk e ve Türk Cumhuriyeti ne karşı, ama insanların bazı yanlışları doğrular gibi servis etme derecesinin artık inanılmaz bir küstahlığa ulaştığını görüyoruz.
Atatürk otoritermiş, ülkedeki muhafazakar güçler bu yüzden daha  'demokratik' bir sistem istiyorlarmış.
Hahahaha!!!!!!  Bir kere ülkedeki muhafazakar güçlerin kimler oldukları belli ve bu adamların kendi aralarında nasıl yaşadıkları belli. Bu adamların aile kültürleri son derece otoriter, yaşam kültürleri son derece otoriter...Şu anda bile hükümeti eleştiren gazeteciler hapislerde...Bu adamlar mı birdenbire  'medeni' olacak da, ülkeye medeniyet getirecek. Ülkenin ne halde olduğu ortada.
Gazeteci beni şahıs olarak hiç ilgilendirmiyor, bu görüşler Türk basınında uzun süreden beri dile getiriliyor ama ben yine de 29 Ekim 2010 un yaşandığı bir sırada böyle bir yazıyı üzücü ve aptalca buluyorum.
Yazıda tek doğru bulduğum şey, Anadolu daki (o zaman ve şimdi)Atatürk e düşman muhafazakar güçlerin şu anda iş başında olmasıdır. E bu doğru, bunu hergün görüyoruz.
Ahh sevgili Eflatun ahh! Eflatun un demo-krasi hakkında yazdıklarını düşünüyorum da...Aynen öyle!!!!

2010-10-30

YouTube yasağı kalkmış

Yasak kalktı!

Sakıncalı' içeriklerin çıkarıldığı YouTube video paylaşım sitesine 2.5 yıldır uygulanan erişim yasağı, mahkeme tarafından kaldırıldı.
İstanbul- Türkiye'de erişimi 2.5 yıldır yasaklı bulunan, dünyanın en popüler video paylaşım ağı YouTube'auygulanan erişim yasağı kaldırıldı.

Atatürk'e hakaret içeren videoların bulunduğu gerekçesiyle 2.5 yıl önce erişim yasağı uygulanan site, sözkonusu videoların kaldırılması ertesinde Türkiye'de erişime açıldı.
Konuyla ilgili sabah saatlerinde açıklama yapan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım,Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğunu ve bu nedenle herkesin hukuka saygı göstermesi gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetmişti: ''Nihayet bu paylaşım sitesinin yöneticileri de bu yönde hareket etmeye karar verdiler. Hukukun izlenmesinden başka hiçbir yolun geçerli olmadığını gördüler zannediyorum. Bundan sonraki aşama, yargı kararı yerine getirildiğine göre, mahkemeye müracaat edip tamamen bu filtrelemenin ortadan kaldırılması aşamasıdır. Gördüğünüz gibi herkes yasalara uyunca hiçbir sorun çıkmıyor.''
30 Ekim 2010

2010-10-29

İletişim Çilesi


Aşağıdaki haber Radkal in sayfasından alınmıştır. Bence çok önemli bir haber. İletişim bence bu ülkede çok pahalı. Sadece Türk olmayan Türk Telekom değil, Turkcell, Avea gibi şirketlerden de şikayetçiyim tüketici olarak. Hem hizmet kalitesi kötü, hem bu düşük kaliteli hizmete istenen fiyat fazla, hem de vergi çok fazla. Yani hem şirketler, hem devlet milleti yolmaya o kadar alışmışlar ki, arada tek tük bir tüketici sesi çıksa, hemen GLBD harekete geçiyor. (GLBD yi sonra açıklayacağım:-))
27/10/2010 8:54
Rekabet Kurulu, telefona abone olmadan internet kullanımı konusunda dün yaptığı iki farklı açıklama ilekafaları iyice karıştırdı.

BEGÜM GÜRSOY KAYA

İSTANBUL - Türkiye’deki 7.5 milyon internet kullanıcısı için ‘sabit telefonsuz internet dönemi’ sancılı başlıyor. Temmuzda tarifesi açıklanan ancak Türk Telekom tarafından bir türlü başlatılmayan uygulama için şikayetlerden bunalan Rekabet Kurumu, dün önce 1 Kasım diye tarih verdi, sonra uygulama zaten başladı, diye açıklamayı geri çekti.
Rekabet Kurumu dün yaptığı açıklamada sabit telefonsuz internet uygulamasıyle ilgili kafaları karıştırdı. Yalın ADSL uygulaması Rekabet Kurumu tarafından 18 Şubat 2009 tarihinde alınan kararla gündeme gelmişti. Bu kararda Türk Telekom’un üç ay Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) başvuruda bulunulması hükme bağlanmıştı. Ancak uygulama bir türlü başlamayınca tüketici rernekleri harekete geçmiş ve Eskişehir’de açılan bir davanın kazanılması ve Yargıtay’da onaylanması ise sabit telefonsuz internete giden yolu açmıştı.
BTK da bunun üzerine düzenleme hazırlıklarına başladı ve 2010 yılının Temmuz ayında da tarifeler açıklandı. Ancak uygulama üç ay geçmesine rağmen hala başlamayınca Rekabet Kurumu’natüketici şikayetleri yağdı. Bunun üzerine dün önce uygulamanın 1 Kasım’da başlayacağını açıklayan Kurum, daha sonra bu açıklamasını geri çekti. Yeni açıklamada uygulamanın aslında BTK’nın tarife açıkladığı Temmuz ayında başladığı belirtiliyordu. Oysa tüketici olarak dün Türk Telekom’a yaptığımız başvuru “Kampanyamız henüz başlamadı” sözleriyle reddedildi.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun açıkladığı ancak hala uygulanmayan karara göre, telefonsuz internetin bedeli vergiler hariç 8.13 TL, vergilerle birlikte 10 TL olacak. Serbest Telekomünikasyon İşletmecileri Derneği (TELKODER) Genel Sekreteri Rıdvan Uğurlu, Yalın ADSL’in daha çok internete yeni abone olacaklar için karlı
olacağını ifade etti. “Telefon hizmeti değil internet hizmeti almak istiyorum diyenler için” sektördeki Superonline, Smile ADSL, Turknet gibi internet servis sağlayıcısı şirketlerin kampanyalarla fiyat avantajı yaratması bekleniyor.

Türk Telekom vergi düzenlemesi istiyor
Uygulamaya karşı çıkan Türk Telekom’un kısa bir süre önce Maliye Bakanlığı ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) başvurarak, ‘vergilendirmesi nasıl olacak?’ diye sorduğu öğrenildi. Yalın ADSL için uygulanması gereken Özel İletişim Vergisi (ÖİB) oranının yüzde 5’mi yoksa yüzde 15’mi olacağı konusunda açıklama bekleyen Türk Telekom’aise BTK’dan gelen yanıt ise yüzde 5’lik vergi uygulamasının devam edeceği oldu. 

2010-10-15

Arbirary Rules in Turkey

14 Ekim 2010

Türk basını üzerine çöken büyük kâbus


ADALET ve Kalkınma Partisi hükümetinin 2004 yılı eylül ayında yeni Türk Ceza Yasası'nı TBMM'den çıkartırken getirdiği bir düzenleme, bugün Türkiye'de basın özgürlüğünün üzerinde asılı duran büyük bir kâbusa dönüşmüş bulunuyor.

Sorunun kaynağında, 5237 sayılı TCK'nın 285 maddesinde “Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” hükmünün getirilmiş olması yatıyor. Basın yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza yarı oranında artırılıyor.

AYNI SUÇA İKİ AYRI CEZA 

İlginçtir ki, aynı suç yine 2004 yılında TCK'dan yaklaşık 4 ay önce yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Yasası'nda da düzenlenmiş ve 19'uncu maddede şu hüküm getirilmişti:

“Hazırlık soruşturmasının başlamasından takipsizlik kararı verilmesine veya dava açılmasına kadar geçen süre içerisinde, Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme işlemlerinin ve soruşturma ile ilgili diğer belgelerin içeriğini yayımlayan kimse, iki milyar liradan elli milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır.”
Görüleceği gibi, aynı fiil, aynı yıl, iki ayrı yasada iki ayrı şekilde düzenlenip, iki farklı yaptırıma bağlanmış. Birinde hapis, diğerinde para cezası var.
Bu gibi durumlarda başvurulan evrensel hukuk kuralına göre, konuyla ilgili özel yasa var ise özel yasanın uygulanması esastır. Bu durumda TCK'nın değil Basın 
Yasası'nın uygulanması gerekir. 

Ayrıca, iki yasanın çatışması halinde sanığın lehine olan yasanın uygulanması da yine evrensel hukukun gereğidir. Bu durumda da sanığın lehine olan, özgürlüğü kısıtlamadığı yalnızca para cezası getirdiği için Basın Yasası'dır. 

Ancak uygulamada Savcılar daha çok TCK 285'i devreye sokmaktadır. Bu madde artık muhabirlerin ve yazı işleri masalarının korkulu rüyası haline gelmiştir. 

DAVA SAYISI 5 BİNİN ÜSTÜNDE 


TCK 285, en çok Ergenekon soruşturması için işletiliyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, geçen yıl kasım ayında, yalnızca Ergenekon soruşturması çerçevesinde gizliliği ihlalden açılan davaların sayısını 4 bin 139 olarak açıklamıştı. Ergin, bu rakamı henüz 2010 yılı için güncelleştirmiş değil. Sayının 5 bini geçtiği tahmin ediliyor. 

Vahim olan durum, davaların bir bölümünün artık sonuçlanma aşamasına gelmesi ve birbiri ardına çıkmaya başlayan mahkumiyet kararlarıyla birlikte sıkıntılı bir tablonun belirmesidir.

Burada yaşanan sıkıntılar basın yelpazesindeki her grubu, her gazeteyi etkileyen Türk basınının genel bir sorundur. 

Örneğin, Doğan Grubu'ndaki yayın organları için TCK 285'ten açılan davaların sayısı 644'tür. Bunların 395'i Ergenekon, diğerleri Ergenekon dışı davalardır. Bu sayı içinde Milliyet 213 dava ile birinci gelirken, onu 160 dava ile Radikal ve 124 dava ile Hürriyet izliyor.

Diğer gazetelerden örnek vermek gerekirse, Taraf için TCK 285'ten açılan davaların toplamı 310'dur. Star gazetesinde bu sayı 407 dolayındadır. Star'da gazetenin Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar üç ayrı davadan toplam 50 ay hapis cezasına çarptırılmış, cezalar ertelenmiştir. Tayyar hakkında ayrıca 40 dolayında dava devam ediyor.

TCK 285, gazeteciler açısından Ergenekon dışındaki soruşturmalarda da sıkıntı yaratıyor. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında bir dizi önemli habere imza atan Radikal muhabiri İsmail Saymaz'ın durumu buna örnek verilebilir. Saymaz, toplam 84 yıl hapis cezası üst sınırı eşiğinde olmak üzere toplam 10 ayrı davadan yargılanıyor. 

SORUN YALNIZCA TCK 285 DEĞİL


Buraya kadar verdiğimiz örnekler ağırlıklı olarak TCK 285'le sınırlıdır. Bunun dışında TCK'nın gazetecilere karşı işletilen başka maddeleri de söz konusudur. 

Hrant Dink'in ölümünde devlet görevlilerinin ihmallerini ortaya koyan belgeleri yazdığı için devletin gizli bilgilerini açıklamayı yasaklayan TCK 336'dan yargılanan Vatan gazetesi muhabiri Kemal Göktaş'ın durumu bu fasıldaki en çarpıcı örneklerden biridir. Göktaş'ın dosyası, 2'inci Asliye Ceza Mahkemesi'nden Özel Yetkili Mahkemeye gönderilmiştir. Göktaş, bu durumda Dink'in katilleriyle birlikte aynı adliyede, belki de aynı mahkemede yargılanacaktır.

Terörle Mücadele Yasası'ndan dolayı yargılanan, mahkumiyet alan gazetecilerin durumu ayrı bir yazı konusudur. PKK'nın açıklamalarını haber yapmak bile dava konusu oluyor. Örneğin Milliyet muhabiri Namık Durukan PKK'nın internet sitesinde çıkan bir açıklamadan yaptığı haber nedeniyle 7.5 yıl hapis cezası talebiyle yargılanıyor. Gazeteci İrfan Aktan'ın aldığı 1 yıl 3 ay hapis cezası son dönemdeki bir başka düşündürücü örnektir. 

Türkiye'de basın özgürlüğü açısından giderek ağırlaşan karanlık bir tabloya doğru yol alıyoruz.

News from Turkey in English

http://www.hurriyetdailynews.com/

Reklam yapıyormuşum gibi oldu ama amacım bu değil tabii ki. Ama bu gazeteye bir tıklamak da,  arada bir bu gazeteyi okumak da fayda var. Bir kere TR. den böyk geldiyse bir insana, olaylara daha mesafeli bakmanın zamanı gelmiştir. (başka dil buna yardımcı olur)
Bunun dışında Türkçe bilmemek gibi bir şansa sahip olanlar, bu gazeteyi takip ederek, kendi ülkeleri hakkında hiçbir şey bilmeyen ve öğrenmek istemeyen milyonlardan daha fazla bilgili bir duruma gelebilirler.
Dün değil evvelsi gün sanırım bu gazetede Hanefi Avcı olayı ile ilgili bir yazı vardı. Yazı aslında Türkçeden tercüme idi, dolayısı ile Türkiye nin normallikten ne kadar çok kaydığını göstermesi açısından ilginçti.
Mehmet Ali  Birand ve Fatih Altaylı medyadan tanınan isimler oldukları için, Fetoş un adamları bunları kendi senaryolarında yem olarak kullanmaya kalkışmış anlaşılan. Olay o kadar  'mis en scene' (mizansen)  ki, insan insanlığından utanır!

Aşağıda 12 Ekim 2010 tarihli Sedat Ergin yazısı:





13 yıl öncenin ses kayıtları ortaya çıkınca


TÜRKİYE 'nin tanınmış iki gazetecisi geçen hafta Beşiktaş'taki Özel Yetkili Başsavcılığa davet edilerek, kendilerine tam 13 yıl önce gizlice kaydedilmiş telefon konuşmaları dinletildi.

Bu gazeteciler, Kanal-D Haber Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Birand ile Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı.

Savcının bilgisayarın düğmesine basmasıyla birlikte, yaklaşık 13 yıl önce ağızlarından çıkınca uzayın boşluğuna karışıp kaybolduğunu düşündükleri sesleri birden kendilerine geri dönmüş oldu.

Aynı şey 12 yıl önce benim de başıma gelmişti. Zamanın DYP yöneticileri bir telefon konuşmamı basın toplantısında açıklayınca televizyonda canlı yayında kendi sesimi dinlemiştim.

Bunun nasıl bir duygu olduğunu çok iyi bilirim. Onları çok iyi anlıyorum.

‘KENDİMİ ÇIRILÇIPLAK HİSSETTİM' 


Dün Mehmet Ali Birand'la konuştuğumda olayın etkisini üzerinden atmışa pek benzemiyordu. Birand, “İnsan kendi sesini duyduğu zaman çok kötü oluyor. O an kendimi çırılçıplak hissettim” diye konuştu.

Birand ve Altaylı, adliyeye, Hanefi Avcı'nın ayrılmış olduğu Eskişehir Emniyet Müdürlüğü'ndeki eski makam odasında bulunduğu öne sürülen kendilerine ait ses kayıtlarıyla ilgili olarak “mağdur” sıfatıyla davet edilmişti. Her ikisine de Avcı'dan şikâyetçi olup olmadıkları soruldu.

Aynı aramada yine ses kayıtları bulunduğu ileri sürülen Ahmet Özal ve eski MİT yöneticilerinden Mehmet Eymür de dün savcılığa davet edildi. Önümüzdeki günlerde aralarında gazetecilerin bulunduğu başka şahsiyetlerin de kendi seslerini dinlemek üzere Emniyet'e konuk olacakları anlaşılıyor.

Avcı'nın solcu bir terör örgütüyle ilişkide olduğu iddiasıyla tutuklanmasında olduğu gibi, söz konusu ses kasetlerinin de ayrılmış olduğu görev yerinden çıktığının ileri sürülmesi, kaçınılmaz olarak yine bir inandırıcılık tartışması yaratacaktır. Avcı, kasetlerin kendisine ait olduğunu kuvvetli bir dille reddediyor. Bir ihtimal de birilerinin 13 yıldır ellerinin altında tuttukları kasetleri bir şekilde yeniden ortalığa sürmüş olmalarıdır. Sonuçta hangi şık geçerlidir, bugünden bilemiyoruz. Ama bütün ihtimaller hesaba katılmalıdır.

SAVCILARIN İLGİNÇ SORUSU


Bütün bu tartışmada ilginç olan, telefonu dinlenen kişilere savcı tarafından şikâyetçi olup olmadıklarının sorulmuş olmasıdır.

Türk Ceza Kanunu'nda yasadışı telefon dinleme fiili şikâyete bağlı bir suçtur. Mağdur olan şikâyetçi olmazsa savcılar da harekete geçmiyor.

Yine yasadışı telefon dinlemeleri konusunda ilginç bir durum, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ile Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya'nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gizlice kaydedilmiş telefon konuşmalarını yayımlamalarının ardından tutuklanmalarında ortaya çıkmıştı.
Hemen belirtelim ki, telefonları gizlice dinlenip basına sızdırılan ve bu yöntemle mağdur edilen vatandaşlar her zaman savcılarımızın benzer sorularına mazhar olmuyorlar.

Örneğin, geçenlerde bazı Yargıtay üyeleri ve hâkimlerin kendi aralarında yaptıkları telefon konuşmaları bir-iki gazetede çarşaf çarşaf yayımlanmıştı. Bu gibi olaylar nedense Yargıtay üyelerinin başına sıkça geliyor.

Ancak herhangi bir savcının bu Yargıtay üyelerini davet edip “şikâyetçi misiniz” diye sorduğunu hatırlamıyoruz.

Keza yıllardır yasadışı ortam dinlemesi yöntemiyle ev ya da ofislerindeki konuşmaları gizlice kaydedilip internete konularak özel yaşamları teşhir edilen vatandaşlara da şikâyetçi olup olmadıklarının sorulduğunu hiç hatırlamıyoruz.

HÜKÜMET DAHA NE KADAR BEKLEYECEK?


Altaylı, Birand'ın ve diğerlerinin başına gelenler, aslında telefon ve ortam dinleme alanındaki başıboşluğu ve hukuk sisteminde yeterli caydırıcılığın bulunmadığını göstermesi bakımından örnek bir olay olarak kabul edilebilir.

Türkiye'de bu alanda, despot rejimlerin işbaşında olduğu Üçüncü Dünya ülkelerinde bile karşılaşılmayan durumlar yaşanıyor.

Yasadışı telefon dinlemeleri caydırmak amacıyla, bunu yapanlara ve aynı zamanda yayımlayarak özel hayatın dokunulmazlığını ihlal edenlere verilecek cezaları artıran, keza ortam dinlemesi ihlallerine de benzer yaptırımlar getiren yasa değişiklikleri daha fazla ertelenmemelidir.

Ayrıca son olayda ortaya çıkan 13 yıl öncesine ait ses kayıtlarının, ait oldukları gazetecilerin ve diğer şahsiyetlerin özel hayatlarının dokunulmazlığını korumak açısından gerektiğinde yalnızca hâkimin görebileceği şekilde adli emanette koruma altına alınması ve ardından imhası gerekir.

2010-10-12

Günün hali

Yukarıda linkini verdiğim Cumhuriyet in internet portalında günlük gazetelerin başlıkları oluyor.
Ülkenin ne kadar kesin hatlarla  bölünmüş olduğunu, hükümet taraftarı medyanın ne kadar tek sesli ve tek taraflı yazdığını hemen bir bakışta anlamanız mümkün.
Alttaki başlık komiğime gitti. Heyt babalar heyt. Uzan ın yalancı gazetesi doğru yazıyor ama bunu yazanlar da Uzan dan farksız hatta daha beter sahtekarlar. Uzan ın sahtekar olduğu doğru da, onun gazetesini damadına iç ettiren imamın borazanı olmanız da sahtekarlığa giriyor.
Avrupa da Erdoğan ın bu hırsızlığı çok konuşuldu, ama burda tık yok tabii. Çok konuşan da hapse...
Uzan, Özal, Erdoğan bunların hepsi Amerikan spesyalitesidir. (New York mahkemesinin kararı doğru ama Uzan konusunda kendi cepleri söz konusu olduğu için yoksa ülkedeki öteki sahtekarların en büyük destekçisi A.B.D. değil mi sanki?) 
Türk halkının çoğunun ağzı sulanır bu sahtekarları andıkça. Bütün küçük hırsızlar Uzan a derin bir sevgi ve saygı beslerler, Özal 80 li yılların dejenerasyonunun canlı örneğidir.Erdoğan da onun takipçisidir aslında, sadece tarzı değişik. Kadınların saçıyla uğraşan imamlar (islamda örtünme, mörtünme yok, olayın aslı başka yere gidiyor. Tek kitap okumadan Kuran ı Kerim i anladıklarını zannediyorlar.) da, uğraşmayanlar kadar para düşkünüdür bu ülkede.
Serbest piyasa ekonomisi serbest dolandırıcılık demek değildir. 




SABAH

İşte Cem Uzan'ı bitiren karar


New Yprk Mahkemesi'nden ÇEAŞ ve Kepez davaları için Türkiye'nin elini güçlendirecek karar: Cem Uzan bir sahtekardır.

2010-10-07

Başlıksız

En ufak bir başlık gelmiyor aklıma... Aslında yazmak istemiyordum ama birisi elime eski iki tane gazete tutturunca biraz baktım ve yine sinirlendim tabii ki...
Bir kere bu aralar Türkiye de olmaktan pek memnun, mutlu değilim...Düşünün ülkede arabanıza çarpıyorlar ve polis  'Bu işin bizimle alakası yok!' diyor...Bunu da kendi safdilliği ile haklı göstermeye çalışıyor... Israr etmek lazım, belki Fethullahçı olmak lazım, sistem yok çünkü, keyfilikler, saçmalıklar ülkesi Türkiye...
Malum artık normal bir polis teşkilatı da yok, ülkedeki bütün boş adamları imam ve polis yaptıktan sonra, bu boş adamları da politika üzerinden yandaş yaptıktan sonra, çıkarı olmayana niye hizmet etsin bu zatlar?
Hiçbir zaman prensip üzerinden çalışan bir toplum olmamıştık ki zaten!!!!!
Yargı da berbat durumda, sağlık sistemi boktan, siyaset islamofaşizm kıvamında, gel de yaşa bu ülkede!
Cehennemden fırlamış eşşeklerin ezan okuduğu bir ülkede nasıl maneviyat olabilir? (Lokman Süresi nde bir ayet var: 'Sesinizi alçaltın!' diye... Herşeyi güya peygamberin zamanında gibi yapıyorsunuz da, bunu niye peygamberin zamanındaki gibi yapmıyorsunuz? Peygamberin zamanında megafon mu vardı, elektrik mi vardı? Son beşyüzyılda Orta Doğu lu erkek ne yaptı? Elektriği siz mi buldunuz?
En ufak bilimsel veya sanatsal bir katkı geliştirebilecek güçte misiniz? En ufak bir bilimsel buluş için gerekli libido konstellasyonuna sahip değilsiniz ki...
Din maneviyat ile ilgilidir, türk küçük burjuvası boğazından, cep telefonu, arabadan başka birşey düşünmez...Dinle nasıl ilgileri, alakaları olsun ki...
Youtube iki yıldan fazladır yasak, ülkenin en iyi gazetecileri hapislerde çürüyor...
12 Eylül 2010 sonucu da  bu ülkedeki maddi hırsın herşeyin üzerinde olduğunu gösteren bir sonuçtur...

2010-08-14

I hate Dora Hospital Grubu! Sen de katıl!


http://www.sikayetvar.com/ a
Dora Hospital hakkında ben de bir şikayet mektubu yazdım. Aşağıda mektubu olan anne de içimi sızlattı. Ben de anneyim ve o benden daha şanslı imiş, ne kadar rezil bir yer olduğunu anlayıp, bebeğini falan oraya götürmeye kalkışmamış!!!!!!!!!!

Dora Hospital de Can Pazarı


9.Ağustos 2010

9.Ağustos 2010 tarihinde 23 aylık kızımı Dora Hospital acil servisine götürdüm.Kızımın ateşi vardı. Doktor ateş düşürücü ve antibiyotik yazdı ve bizi eve gönderdi. Halbuki Avrupa da olsak, ki senelerce Avrupa da yaşadığım için biliyorum, acil de hemen bir tedavi görmesi gerekiyordu. Ama burda özel hastahanelerin hiçbirinde böyle bir adet yok sanırım. Eskiden ben devlet hastahanelerinde bile daha esaslı davranıldığını bilirim.
İkinci gidişimizden sonra kendisine bunu belirttiğim Pazarlama Müdürü oldukça küstahça cevaplar verdi.
Biz eczaneye gittik, eve geldik, ilacı verdim, kızım kustu ve havale krizine girdi. Ne yapacağımızı bilemeden yakında olduğu için yine aynı hastahaneye gittik. 
Acilde hazır bir doktor ve hemşire yoktu. Yine aynı doktoru yukarıdan çağırdılar.Gelmesi hali ile biraz sürdü, acilde hazır acil doktoru olması gerekmez miydi?

Oksijen tüpüne bağlandı. Bir süre sonra bizi kızımın yanından ayırdılar.

'Pazarlama Müdürü' 
(ki bu tabiri bir hastahane için komik buluyorum) nün  odasına çıkardılar. Kızımızın yoğun bakımda kalması gerektiğini söylediler, bizden ne kadar koparabileceklerine baktılar.(resmen)
Meğer o sırada kızımın kalbi durmuş, tekrar havale geçirmiş ve panik olmuşlar, başka hastahane arıyorlar.Bize bunları söylemediler!!!!!!!!! Öteki hastahaneden öğrendik. 
Dora Hospital değil, Estetik Merkezi falan gibi bir isim bulup, çalıştıkları sahayı değiştirsinler!!!!!!!
Kerem Nadi de başka bir işle uğraşsın!!!!



http://www.sikayetvar.com/
DORA HOSPİTAL Anne Sütü Sağılması İçin Ücret İstendi!
22.12.2009 tarihinde 4 aylık bebek sahibi çalışan bir anneydim. İşyerim evime uzak olduğu için süt sağma makinemle iş yerimde süt sağıp akşamları eve bırakıyordum. Yukarıda belirttiğim tarihte makinem bozuldu ne yapacağımı bilemedim. Eve gitsem bir bebeğimin karnı doyacak fakat ertesi güne bırakabileceğim sütüm olmayacaktı. Çalıştığım yerin karşısında o zamanlar yeni açılan Dora hospital telefonla aradım.

Durumu anlattım ve makineleri var ise kullanabilir miyim diye rica ettim. Telefonumu alıp döneceklerini söylediler. 1 dakika sonra arandım ve gelebileceğimi söylediler. Çok iyi karşılandım, hemşire ile odaya alındım makine getirildi. Makineyi bildiğim için sağım işlemini gerçekleştirdim kendime ait steril 2 kaba koyup teşekkür ettim. 1 kap 100ml. Çıkarken usulen tekrar teşekkür ettiğimi ve ne kadar ödeyeceğimi sordum.

Beni vezneye yönlendirdiler ve 30,00-tl istediler. Telefonda rica minnet durumumu anlatmışım. Ben para bile alacaklarını düşünmezken normalde manuel bir makinenin fiyatı 30,00-tl iken 10dk bir işlem için para istemeleri üstelik anne sütünün önemini bilen bir toplulukta yaşıyorken böyle bir ücret istemeleri beni çok üzdü ve bunu dile de getirdiğim halde ki faturada da aynen anne sütü sağılması diye açıklama yapmışlar beklemediğim bir şeydi, ama mecbur olan bendim.

En azından telefonla bilgi verebilirlerdi ve ben 10 dk lık 2 kap sütü sağma karşılığı vereceğim 30,00-tl yerine manuel süt sağma pompası alırdım uzun süre de kullanırdım. Dora hospital diğer adıyla Kerem Nadi Özel Sağlık Hizm.Tıbbi Dan.Ltd.Şti.'ni anne sütünün ne kadar değerli ve önemli olduğunu bebeklerimizi anne sütü ile beslememiz gerektiğini vurgulayan teşvik eden bir dünya olmamıza rağmen bunu ticari anlamda kullandığı için kınıyorum.

2010-08-13

The day after

Dün hastahaneden çıktık. Bugün de  'the day after'  oluyor, bizim için. Büyük bir felaketten sonra yaşanan  gün için böyle diyorlar genellikle. Felaket neydi? En büyük felaket zaten bu ülkede yaşamak!!!!

see my facebook page

2010-07-25

Daha sonraki gün

Dün neydi? Cumartesi idi. En son blog yazdığım günden sonraki gün idi ama. Dün sulu köfteli günden daha da beterdi, migrenli gün idi...Kafama balyoz yemiş olacağım herhalde, bütün gün başım ağrıdı...Rüyamda, daha doğrusu kabusumda bir imam Türk askeri elitini tutuklatıyor, öte yanda bir diğil, iki tane iç savaş var, ama insanlar yine de hayret edilecek derece de sakinler...Hayırdır inşallah! Yemek yiyip mi yattım acaba?
İran Devrimini de bir imam yapmamış mıydı? Yalnız o bizim olmak istemediğimiz ülke değil miydi? Ne oldu bu ülkeye?
Che beni rahat bırak! Bak biz devrim yapamadık, ülke elden gidiyor! Sahi biz fazla barışçılız di mi, bu barbar ülke için, Che?
Sen ne diyorsun, Che? Biliyorsun senin görüşünü çok daha fazla önemsiyorum bu ülkenin çoğunluğundan...Onların karnı aç, ne yaptıklarını bilmiyorlar, sen ama düşünmeye başlayabilirsin...
Peki Che (Che beni ısırmaya başladı) senin gibi güzel bir hayvanı insani amaçlarıma alet ettiğim için kusura bakma! Sen tabii ki insan denen adi yaratıktan daha üstünsün!:-)))

2010-07-14

Parion

Son günlerde Türkçe yazan gazetelerde okuduğum en pozitif haberi buraya yazmak istedim. Türkiye ye rağmen arkeoloji! Hemen şimdi!
Bu Istanbul 2010 olayı bana bu ülkenin kültür denen şeyle zerre kadar ilgisi olmadığını, sadece politikadan nemalanmaya çalışan bir grubun para için yapmayacağı hıyarlığın (! pardon ama) olmadığını gösterdiği için hala kültür işleri ile uğraşan insanlara bu ülkede büyük saygı duyuyorum...
Konuyla alakası yok ama...
27 Mayıs ta (2010) Istanbul Modern e gittik. Orası Erdoğan Modern olmuş. Bence girişe bir Erdoğan heykeli konduralım, paralara da Erdoğan ın resmini basalım, ülkedeki iç edilen, edilmeyen bütün pro AKP kanallarda Erdoğan monologlarını devamlı göstersin ve bunun ismi de demokrasi olsun! Ne demokrasi ama?! Kendimi Hitler in sanat anlayışında bir yerde hissettim. Elit düşmanlığı aşağılık kompleksinden kaynaklanan, aşırı bir halk vurgusu durmadan...Yanlış tercümeler...Türkçe metin farklı, İngilizcesi farklı...
'Modern' ve 'Istanbul' aslında sorunlu kavramlar bu 'şehrin' kendi içinde...
Birçok kişinin Istanbul ile en severek bağlantı kurduğu tarihi an, 'Allah Allah' sesleri ile işgal etmeleri şehri...E 500 yıl sonra buna
'yuh!' derler ancak...
Bir yeri işgal etmekle iş bitmez, imar etmek lazım...Istanbul um mimarisindeki en güzel yapılar gerçekten Osmanlı nındır,....