Reklam yapıyormuşum gibi oldu ama amacım bu değil tabii ki. Ama bu gazeteye bir tıklamak da, arada bir bu gazeteyi okumak da fayda var. Bir kere TR. den böyk geldiyse bir insana, olaylara daha mesafeli bakmanın zamanı gelmiştir. (başka dil buna yardımcı olur)
Bunun dışında Türkçe bilmemek gibi bir şansa sahip olanlar, bu gazeteyi takip ederek, kendi ülkeleri hakkında hiçbir şey bilmeyen ve öğrenmek istemeyen milyonlardan daha fazla bilgili bir duruma gelebilirler.
Dün değil evvelsi gün sanırım bu gazetede Hanefi Avcı olayı ile ilgili bir yazı vardı. Yazı aslında Türkçeden tercüme idi, dolayısı ile Türkiye nin normallikten ne kadar çok kaydığını göstermesi açısından ilginçti.
Mehmet Ali Birand ve Fatih Altaylı medyadan tanınan isimler oldukları için, Fetoş un adamları bunları kendi senaryolarında yem olarak kullanmaya kalkışmış anlaşılan. Olay o kadar 'mis en scene' (mizansen) ki, insan insanlığından utanır!
Aşağıda 12 Ekim 2010 tarihli Sedat Ergin yazısı:
TÜRKİYE 'nin tanınmış iki gazetecisi geçen hafta Beşiktaş'taki Özel Yetkili Başsavcılığa davet edilerek, kendilerine tam 13 yıl önce gizlice kaydedilmiş telefon konuşmaları dinletildi.
Bu gazeteciler, Kanal-D Haber Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Birand ile Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı.
Savcının bilgisayarın düğmesine basmasıyla birlikte, yaklaşık 13 yıl önce ağızlarından çıkınca uzayın boşluğuna karışıp kaybolduğunu düşündükleri sesleri birden kendilerine geri dönmüş oldu.
Aynı şey 12 yıl önce benim de başıma gelmişti. Zamanın DYP yöneticileri bir telefon konuşmamı basın toplantısında açıklayınca televizyonda canlı yayında kendi sesimi dinlemiştim.
Bunun nasıl bir duygu olduğunu çok iyi bilirim. Onları çok iyi anlıyorum.
‘KENDİMİ ÇIRILÇIPLAK HİSSETTİM'
Dün Mehmet Ali Birand'la konuştuğumda olayın etkisini üzerinden atmışa pek benzemiyordu. Birand, “İnsan kendi sesini duyduğu zaman çok kötü oluyor. O an kendimi çırılçıplak hissettim” diye konuştu.
Birand ve Altaylı, adliyeye, Hanefi Avcı'nın ayrılmış olduğu Eskişehir Emniyet Müdürlüğü'ndeki eski makam odasında bulunduğu öne sürülen kendilerine ait ses kayıtlarıyla ilgili olarak “mağdur” sıfatıyla davet edilmişti. Her ikisine de Avcı'dan şikâyetçi olup olmadıkları soruldu.
Aynı aramada yine ses kayıtları bulunduğu ileri sürülen Ahmet Özal ve eski MİT yöneticilerinden Mehmet Eymür de dün savcılığa davet edildi. Önümüzdeki günlerde aralarında gazetecilerin bulunduğu başka şahsiyetlerin de kendi seslerini dinlemek üzere Emniyet'e konuk olacakları anlaşılıyor.
Avcı'nın solcu bir terör örgütüyle ilişkide olduğu iddiasıyla tutuklanmasında olduğu gibi, söz konusu ses kasetlerinin de ayrılmış olduğu görev yerinden çıktığının ileri sürülmesi, kaçınılmaz olarak yine bir inandırıcılık tartışması yaratacaktır. Avcı, kasetlerin kendisine ait olduğunu kuvvetli bir dille reddediyor. Bir ihtimal de birilerinin 13 yıldır ellerinin altında tuttukları kasetleri bir şekilde yeniden ortalığa sürmüş olmalarıdır. Sonuçta hangi şık geçerlidir, bugünden bilemiyoruz. Ama bütün ihtimaller hesaba katılmalıdır.
SAVCILARIN İLGİNÇ SORUSU
Bütün bu tartışmada ilginç olan, telefonu dinlenen kişilere savcı tarafından şikâyetçi olup olmadıklarının sorulmuş olmasıdır.
Türk Ceza Kanunu'nda yasadışı telefon dinleme fiili şikâyete bağlı bir suçtur. Mağdur olan şikâyetçi olmazsa savcılar da harekete geçmiyor.
Yine yasadışı telefon dinlemeleri konusunda ilginç bir durum, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ile Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya'nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gizlice kaydedilmiş telefon konuşmalarını yayımlamalarının ardından tutuklanmalarında ortaya çıkmıştı.
Hemen belirtelim ki, telefonları gizlice dinlenip basına sızdırılan ve bu yöntemle mağdur edilen vatandaşlar her zaman savcılarımızın benzer sorularına mazhar olmuyorlar.
Örneğin, geçenlerde bazı Yargıtay üyeleri ve hâkimlerin kendi aralarında yaptıkları telefon konuşmaları bir-iki gazetede çarşaf çarşaf yayımlanmıştı. Bu gibi olaylar nedense Yargıtay üyelerinin başına sıkça geliyor.
Ancak herhangi bir savcının bu Yargıtay üyelerini davet edip “şikâyetçi misiniz” diye sorduğunu hatırlamıyoruz.
Keza yıllardır yasadışı ortam dinlemesi yöntemiyle ev ya da ofislerindeki konuşmaları gizlice kaydedilip internete konularak özel yaşamları teşhir edilen vatandaşlara da şikâyetçi olup olmadıklarının sorulduğunu hiç hatırlamıyoruz.
HÜKÜMET DAHA NE KADAR BEKLEYECEK?
Altaylı, Birand'ın ve diğerlerinin başına gelenler, aslında telefon ve ortam dinleme alanındaki başıboşluğu ve hukuk sisteminde yeterli caydırıcılığın bulunmadığını göstermesi bakımından örnek bir olay olarak kabul edilebilir.
Türkiye'de bu alanda, despot rejimlerin işbaşında olduğu Üçüncü Dünya ülkelerinde bile karşılaşılmayan durumlar yaşanıyor.
Yasadışı telefon dinlemeleri caydırmak amacıyla, bunu yapanlara ve aynı zamanda yayımlayarak özel hayatın dokunulmazlığını ihlal edenlere verilecek cezaları artıran, keza ortam dinlemesi ihlallerine de benzer yaptırımlar getiren yasa değişiklikleri daha fazla ertelenmemelidir.
Ayrıca son olayda ortaya çıkan 13 yıl öncesine ait ses kayıtlarının, ait oldukları gazetecilerin ve diğer şahsiyetlerin özel hayatlarının dokunulmazlığını korumak açısından gerektiğinde yalnızca hâkimin görebileceği şekilde adli emanette koruma altına alınması ve ardından imhası gerekir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder