2007-09-03

Suni Gübre

Metin Münir bir süreden beri herkesi ilgilendiren önemli şeyler yazıyor.
Bir örnek vermek istiyorum suni gübre sorununa...
Ukrayna da suni gübrenin ulaşamadığı yerler varmış, orada fakir çiftçilerin yetiştirdikleri birdenbire iki misli kazandırmaya başlamış, çünkü hakiki imişler...Yani doğal gübre ile yetişmiş doğal ürünler... Aslında bu Ukrayna da olan şey amaçlı değildi. Kapitalizmin varamadığı noktalardan biri olduğu için tesadüfen cereyan etti olay...
Türkiye suni gübreden, hormana her türlü kimyasal maddenin tarımda bilinçsizce ve yanlış kullanıldığı bir yer olarak geçiyor yurt dışında. Ben zaten senelerdir kendim de izliyorum Istanbul daki çeşitliliğin azalmasını ;mesela ben bu sene yerli çilek görmedim. Üzümün çeşitleri yok oldu ortadan... Çavuş, yapıncak ve daha başka türlüleri yok muydu bunlarn? İtalya da yetişen bir tür sanki ortalığı zapt etti.
Meyve ve sebzenin o sevimsiz, soğuk Avrupa nın süper market fiyatlarına ulaşmasını ben dehşetle takip ediyorum. Görüntü de aynılaşıyor bazen... Sanki bir ordu düzenleniyormuşcasına tektipleştirilmiş meyve ve sebzeler... Felsefe ile bağdaştırıyorum kafamda bazı şekilleri. Modernite nin tektipleştirme hırsı sanki meyve ve sebzeyi bile vurmuş... Kontrol ve tektipleştirme...
Topraktan ürün aynı boynada ve aynı renkte çıkmaz... Çocukluğunuzdaki domatesleri hatırlayın, hiçbiri birine benziyor muydu?
Şimdi ise hepsi aynı boy nerdeyse... Avrupa daki kadar extrem değil, bunu biliyorum... Ama bu marketteki düzen 'Avrupalı nın doğadan anladığı işte bu!' diye düşündürtmüştür bana hep... Aynı boy ve aynı renkte cahilce bir 'güzellik' anlayışı ile üretilmiş tatsız domatesler... Dışı güzel, içi tatsız... A.B.D. nin bize kakaladığı o berbat muzlar gibi... Ama yine de yiyoruz işte...
Ökolojik Devrim in felsefe ile çok yakın ilişkisi var. Okuyacak şey de çok var, yazacak da... Altta dünkü Milliyet ten bir yazı...

p.s. Bu arada birşey eklemeyi unuttum. Ayrıca çürümüş kemikleri bitkilerden beslenmesi gereken sığırlara yedirmek kötü bir ün yapmış olan protestan İngiliz vahşi kapitalizminin bir fikri idi ve deli dana salgınına sebep oldu.

Milliyet, 2 Eylül 2007, Metin Münir

Lawes'un yaptığı ve yapmadığı

Suni gübrenin babası, John Bennet Lawes adlı bir İngilizdir. Aslında Lawes için suni gübrenin amcası demek belki daha doğru olur. Çünkü, bazı maddeleri toprağa katmanın verimi artırdığını ilk Justus von Leibig isimli bir Alman keşfetti. Ama Leibig ne buluşunun patentini aldı ne de ticari olarak geliştirdi.
Lawes ise Leibig'in önerdiği maddeleri (ezilmiş kemikti bunlar) kendi topraklarında kullanıp olumlu sonuç alınca, 1841'de dünyanın ilk suni gübre fabrikasını kurarak ve çarçabuk zengin oldu.
Lawes'un, Londra'nın kuzeyindeki Hertforshire eyaletinde ailesinden kalan toprakları vardı. Burada bir laboratuvar kurdu ve toprak verimini yapay maddelerle artırmanın başka yöntemlerini de keşfetti.
Aynı yerde dünyanın ilk deneme çiftliğini kurdu. Arazisini iki parsele ayırdı. Birine beyaz şalgam, diğerine buğday ekti. Parselleri 22 parçaya böldü ve her birinde yeni gübre bileşimleri kullandı.
Bu deneyler esnasında azot ve fosfatın faydalarını ortaya çıkardı, ama bir sonuç bunlardan fazla ilgisini çekti: Azot, bitkileri azdırıyordu. Ama, azot kullanan tarlalarda bitki çeşitliliği azalıyordu. Azotla gübrelenmiş parsellerde sadece 3 tür bitki büyürken gübrelenmemiş olanlarda yabani ot, baklagil, vesaire türünden 50 bitki vardı.
Suni gübre verimi artırıyor, ama doğanın çeşitliliğini azaltıyordu.
Lawes başını kaşıyıp yeni bir deneye girişti.
1882'de, arazisinde, üzerinde buğday ürünü bulunan 2,000 metrekarelik bir alanı çitlerle çevirtti ve doğal haline bıraktı.
Buğdaylar yeşerdi, sarardı ve yere döküldü. Bir sene sonra aynı şey oldu, ama artık buğday, toprağa gelen yabani otlar ve sarmaşıklarla rekabet halindeydi. 1886'da sadece üç sap buğday büyüdü. Yabani ot çeşitleri arttı, kır çiçekleri ve yabani orkideler görüldü.
Bir yıl sonra buğday tamamen yok oldu. Tarım başlamadan önce çevrede saltanat süren bitki örtüsü tarlaya yeniden hükümran oldu.
On yıl geçtikten sonra bitki örtüsü daha da zenginleşti. Fındık, alıç, dişbudak, meşe fidanları boy gösterdi.
Tarla, Romalılardan beri buğday arazisi olarak kullanılıyordu. Kendi halinde bırakıldıktan sonra yılların geçişiyle, doğal haline avdet etmeye devam etti ve ormana dönüştü.
1915'te fındık, alıç, dişbudak ve meşeye 10 başka ağaç türü katıldı. 1938'de tarlanın çevresinde söğüt ağaçları belirdi. Daha sonra bunlar yerlerini bektaşi üzümü ve porsuk ağaçlarına bırakmaya başladılar.
Lawes'un başlattığı deney devam ediyor. Ama sonuç çoktan belli: Toprak doğal haline bırakıldığında, kendiliğinden, tarımdan önceki haline avdet eder. Rüzgârın getirdiği, sellerin emanet ettiği, kuşların bıraktığı, hayvan postuna takılıp seyahat eden tohumlar; suların berrak ve temiz aktığı, havanın baldan tatlı koktuğu cenneti geri getirir.
Bunun için yakında hükümet, "Orman vasfını kaybetmiş arazidir, satalım da Hazine'ye para girsin" teranesiyle yeniden karşınıza çıktığında inanmayın. Kandırılıyorsunuz. Nasıl saçı kesilen insan, insan olma vasfını kaybetmezse, ağaçları kesilen, yakılan orman da orman olma vasfını kaybetmez.
Oralarda yapılacak en iyi şey, Lawes'un yaptığı gibi, hiçbir şey yapmamaktır.

NOT: Yarından itibaren bir hafta kadar tatil yapacağım.

Hiç yorum yok: