2007-11-28

Günlük 28 Kasım 07: turkish book review

Bugün günlerden Çarşamba. En son yazdığım Türkçe yazıyı okuduktan sonra kendime bir editör tutmaya karar verdim ama param yok.:-) Gerçi yazdığım şeyi okuyup düzelten insanları sevmiyorum, aynen bir Garfield gibi, ama artık olacak gibi değil olay. Hızlı yazmaktan, doğrudan yazmaktan ve bir daha okumamaktan böyle oluyor ama pişman değilim. Yazılan herşey düzeltilebilir ama yazılmayanlar kayboluyor. Yine asıl yazmak istediklerimi yazamadan göçeceğimden korkuyorum. İnsan makina bile olsa her aklına geleni yazamıyor, olmuyor. Seçici olmak lazım. Bende seçici olmayı sevmiyorum.
Bugün inanılmaz bir güneş ışığı var. Bir kere bu çok güzel. Zaten bu şehirde sabahlar gerçekten güneş ışığı ile başlıyor ve bu çok güzel bir şey. Bu her yerde olan bir şey değil ama biz yine bunun da kymetini bilmiyoruz. Istanbul un caddeleri ve sokakları insanda güzellik düşünecek hal bırakmıyor. Kalabalık, stresli, dar, gürültülü cadde ve sokaklar insanda öyle güneş ışığı düşünecek hal bırakmıyor. Hele de klakson sesleri. Kesinlikle yasaklanması lazım. Geniiş, güzel caddeler nerdeyse yok Istanbul da. Bir tane darlık duygusunun insanı basmadığı cadde söyleyin bana Istanbul da. Ankara nın mesela güzel bulvarları var ve öyle tıkış, tıkış değildi. Gerçi hayatımda bir kere gittim Ankara ya ama trafik Istanbul daki kadar facia gözükmedi bana.
Istanbul un kaldırımları bence bir kitap, bir video enstallasyon konusu olmalı. Dünyanın en pahalı ve en kötü kaldırımlarına sahip olduğumuz zaten biliniyor ama yine de akıl almayacak şeyler görüyorum her gün. Yazılmadan kaybolmaları yazık olur...
Aslında faydalı bir iş için açmıştım bu blogu. Geçenlerde önüme bir dergi geldi. Baktım üstünde 'turkish book review' yazıyor. Şaşırdım. 'Böyle bir şey vardı da, benim haberim yok mu idi' oldum. Ama sonra birinci sayı olduğunu görünce rahatladım. Sonra İngilizce olması ben de yine şüphe yarattı. Neyse okuduktan sonra rahatladım. Çok güzel bir dergi. Bir kere bence cesaret isteyen bir proje.
Ersan Uldes in yazdıklarını ve sunduğu kitapları çok ilginç buldum. Ersan Uldes in giriş cümleleri beni tabii kalbimden vurdu. Eminim benim gibi düşünen çok insan var. Türk mutfağı denince akla kebap gelmesi gibi insanı rahatsız eden bir bakış açısı nerdeyse Türk yazını için de oluşmaya başlamak üzere idi.
Zaten Türkiye ve Türk insanı bence yurtdışında birçok konuda 'entmündigt', 'bevormundet' diyebileceğimiz bir muamele görüyor. Tabii daha çok Almanca konuşulan ülkeleri kastediyorum ama ötekiler gördüğüm kadarı ile daha iyi değil, daha beter.
Avrupalılar da mesele diğer bütün insanlar gibi bildikleri şeyin tekrarından tuhaf bir zevk alıyorlar, yeniyi arayan ve onunla 'toslaşmak', 'çarpışmak' isteyen az sayıda insan var.

Bu arada yine tesadüfen Selim Özdoğan ın bir kitabı elimize geçti. Selim Özdogan Almanca yazıyor, Türkçe ye tercüme ediliyor. Fatih Akın ın son filmi bu romanı baz alarak çekilmiş.

Dil benim için çok önemli birşey. Eğer Almanca ya zorlanmasa idi zihnim çocuk yaşta yanlışlıkla kolej sınavını 'kazandığım' için, ben de muhtemelen türkçe yazacaktım, yazdığım birçok şeyi. Türkçe de düşünecektim birçok düşündüğüm şeyi. Ama Türk yetişkinler o zamanki etrafımda dolaşan, Türkçenin ve Türklerin yeterince iyi olmadıklarını düşünüyorlardı sanki...Bu beni kızdırıyordu. Aynı o sinir mod sanki Orhan Pamuk ta da hissediliyor... Etrafımdaki Türk yetişkinler aynen bir zamanların yahudileri gibi kendilerini aşağı görüp, yabancı olan herşeyi ve herkesi 'üstün' görmeye eğilimli idiler... Ben kendimi o zaman da, şimdi de çocuk olarak hissediyorum. 'Ben sizin beni yapmaya çalıştığınız şey değilim!' demek geliyordu içimden, hala da geliyor...

Hiç yorum yok: