Bugün Cumhuriyet te okuduğum ve beğendiğim bir yazıyı buraya not etmek istiyorum. 'Tarihin Sonu' Francis Fukuyama nın Hegelin tarih felsefesinden esinlenerek yazdığı ve Soğuk Savaş ın sonunu biraz fazla naiv denecek bir tavırla tarihin 'happy end' bir sonu olarak adlettiği, sağ ideolojinin çok konuşulmuş kitaplarından biri.
Ergin Yıldızoglu nun bugünkü yazısı bu sabah çıldırmış, hatta kudurmuş bir şekilde yazdığım Sloterdijk ı eleştiri yazısına feciii şekilde uyduğu için buraya not etmek istedim. (Yukarida yazarin bloguna yönlendiren bir link var. Sayfanin adresini ayrica veriyorum: http://erginyildizoglu.blogspot.com/)
Ayrica yukarida bahsettiğim yazı bu adreste okunabilir:
http://globalpolitikultur.blogspot.com/2008/04/tarihin-sonundan-grntler.html
(hatta dayanamayip, buraya yapıştırıyorum yazıyı)
'Tarihin Sonundan' Görüntüler
(Cumhuriyet 09.04.2008)
"Tarihin sonuna" geliyoruz, ama Fukuyama 'nın sandığı gibi değil! Bu liberal demokratik bir "son" olacak gibi görünmüyor.
Yeni 'süper sınıf'
"Küreselleşmeyle" birlikte eşitlik, özürlük ve kardeşlik ilkelerinden, vatandaşlık ve kamu alanı anlayışından kopuk bir küresel kapitalist "süper sınıfın" şekillendiğini görüyoruz. Bu sınıfın ilk örneklerine 19. yüzyılın sonunda klasik emperyalizm döneminde ve mali oligarşilerle, Osmanlı mülkü paylaşılırken rastlamaya başlamıştık. Bugün sayıları en fazla on binlerle ifade edilebilen bu sınıfın, hizmetlerindeki devasa bürokrasinin, çanak yalayıcı entelijansiyanın özgürlük, otonom özne, rasyonel düşünce, demokrasi, toplumsal gelişme, kamusal alan, eleştirel bir etkinlik olarak sanat anlayışlarının yaratıcısı kentsoylu sınıfla, ne toplumsal yapı ne kültürel özellikler ne de ahlak anlayışı açısından hiçbir ortak yanı kalmamıştır.
Bir yıldır dünya ekonomisinde giderek derinleşen mali kriz bu sınıfı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi: Kentsoylu sınıfın kültürel normlarıyla bakıldığında, "tümüyle gerici" , toplumsal sorumluluklarını ve işlevini yitirmiş parazit bir sınıf bu! Bu sınıfın yozluğuyla, ifrasçılığıyla, umarsızlığıyla, Roma'nın son dönemindeki çürüme arasında paralellikler kurmak çok kolay. İşte "tarihin sonu" bu parazit sınıfla, kentsoylu sınıfın, uygarlığının tükenmesiyle ilgili.
Aslında, bu "süper sınıf" kavramı bana ait değil. 1997'de Foreign Policy dergisindeki, "Kültürel Emperyalizme Övgü" başlıklı yazısıyla dikkatleri çeken David Rothkopf , The Newsweek dergisinin bu haftaki sayısında, küreselleşme, özelleştirme ve finansallaşma üzerinden oluşan bir süper zenginler tabakasını adeta ağzının suyu akarak anlatırken bu "süper sınıf" kavramını kullanıyor.
Rothkopf'un araştırması karşımıza, ilk elde, tüm mali piyasalardaki işlemlerin yüzde 95'ini denetleyen 14 büyük firma (aile) çıkarıyor. Bu 14 aileyi de içeren 50 büyük yapılanmanın toplam varlıkları 50 trilyon doları geçiyor. Açıyı biraz genişletirsek, dünya nüfusunun yüzde 10'u, toplam gelirin yüzde 85'ini elde ediyor. En büyük 2 bin şirket, 500 milyon insan çalıştırıyor, 100 trilyon varlığı kontrol ediyor. Bu "süper sınıfın" üyelerinden Blackstone grubunun CEO'su Stephen Scwarzman , Rothkopf'a dünyada hemen her sanayi dalında veya sektörde, 20-30 insanın gelişmeleri belirlediğini söylüyor. Rothkopf da bize 1970'lerden bu yana, ABD'de CEO gelirlerinin en az 10 kat arttığını aktarıyor.
Bu parazit "süper sınıfı" , Golfstream marka özel jetleriyle bir ülkeden öbürüne, vızır vızır uçadursun, dünyanın gündeminde, bir süredir savaşlar, mali çöküntü, açlık, hatta susuzluk tehlikesi, yeniden "ekmek ayaklanmaları" var.
Ve 'büyük insanlık...'
Hafta sonu ve pazartesi gazeteler ( Newsweek , 05/03; The Observer , 06/03; Krugman, New York Times, 07/03) pirinç, mısır, buğday gibi temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki yüzde 50'yi aşan artışlara, üretimlerindeki düşme eğilimine değinerek gıda ithalatçısı, özellikle de yoksul ülkelerde büyük toplumsal, insani krizlerin gündemde olduğunu anlatıyorlardı.
Bu parazit "süper sınıfı" yaratan küreselleşme, özelleştirme ve serbest piyasa, tüm dünyada, özellikle de Çin ve Hindistan'da metalaşmayı, tüketimi hızlandırmış, mali kriz gıda piyasalarında spekülasyonu körüklemiş, Irak savaşı enerji fiyatlarının olağandan çok daha büyük bir hızla artmasına yol açmış, sorunu daha da ağırlaştırmıştı.
Geçen 25 yılda bu "süper sınıfın" bahşişleriyle geçinen kimi sözde ekonomistler serbest piyasayı demokratikleşme, tarımdan kurtulmayı da gelişme olarak sundular. Şimdi, bu "süper sınıfın" yaşama ve avlanma alanı serbest piyasanın ne gıda, ne enerji piyasalarında ne de mali piyasalarda mal ve sermaye dağılımını ve düzenlemeleri gerektiği gibi yapamadığı, aksine, ekonomik, gıda, su, iklim krizlerine ilişkin eğilimlerini ağırlaştırdığını herkes görmeye başladı: Serbest piyasa, kendisini kucaklayan toplumu hızla çürütüyor.
Geçen hafta, birkaç yıl önce rüyamızda görsek hayra yoramayacağımız iki gelişmeyle karşılaştık. Düne kadar, neoliberalizmin kalesi olan, devlet müdahalesine alerjik, Dünya Bankası 'nın, fanatik serbest piyasacı başkanı Robert Zoellic , zengin ülkelerin devletlerine, "daha fazla insanın açlıktan ölmesini önlemek için acilen küresel bir eylem çağrısı" yaptı ( Newsweek , 05/03). Aynı günlerde, IMF Başkanı Dominique Straus Kahn , Financial Times 'a verdiği bir demeçte, "piyasalara devlet müdahalesi gereğinin giderek yadsınamaz hale geldiğine inandığını" söylüyordu (06/03). Bu iki demeç de "zamanın ruhunun" artık değiştiğini gösteriyordu.
Açlık, susuzluk, ekmek ayaklanmaları, toplumsal kargaşa ve mali kriz, piyasalara devlet müdahalesi, etnik boyayla boyanmış, kaynak savaşları dünyasında bir avuç parazit süper zengin akıl almaz büyüklükteki servetlerini ve iktidarlarını nasıl koruyacak dersiniz? Benim aklıma askeri-bürokratik rejimlerden, dini-totaliter ideolojilerin desteklenmesinden, kanaat önderlerinin satın alınmasından, emperyalizm ve sömürgecilikten başka şeyler gelmiyor. Ergin Yildizoglu, 9 Nisan 2008, Cumhuriyet
***
Fransız Devrimi eleştirilebilir, ben Türkiye deki körü körüne Fransız modeli hayranlarından değilim fakat bazı düşünürler ve politikacılar sadece ve sadece kendilerini sağlama alabilmek için eski monarşi ailelelerinin yerini almış olan küreselleşme zenginlerine sığındıkları için -halka karşı- çok tuhaf felsefi akımlar türedi maalesef 21.yüzyılın başında... Fransız Devrimi ni tutucu açıdan eleştirmeyi düşünemiyorum... Yani monarşinin halka yaptığı eziyeti savunmanın nasıl bir manası olabilir bilemiyorum. Tek bildiğim bir tür neocon un Fransız Devrimi ne karşı olan nefretinin çok ilkel sebepleri olduğu... Artık bu nefret tehlikeli boyutlara varmış durumda...
Şu anda okuduğum kitapta Hollandalı düşünür (ama hiç Hollanda da yaşadığını görmedim, duymadım, Ya hep Viyana da, ya da televizyon ekranında...aslında Karlsruhe de prof.) Sloterdijk Rousseau nun islamın peygamberinden etkilendiğini yazıyor ve bu yüzden totaliter bir rejimi Avrupa ya getirdiğini varsayıyor düşünceleri ile... Robespierre de onun (Rousseau nun) halifesi imiş... Yani saçımı başımı yolmakta haklıymışım di mi? Bütün bu iddialardan sonra bana hak veriyorsunuz değil mi?
Bir Rousseau nun 7.yüzyılda yaşamış islam peygamberi Hz. Muhammed den etkilendiğini hiç ama hiç sanmıyorum. Rousseau nun bütün kitaplarını olmasa da, belli başlı kitaplarını okumuş bir insan olarak böyle birşeye Rousseau da rastladığımı hiç hatırlamıyorum. Sloterdijk kitabında hem Fransız Devrimi ne, hem de İslama karşı duyduğu saldırgan tavırı bence dile getirmiş. Yalnız ben aradaki alakayı bulmakta zorlanıyorum... Tek aklıma gelen en tutucu ve en gerici, halka özgürlük verilmesinde kendi çıkarlarına karşı bir tehdit gören monarşist ve kilise yanlılarının hem islamdan, hem de Fransız Devrimi nden bilinen nefretleri 18. ve 19.yüzyıldaki... Habermas haklıymış demek geliyor içimden... Ki vakti zamanında gazetelerde yayınlanan Habermas - Sloterdijk söz düellosunda ben Habermas ın abarttığını düşünenlerdendim ve Sloterdijk ın konuşmalarına giderdim... Şimdi bu yüzden kendim ile bile kavga etmek geliyor içimden...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder