Aşağıda dünden bir yazı var. Yazı bence çok güzel. Ayrıca ben bu konuda doluyum.
Yurtdışına biliyorsunuz ülkenin belli bir oranın altında kazananı ile, belli bir oranın üstünde kazananı gidiyordu eskiden, hala da öyle nerdeyse. Ki tabii burda da küreselleşmenin etkisi ile pozitif gelişmeler oldu.
Bir ara göç sorunu ile ilgilenirken, ben Avrupa da gerçekten artık negativ bir konatasyonu olan göç ve göçmen kelimeleri yerine 'Mobilitaet' yani hareketlilik kelimesini önerdim. Çünkü şunu farkettim, belli bir gelirin altında insanlar zorunlu olarak göç ediyor ve belli bir gelirin üstünde keyif, eğitim, öğretim amaçlı dolaşabiliyorlar etrafta. Bu şuna sebep oluyor; Türkiye nin orta kısmı pek yurtdışında gözükmüyor. Onlar haklı olarak gereksiz bir maddi yükten kaçınıyorlar. Ama kötü de yaşamıyorlar. Okuma, yazmaları var, hatta gayet iyi denebilecek bir orta eğitim seviyeleri var ve yurtdışındaki birçok Türkiye den gelen aileden daha iyi hayat standartları ve görgüleri var.
Öte yandan Türkiye den Avrupa ya giden göçmenler Türkiye deki haksız, bencil rejimi de yansıtıyor. Bir yanda Türkiye nin eliter eğitim yapısı, öte yanda sıfır eğitim ve hizmet almış olan kitleler...
Mesela İran dan yurtdışına kaçanlar genellikle iyi eğitimli burjuvadır ve yine burjuva mesleklerini icra ederler Avrupa da. 1979 İran Devrimi nin yapısı itibari ile dışarı atılan sınıf daha çok burjuvadır çünkü. Halbuki Türk Burjuvası kendi 'fakirlerini' dışarı atıp, 'kurtulduğunu' sanmaktadır... Türkiye den atılmış olan sınıf genellikle bağı bahçesi işe yaramamış olan, önceden çiftçi iken daha sonra sanayi proletaryası olmak zorunda kalmış olan insanlardır. 12 Eylül 1980 den sonra da gidilen yol bellidir.
Şimdi böyle bir tarihi ve yapısı olan Türkiye nin 'gerçek' yüzü asıl Avrupa da daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Türkiye den gelen insanların içinde okuma yazma bilmeme oranı -tam sayıları bilmemekle birlikte- öteki bütün göçmen topluluklardan daha fazla gözükmekte... Niye ?
Çünkü Türkiye ulus devlet sürecini tamamlamamış bir ülkedir. (Tamamlamakta istemiyor anlaşılan... Gemi böyle yürüyecek zannediyorsunuz, yürümeyecek. Sizi vesayet altına alırlar... ) Milliyetçilik üzerine Benedict Anderson ın çok bilinen bir kitabı vardır; 'İmagined Communities' diye. Bu kitapta ulus devlet olmaya çalışan bütün toplulukların aynı donelerle görülemeyeceği, bu grupların ancak bir zaman şeması içerisinde gruplara ayrılıp, öyle incelenmesi gerektiği yazıyor.
Türkiye de MHP nin yükselmesi Avrupa ülkelerindeki radikal sağ ile direkt karşılaştırılamaz, bu karşılaştırma doğru olmaz. Türkiye devleti bugün en büyük şehrinde park sorununu çözmekten aciz, yer yer işgal altında olan topraklarına para karşılığında ve politik idare eksikliğinden dolayı göz yuman bir organizasyon. Yani daha Türkiye de ulus devlet süreci tamamlanmadı ki, siz kalkıp kendinizi küçük A.B.D. görme cehaletini gösteriyorsunuz?
Nerden nereye yine ?
İşte yine bahsettiğim kitapta ve bu konudaki bütün literatür de okur yazarlık oranı ulus devlet kurma sürecinde bir donedir. Ayrıca çok önemli bir done politik birliğin sağlanmasıdır. Türk Devleti bütün topraklarında hakim güç değil, ayrıca Türkiye de hiç bahsedilmeyen bir polygami problemi var. Türkiye devletinin her yerde sözü geçmediği gibi Türkiye toprakları üzerinde monogami tamamen sağlanamamış...
Viyana da bir kursta Türkiye den gelen tahminen Türkiye li bir Kürt (çünkü İran li ve Irak lı kürtler de var tabii, ama onlar ayrı bir dil konuşuyor) bir öğrenci kızkardeşlerini saymadan söylediği kardeş sayısının sorulmasına sinirlenince öğretmen pek şaşırdı. 'Kaç tane annen vardı ?' diye bilerek sordum ben, kurstaki Avrupalı ların dehşetli bakışları arasında. 'İki tane' dedi. Bu bence de dehşet verici birşey.
Ben durmadan bana sorulan 'Kaç tane annen vardı?' , 'Siz de 'hukuk' var mi ki, Avukatlar olsun.' gibi son derece tutucu ve cahil taşra zihniyetini yansıtan Almanca sorulara ve yorumlara sinirlenirken, kendimi Avrupa da böyle bir Türkiye nin içinde bulmak sizce bana kendimi nasıl hissettirmiş olabilir ? Ama zaten Türk burjuvasının kafasına vura vura Avrupa daki Türkiye yi uzun uzun yazmak gerekir... (Daha çok hikayem var bu konuda... Mesela seneler evvel gördüğüm Türk yolcular ile dolu bir Paris uçağını ve yolcularını 'Belle Epoque' hayali ile yaşayan Türk burjuvasının gözünün içine sokmak isterdim... Naylon terlikli, elinde su güğümleri ile uçakta bir 'etnik grup' görüntüsü veren insanlar...)
Şimdi devrimleri yapan elitleri eleştirirken elinizi varsa vicdanınıza koyun ve eğer beyniniz varsa düşünün ! Siz kendinizi ne zannediyorsunuz Istanbul da sattıklarınızı cebinize indirip, daha da maganda yaşamaya devam ederken ? Daha en bazal, en temel şeyleri tamamlamış bir ulus devlet var ortada çok ciddi tehditler altında olan... Siz kalkmışsınız '1.Küme' ile aşık atmaya çalışıyorsunuz. 9 yıllık 'üniversitelerin' gazetelere 10.yıl ilanı verip, 300 yıllık devlet üniversitesi geleneği ile kendini eş koşmaları resmen gülünçtür. Apartman bozması uyduruk özel üniversiteler ve hastahaneler işte bu güçlü ulus devlet sürecini tamamlamamış, yarı sömürge ülkelerde oluyor. Siz 10 yıllık 'üniversitede' ilim olur mu zannediyorsunuz ?
***
Gül bugün entel takılmış. Görüşünü katılmasam da, beğendim. Daha iyi bir tarz en azından 'Yiğit Anadolu Erkeği' tarzından bu devirde... Sınıf savaşından bahsediyor. Evet, küçük adamın din üzerinden sınıf savaşı var AKP de en başından beri. Sınıf savaşı da haklı bir olaydır ama onun da bir dürüstlük içerisinde yapılması gerekir. Eğer 'küçük adamın' oylarıyla bir yere geliyorsan ve aslında 'büyük' lerin çıkarını gözetiyorsan, kendi davana ihanet ediyorsun demektir. Ben en başta AKP ye en ılımlı yaklaşanlardandım ama Türkiye deki klasik sağ rejimlerden beter, 'zengin' in ekmeğine yağ sürdüler, fakire de sadaka verdiler...
'Sadaka', 'Charity', 'Kampanyalar' bu millette hep vardır ve en sevdiği şeylerdir... Tevhid i Tedrisat tan uzaklaşıldı, hem de fersah, fersah !
Yemiyoruz ! Yiyenlere ve yedirenlere duyurulur!
http://www.milliyet.com.tr/2007/07/07/yazar/guclu.html
Abbas GÜÇLÜ Diyalog
Başbakan: Okuma yazma oranını yüzde 90'a çıkardık
Başbakan Erdoğan, Zonguldak mitinginde, "Türkiye'de okuma yazma oranı, hamdolsun, yüzde 90'a ulaştı" demiş. Bir gazete de bunu manşete çıkarmış.
Başbakan'ıyla, halkıyla, medyasıyla, nelere seviniyoruz!
Dünya sanayi devrimini, bilgi çağını geride bırakıp bilişim çağını tüketirken, biz hâlâ vatandaşımıza okuma yazmayı öğretmekle övünüyoruz.
Bu dün de böyleydi, bugün de böyle. Maalesef değişen bir şey yok.
Çankaya Ulusal Eğitim'le hükümet de Haydi Kızlar Okula kampanyasıyla okuryazarlığı artırma çabası içine girmedi mi!..
Ve bütün bu kampanyalara rağmen hâlâ 7.5 milyon insanımız okuma yazma bilmiyor. Ve seçimlerde nasıl oy kullanacakları merak konusu. Acı olan bu.
Ama daha da acı olanı; okuryazarlığın günümüz dünyası için yeterli görülmesi ve bunun onur verici bir durum olarak açıklanması...
Aktif okuryazarlık
Peki, yüzde 90'a çıkarmakla övündüğümüz okuryazarlarımızın ne kadarı gerçek okuryazar, yani aktif okuryazar?
Ne kadarı kitap, gazete, dergi okuyor? Ne kadarı günde üç beş satır da olsa bir şeyler yazıyor?
Bu konuda pembe tablo çizmek o kadar zor ki!
Gazete ve kitap satışları ortada. Kaç kelimeyle konuştuğumuza ilişkin değerlendirmeler ise utanç verici.
Peki bu durumdan nasıl kurtuluruz?
Okuma yazma kampanyalarıyla mı yoksa okuryazarlık oranını yüzde 100'e çıkararak mı?
Elbette her ikisiyle de değil. Eğer bu yöntemle başarıya ulaşabilseydik, onca kampanyaya rağmen aktif okuryazarlık oranı artar, gazete ve kitap satışları patlardı.
Kampanyalara son!
Her düzeydeki okuma yazma kampanyalarına artık son verilmelidir. En azından, belli bir yaşın altındakilere. Yoksa aradan bin yıl da geçse bu okuryazarlık sorununu bir türlü çözemeyiz.
Bugünkü de dahil, gelmiş geçmiş Milli Eğitim bakanlarının hiçbiri şu sözü veremedi. Liderler de kıyısından köşesinden geçemedi. Hodri meydan, versin birisi bu sözü, kendisini başımızın üzerinde taşıyalım. İşte verilmesi gereken söz:
Anayasa'nın ve insan olmanın bir gereği olarak, doğan her çocuğumuzu anında nüfusa kaydetmeye ve okul çağı geldiğinde okula başlatıp zorunlu eğitim süreleri tamamlanıncaya kadar takiplerini yapacağımıza söz veriyoruz...
Evet, hodri meydan, bu sözü veren partiye de lidere de alkış tutmaya hazırız. Tabii sonrasında sıkı bir takibini yapacağımızı da özellikle hatırlatarak...
İnternet ve TV engel mi?
Aktif okuryazarlığın önündeki en büyük engel televizyon ve internet mi? Pek çok ülke için böylesi bir mazeret söz konusu değil. Gazete ve kitap satışları ortada. Ama biz de aksini söylemek sanki biraz zor. Televizyon gibi interneti de seyir aracı olarak kullanıyoruz. Dolayısıyla, izlemek, yazmaktan da konuşmaktan da daha çok hoşumuza gidiyor.
Günde ortalama 6-7 saat televizyon izliyoruz. İnternet başında kalanların harcadıkları zaman da hiç az değil. Peki günde kaç sayfa okuyoruz? Ya da ülke ve dünya meseleleri konusunda yakın çevremizle günde kaç saat sohbet ediyoruz? Bu arada takdir ve eleştirilerimizi ne kadar kaleme alıyoruz?
Örneğin beğendiğiniz ya da sinirlerinizi allak bullak eden bir köşe yazısı için kaç yazara, kaç mail gönderdiniz?
Özetin özeti: Bu çağda okuryazar olmak artık yetmiyor. Onu kullanmak gerekir. O da yetmez. Düşünmek, düşündüğünü üretime dönüştürmek ve onu paylaşmak gerekir...
© 2006 Milliyet
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder