Aşağıda Türkiye deki seçimler ve dış politika üzerine bir yazı var. Daha evvel, sanırım cuma günü Radikal (ismine hiç uymayan bir gazete bence. Acaip status quo cu...) de dış basından alınmış yazılar okudum. Gül ün seçiminden sonra dış basından alınan yazılar ve bugün okuduğum Sami Kohen in yazısı bende yine birşeyler söyleme ihtiyacını doğurdu. Bir kere Türkiye konusundaki bakış açılarının çoğu -oyunun kuralı gereği- A.B. nin kendi çıkarları doğrultusundadır. Yani burdaki demokrasi tellalları A.B. yi ne kadar doğru okuyor, bu konuda şüphelerim var. Aydınlanma nın ideallerinden biri bir dünya kamuoyu yaratmaktı. Bu doğru. Batılı olmayan bir çok entelektüel bu anlayışı benimsemiştir ve buna göre davranır. Ama 21.yüzyıl felsefi akımlarında, modernizmi eleştiren düşünce şekillerinin içerisinde ,bu entellektüel teslimiyetin aslında bir saflıktan, yeterince gelişmemiş olmaktan, subje ve obje farklarını psikolojik olarak yeterince anlamamış olmaktan kaynaklandığını bence açık açık gösteren yazılar yayınlandı... Ama tabii bu seviyede bir entellektüelliğin Türkiye yi bulması zor idi. Çünkü burda herkes kendi öz çıkarına göre davranır ve bunda da bir yanlışlık görülmez. Tam İngiliz ve Amerikan zihniyeti aslında... Ama arada minik, mini minnacık bir fark var: Zeka ve güç farkı:-)
Türkiye ne politik manada, ne de entellektüel manada kendine özgü bir kişilik geliştiremiyor. Hep taklit, hep başkaları ne der... Ne demiş? Ekonomik sömürge olmaktan daha kötüsü entellektüel hegemoni altına girmektir.
Bu politikadan çok daha derin bir sorun...
***
Ben Türkiye de laikliğin çok önemli olduğunu ve kesinlikle laikliğin kurallarına uyulması gerektiğini düşünüyorum. Radikal de 'Süddeutsche Zeitung' dan alınmış bir yazı vardı. O kadar bildik şeyler ki yazılanlar, burda tekrar aynısını vermeye gerek görmüyorum. Efenim Türkiye de laiklik yanlış anlaşılıyormuş, laiklik devletin din üzerinde baskısı olamazmış...
Bunu yazan da laiklikten bir Fransız buluşu olarak hep nefret etmiş, gönlünde hep biraz teokrat kalmış olan Alman zihniyeti olmasa keşke!
Avusturya ben gelmeden önce minik bir teokrasi olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu... Yakında kürtaj ve boşanma yasak olursa ne hoş katolik bir devlet olur aslında Avusturya.:-) Tam kilisenin istediği gibi...
Evet, Almanya da bir reform hareketi olmuştur ama Fransa daki gibi kilisenin mallarının halkın eline geçtiği bir devrim yaşanmamıştır... Ayrıca eğitimli, urban orta sınıf geliştiremeyen halklar din üzerinden örgütlenir. Kırsalın örgütlenme kodlarından biridir din. Türkiye de politikacıların kitleye inememeleriden ötürü halk yine kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmıştır. Yeterince ilerlememiş toplumlara özgü din üzerinden örgütlenme yolunu seçmiştir. Ama nerdeyse buna mecbur kalmıştır, bırakılmıştır. İpleri çekenlerin işine böylesi gelmiştir... Ama yine de herşey bilinçli yapıldı demek istemiyorum. Bilinçsizce de çok şey yapılıyor Türkiye de.
***
Ayrıca Atatürk ün hilafeti kaldırmasına tanıdığım birçok Almanca konuşan akademisyen hep bir yanlışlık olarak bakmışlardır. Bence Atatürk çok haklı idi, ayrıca islamın önünü de açmış oldu yaptıkları ile. Keşke birisi papalığı kaldıracak cesareti gösterebilseydi Avrupa da. Bunun bence hiristiyanlığa faydası olurdu. Tam tersine en adice politik oyunlara alet ettiler hiristiyanlık gibi kutsal ve önemli bir dini... Katolik kilisesi her zaman zenginlerin yanında olmuştur. En fakirlere sadaka dağıtıp, zenginlerin çıkarlarını korumuştur. Status quo cudur. Aynen bazı poitikacıların Türkiye de yaptığı gibi... (Tabii ki bu zihniyet Türkiye de daha laçka bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Bir sepet kömür dağıtmak gibi...'15 kızı kandırdım bir şişe lavantaya,, oyy,oyy' misali :-) Nedense en son seçimler bana bu türküyü hatırlattı.)
A.B.D. nin Merkel ve Sarkozy ile küçük Bush lar yaratıp Avrupa ya 'özgürlük' getirme serüveninin bir parçası dinin politikaya alet edilmesi... Bütün kaynaklar halkların değil birkaç firmanın eline geçsin, onlar da istediklerini yapsınlar diye... Gas de France Sarkozy ile birlike artık sadece % 35 i ile devlete ait yüzde 70 yerine... Yani politikanın dinle alakası yok aslında. Ama büyük çoğunluk aptalca hayat görüşlerine takılı kaldığı için kandırılıyor!
p.s. Bu arada başörtüsü konusu önemli değil abartıldığı kadar.Yani başörtüsünden rahatsız olduğum için laiklik vurgusu yapmıyorum. Türkiye nin hala kendine özgüveni olan bir burjuva yetiştirememiş olmasına hayıflanıyorum...
Yine Milliyet te gördüğüm bir anket aklımdan çıkmadı. Deneklere neye göre oy verdiklerini sormuşlar son seçimlerde. Dağılım benim bu blogdan hep iddia ettiğim bir olguyu doğruluyor. Denekler için oy verirken dış politika önemli bir faktör değilmiş. Sadece % de 11 i dış politikaya göre karar verdiğini söylemiş. En önemli olan -tahmin edilebileceği gibi- ekonomik geçimmiş faktör olarak... Bundan daha doğal ne olabilir okumayan ve yüzde 70 inin pasaportu olmayan bir halk için ? Dış politika iç politikayı etkileyen bir faktör... 'Para gelsin, nerden gelirse gelsin değil !' olay... En kırılgan ülkelerden biri Türkiye Standard and Poors un da belirttiği gibi... Onların belirtmesine ihtiyacınız yok aslında, ama kimin umurunda... .
Kimlik krizi bitmedi. Hiç sevinmeyin! Atatürk kendine özgü bir yol gitmeyi bilmişti. Ama Türkiye şu anda yine büyük çobanların eksenine girdi.
4 Eylül 2007, Milliyet
Sami KOHEN Yorum
Türkiye'nin yeni imajı
Peş peşe gerçekleşen Meclis ve cumhurbaşkanı seçimlerinin ardından, Türkiye'nin "imajı"nda gözle görülür bir değişiklik var mı?
Dışarıdan bakıldığında, daha doğrusu yabancı gözüyle, var.
Peki, değişen ne? Veya değişiklik ne yönde?
Henüz genel seçimler sırasında dışarıda yapılan değerlendirmelerin çoğu, bu seçimleri İslam ile laiklik arasındaki mücadele olarak ele alıyor, sonuçları da birincinin zaferi, ikincinin yenilgisi olarak gösteriyordu.
Bu algılamanın yüzeysel ve abartılı olduğunu o zaman da yazmıştık. Nitekim daha sonra saygın araştırmacıların ve akademisyenlerin yaptığı ayrıntılı analizler, bu seçimlerde "din" konusunun ülke genelinde arka planda kaldığını, aslında ekonomik ve sosyal konuların çok daha belirleyici bir rol oynadığını ortaya koydu.
Meclis seçimlerinden sonra cumhurbaşkanı seçimlerinde güçlü adayın Abdullah Gül'ün olması, gene aynı çevrelerin, bu seferki tercihi de İslam-laiklik mücadelesinin bir sonucu olarak değerlendirmelerine yol açtı. Batı'da (ve Doğu'da da) yapılan çoğu yorumlar, bu kez daha da abartılı boyutlar aldı, kimileri bunu Türkiye'de "laikliğin sonu", hatta "karşı devrim" olarak değerlendirdi.
Yanlış izlenimler
Gerçekte seçimlerin kaderini belirleyen esas sebep, din veya laiklik faktörü olmasa da, sonuç bu faktörü öne çıkarmış ve dolayısıyla adeta "yeni bir Türkiye imajı" sergilemiş bulunuyor.
Bu imajın belki en gözle görülür ilk unsuru, Çankaya'ya gelen "First Lady"nin türbanlı olmasıdır. Aslında şu anda "yeni" olan tek "görüntü" de budur.
Ancak dış basın Türkiye'nin yeni bir döneme girdiğini, artık İslamcı akımların güçlendiğini, buna karşılık laikliğin gerilediğini belirten yorumlar yayımlamaya devam ediyor.
Tabii bu arada daha objektif ve sağlıklı değerlendirmeler yapan gazeteler ve yorumcular da var. Ama genel hava, Türkiye'nin özellikle laiklik bağlamında, kabuk değiştirdiğidir.
Böyle bir imaj, Türkiye'nin dış ilişkilerini ve dünyadaki yerini ve etkinliğini nasıl etkiler?
Halen Uluslararası Kriz Grubu (ICG) adlı kuruluşta Türkiye uzmanı olarak çalışan ve yıllarca Türkiye'de gazetecilik yapmış olan Hugh Pope'a göre, "Batıda Türkiye'deki seçimlerin sonuçlarını hâlâ yanlış okuyanlar var. Aslında Türkiye'de laiklik - İslam eksenindeki tartışmalar da, yabancıların böyle yanlış izlenimler edinmelerine yol açıyor. Avrupa'da İslam üzerindeki bazı önyargılar da, Türkiye'ye karşı her türlü bahane arayanlara yeni bir fırsat veriyor".
Gerçekte Avrupa kamuoyu açısından, giderek laiklikten uzaklaşan, İslamcı bir rejime yönelen, zaman zaman askerin baskılarıyla demokrasisi yara alan bir Türkiye imajı, "daha itici" görülecektir. Ama bu daha çok Avrupa'daki kamuoyunun Türkiye'ye karşı ya önyargılı veya bilgisiz kesimleri için geçerlidir.
Farklı bakışlar
Devletler arası ilişkilere -yani hükümetlerin politikalarına- gelince, iş değişiyor. Bu bağlamda, AKP'nin tekrar iktidara gelmesinin ve Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasının herhangi bir olumsuz etkisi olacağı düşünülmüyor. Tam aksine, Brüksel ve diğer AB başkentlerinden gelen sinyaller (ve resmi demeçler), AB ile müzakere sürecinin yeniden hızlandırılmasının söz konusu olduğunu, Avrupalıların da AKP iktidarına ve Gül'e bu konuda güvendiklerini gösteriyor.
Çankaya'da "türban olayı" gibi "fiziki" bazı yeni görüntüler, açıkçası AB'li diplomatları fazla ilgilendirmiyor veya rahatsız da etmiyor. Bir diplomatın deyişiyle, "Türkiye-AB bağlarının geleceğini belirleyecek olan, bu tür görüntüler değil, Ankara'nın temel politikalarıdır". Daha açıkçası, AB yetkilileri, şimdilik Türkiye'de laikliğin yok edildiği ve ülkenin "İslamlılaştırıldığı" bu durum görmüyorlar.
Bu, sezdiğimiz kadarıyla, ABD dahil, daha pek çok ülkeler için de geçerlidir. Özellikle Washington için önemli olan, Ankara'da işbaşında Batı ile uyum içinde çalışacak, ilişkilerde fazla sorun çıkarmayacak, ülkede demokrasi ve istikrarı sürdürecek bir yönetimin bulunmasıdır. Bu bakımdan ABD, seçimlerden sonra yeni hükümete ve Cumhurbaşkanına bir kredi açıyor...
İslam dünyasına gelince çeşitli yayın organlarındaki yorumlardan da anlaşıldığı gibi, Türkiye'nin "yeni imajı" kendi açılarından da "hayırlı" bir gelişme sayılıyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder