2008-08-05

Bilince eziyet

Evet, bazı okuduğum yazıları bilincime yanlışlıkla girmiş olarak gördüğüm için, onları kusmam gerekiyor... Çetin Altan arada iyi cümleler yazsa da, sevdiğim bir yazar değil ve gereğinden fazla itibar gördüğünü düşünüyorum. 1 Ağustos taki yazısını okudum ve tabii saçma buldum. Mega saçmalamış.
Çetin Altan belli bir entellektüel tipi aynı zamanda. Avrupa da da bu tipten çok var. Kibirli bir mesafelilik olaylara karşı, kendine karşı aşırı bir sevgi...
'Benden sonra Nuh Tufanı' yaklaşımı... Bütün bunlar sadece onda değil, hayatta tekrar tekrar özellikle entellektüellerde gördüğüm vasıflar ve artık bıkmışım...
Bazı 'aydınların' en büyük hatası tarafsızlığa inanmaları ve zihinsel yaklaşımların kişieri 'duygusal hatalardan' uzak tutacağı sanrısını benimsemiş olmaları...
Sadede gelelim. Çetin Altan ın altta çizdiği tablo gerçekçi değil ve Türkiye şartlarında son derece kendini beğenmiş ve koket hatta sorumsuz bir yazı...
Istanbul un bir burjuvazisi var ki, çoğu gereksiz ve işlevsiz bir burjuva, Avrupa daki inanılmaz milli bazı burjuva katmanları ile karşılaştırıldığında...
Bunlar burjuva olmayı 'cool' olmakla karıştıryorlar... Biraz eyice bir yaşam, çevre yetiyor bu kişilere... Politik ufukları Türkiye nin iç gerçeklerini aşamıyor... Hala yurtdışına anlamsız bir şekilde tapıyorlar... Bazı yerler, kişiler ve orada olmak onlar için çok önemli... Bu sınıf da Osmanlı batarken türedi... Avrupa ya, Avrupalılığa anlamadan o kadar özendiler ki, hala dışardan bakıldığında gülünç bir grup olduklarını anlayamıyorlar... Çünkü kendilerine dışardan bakamıyorlar...
Mesela Orhan Pamuk da iyi bir örnek bu tip için. Adam Istanbul yazarı olmakla ünlendi, eline ilk para geçtiğinde Istanbul u terkedip New York da ev aldı. Böylesine ne derler bilmiyorum... 'Ben iyi bir aileden gelen fakir bir çocuğum.' dedi ve sanki gençlik yıllarında yapamadıklarının acısını çıkarmak istermiş gibi, parayı buldumu attı kendini dışarı... Bu bir utanç değil mi? Dışarıdan bakınca böyle gözükmüyor mu?
Murat Belge nin bir yazısı da beni sinir etmişti. Gereksiz aydın kategorisine ekliyoruz onu da, Çetin Altan gibi...
Hatta Viyana da ilk ve tek izlediğim konuşmasında bir cümlesi de beni rahatsız etmişti Braudel ile ilgili... Cümle doğru idi ama tavır doğru değildi. Belli ki Viyana lıların Türk düşmanı duygularının hızını kesmek istiyordu. Halbuki düşmanlık duygusallıktan kaynaklanır, stratejist düşmanlığı kullanır ama düşman veya dost değildir. Bu yüzden Türkiye nin de saçma, sapan dostluk veya düşmanlık politikaları izlemesi hata olur... 'Happy burjuva' veya 'küskün asker' seçenekleri yok aslında...
Türkiye hala bunu anlamıyor...

Aşağıda bütün bu gereksiz aydın kesimini aklıma getiren yazıyı veriyorum... Yazı ile ayrıca uğraşmak gerekir...

1 Ağustos 2008, Cuma

Neyse...
Türkiye’deki siyasal egemenlik kavgaları, bir bakıma da “psiko-sosyolojik” bir tümör...
“Kışla” parfümlü siyasal egemenlikle, “cami” parfümlü siyasal egemenlik tokuşması; durup dururken çıkmadı ortaya.
Olup bitenlere bilimsel bir büyüteçle bakıldığında görünen o ki; iskeletsiz ve bilinçsiz, amorf bir “sınıf” çatışması bu...
* * *
Osmanlı dönemindeki çağdaşlaşma girişimleri; Fransa’dan, hiçbir meslek eğitimi vermeyen “lise eğitimi” modelini de kopyalamaya kalkınca; değişik türden, sınıfsal bir kutuplaşmanın da tohumları atılmaya başlandı.
* * *
Fransa’daki “lise eğitimi” modeli, 1802’de Napoleon Bonaparte tarafından biçimlendirilmişti.
Daha çok toprak köleliğine dayalı eski ekonomik bir yapı; gitgide makinelerin üretimine dayalı el tezgâhlarıyla, fabrikaların ağırlığı altında kalıyordu.
* * *
Aristokrasinin dışındaki “yönetilen halk kesimi” içinden; makinelerle fabrikaların mülkiyetine sahip, yeni zenginler çıkmaya başlamıştı.
Ne var ki, yeni zenginler; bir hayli hırt, görgüsüz ve yontulmamıştılar.
* * *
Napoleon, makinelerin mülkiyetine sahip yeni zengin aile çocuklarının genel bir kültür donanımıyla, biraz daha törpülenip süzülmüş olarak yetişmeleri için gerçekleştirmişti, hiçbir meslek eğitimi vermeyen “lise eğitimi”ni.
* * *
Lise eğitiminden geçmişlerin, yaşam ve kazanç topoğrafyası belliydi; tezgâh ve fabrika patronluğu ile çevresindeki yönetim kadrosu.
Onların ayrıca bir meslek sahibi olmalarına gerek yoktu.
* * *
Sultan Abdülaziz döneminde, Fransa’daki “lise eğitimi” modeli, İstanbul’da da kopya edilmeye başlayınca...
Bir yığın “lise diplomalı” mesleksiz genç, gün günden pıtıraklaştı gitti.
Ve onların aileleri de, fabrika sahibi değildiler.
Lise diplomalı gençlerin, geçimlerini ve kazançlarını sağlayacak bir yerleri yoktu; üstelik meslekleri de yoktu.
* * *
Lise eğitimi, Hazine’den geçinmeli bürokratik kesimin dallanıp budaklanmasına yaradı.
Ve “mevki sahibi” her liseli, bir “kamu görevlisi” olmak yerine; “devlet”i temsil eden küçük bir padişah olmaya başladı “kul yığınları”na karşı.
* * *
Cumhuriyet döneminde de, Hazine’den geçinmeli “bürokratik kesim”; çağdaş bir burjuva görünümüne sokuldu.
Sonra da büyük bir yanılgıyla, taşradaki köylü ve kasabalıların da; lise eğitimine benzer bir eğitimden geçtikçe, burjuvalaşacakları sanıldı.
* * *
Her türlü ilkellikle, tutarsızlığın ve yamukluğun gerekçesi, hep aynı nedene bağlandı:
- Eğitim sorunu efendim.
* * *
Durumun sosyo-ekonomik bir tablosunu çıkarmak; yoksul yığınların acılarını, şiirleştirip romanlaştırarak dile getirmek de, ağır bir suç sayıldı.
* * *

1945’den sonra İsmet Paşa’nın, dış politikanın rotasını ABD’ye çevirmesi ve Washington’un da dayatmasıyla; “çok partili düzen” ile “karayolları seferberliği”ne geçilince...
Hiç beklenmedik bir kutuplaşma çıkmaya başladı ortaya:
“Kışla” parfümlü bürokratik siyasal egemenlikle; ona karşı tepki mayalanmasının koyulaştığı “cami” parfümlü köy-kasaba olgusunun egemenliği...
* * *
Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatma kararı vermemesi ve sadece kendisine parmağını sallayarak bir uyarı ihtarında bulunması sonucu; ağız dalaşına dönüşmüş kutuplaşmalar, biraz mayna olur mu?
Ne diyelim, inşallah diyelim.
* * *
Bir de Ergenekon davası var...
Cadı tırnaklarının, örümcek ağlarına dönüştüğü izlenimini veren bir Ergenekon davası...
* * *
Bütün bunlar çok mu çağdaş, çok mu uygar, çok mu kaliteli tablolar?
“Onlar-biz” ayrımlarıyla, kendi kendine övünüp durmak ve tüm dünyaya posta koymak özlemleri; hangi sorunu ne kadar çözümledi?
* * *
Türkiye’nin kendi meslek ve uğraş alanlarında, evrensel bir değer olan kadroları çok cılız; eski ezberleri ve tabularla dogmaları ırgalamaya yetmiyor ağırlıkları.
Şeffaflık ise; hiçbir kesimde bir amaç, bir hedef, bilimsel bir pusula değil.
* * *
Oysa Türkiye’nin de, dışarıdan kimsenin karışmaması istenen “gizli bir iç sömürge” görünümünden kurtulması şart.
AB üyeliğinin koşullarını, yürekten benimsemek tek çare...
* * *
Gerçekte Türkiye, içeride kutuplaşır ve bir çalkantı dönemine doğru kayarken; 21. yüzyılın “ulus-devlet” modelinin aşıldığı, bir küreselleşme dönemiyle çatışıyor.
Bunun bedellerini de, ne yazık ki genç kuşaklar ödemeye aday görünüyor şimdilik; henüz farkında olmasalar bile...
* * *
Böyle gelmiş, böyle gider mi, diyorsunuz; biraz zor...

Hiç yorum yok: