Türkiye deki basın beni hep hayal kırıklığına uğratıyor. 29 Ocak ta yaşananlardan sonra gazetelerin yazdıkları olanları tam olarak tasvir etmiyor.
Bir tek Kadri Görsel sanırım canlı yayında ruhsal dengesi bozulmuş bir başbakandan söz etti. Başbakan 29 Ocak 2009 günü utanç verici ve mantıksız idi. Aynı zamanda her zamanki gibi egosantrik. Bütün bunlar rezaleti tarif etmiyor...edemiyor...Uluslararası arenada ben böylesi bir rezalet bilmiyorum. 'Ben yaptım oldu.' zihniyetinin geldiği en son nokta...(Feto nun gazetesi de yine siyahı beyaz göstermeye çalışan bir başlık atmış...Yuh!)
Erdoğan Filistin konusunda kısmen haklı olabilir ama o bence Filistin i değil gelecek seçimlerdeki oylarını düşünüyordu. İMF den para gelmezse ne yapacak? Milletin 'ümüğünü daha fazla sıkar' ise, onu seçmeyebilirler... Erdoğan bundan korkuyor... Para gelmezse de, mecburen bir sıkıntı yaşanacak..
Bunun dışında kullandığı dil megagörgüsüzlüğün dışında son derece maço ve faşo olan AKP zihniyeti dilidir.
AKP ve taraftarlarında yaş çok önemlidir, çünkü gerçekten bir tür lokal kabile gibi olduklarından taşralı zihniyetinin kultive olmuş şeklini bir tür hayat felsefesi olarak yaşarlar... Bu ne demek? Mesela Fehmi Koru nun İlhan Selçuk a nasıl saldırdığını düşünün...Kabilenin yaşlı erkek elemanının gence göre daha güçsüz olduğunu düşünüyorlar, bu yüzden gencin fırsatı olduğunda da yaşlıya saldırmaması lazım...Bu 'racona' uymuyor... Bu ilkel faşist taşralılığı da 'yaşlılara saygı' gibi presente ediyorlar...
İslam ile zaten konunun hiç alakası yok... Tamamen kendi yaşama şekillerinin tuhaf bir yorumunu islam zannettikleri ilkelliklere izdüşürüyorlar...
İkinci önemli nokta Kasımpaşa lı İmam ın bütün dünyayı yönetebileceğine olan inancı...
Bu inancın da islam ile ilgisi yok, tam tersine çocukken veya gençken yaşanan incinmelerin hırsını alabilecekleri başka bir kurum bilmiyorlar... İnanın sistem Erdoğan olmasa bir Merdoğan bulur ve devam eder...Yani Erdoğan ı oraya getirenler onun oraya uygun olmadığını biliyorlar ama 'bu halk' için ideal diye düşünüyorlar...
Tevrat tan getirdiği 5. yerine 6. diye söylediği 'Öldürmeyeceksin' kuralını Batı da çok iyi biliyorlar fakat orda hiç yeri değildi, çünkü 'imam' formatının kendisini hala terketmediğini gösteriyordu sadece...Politika ile teokrasiyi tam olarak ayırmadığını veya ayırmak istemediğini...Bu da gelişmişlik ile değil gelişememişlik ile ilgili...
Peres in 'Demokrasi seçim değil bir uygarlık meselesidir.' cümlesi beni şahsen çok etkiledi. Bu aynı zamanda Batı da birçok kişinin yaygın şekilde düşünüş şekli, Doğuluların demokrasiyi kültürlerinden dolayı beceremeyeceklerini düşünüyorlar...
Bunun dışında Erdoğan bağlamında oldukça ağır bir taş atmış oldu Peres, çünkü sadece seçilmiş olmak demokrat olmak manasına gelmez demek istedi bence ve bu bağlamda bence haklı idi.
Bu arada Erdoğan Batı nın ve onun piyonu İsrail in Gazze de orantısız güç kullanımı konusunda haklı idi ama bu asla bu şekilde savunulmamalı idi...
Milliyet ve Cumhuriyet te bazı okuduklarıma inanamadım... Türkiye tarafsızlığını kaybetmiş...Bu o kadar saçma bir söz iki, neresinden didiklemeye başlayacağımı bilmiyorum...Türkiye bölgede maalesef sanıldığı kadar veya Tr nin kendini sanmak istediği kadar önemli değil...Hatta Tr. nin kendini korumaya çalışması lazım, romantik fedailik etmek yerine...
p.s.
Kadri Gürsel in bugünkü yazısını buraya ekleyeyim dedim...Bence tutuk bir yazı...Kendini bence çok tutmuş...Eminim daha fazlasını gözlemlemiştir o akşam...Bu arada 'monşer' lafını hiç bilmiyordum Kasımpaşalı nın...'One minute,please Recep' mi diyelim bundan sonra ona...?
Milliyet 31 Ocak 2009 Kadri Gürsel
Davos analizi: Ne kaybettik, ne kazanmadık
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki panelin moderatörü David Ignatius’la ilişkisinden başlıyorum... Bir panelde moderatör konuşmacılara vereceği süreyi önceden ilan eder. Ignatius bunu ihmal etmişse yönetim hatası sergilemiştir...
Ancak, Başbakan Erdoğan da kendisinin ve diğer konuşmacıların sürelerini sorup öğrenmeden paneldeki yerini almışsa, ki benim izlenimim sormadığı yönünde, ihmalkâr davranmış oluyor.
Panele katılan üç kişinin dördüncü panelist olan Şimon Peres’in ülkesini suçlayacakları belliydi ve nitekim öyle olmuştur. Moderatör bu özel durum nedeniyle panel sürerken inisiyatif alarak, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e cevap hakkını tam kullanabilsin diye diğerlerinden uzun bir süre vermiş olabilir. Bu düzenleme için de öngörülü davranarak nezaket gereği diğer konuşmacıların görüşünü almalıydı.
Bu arada dünkü Hürriyet Daily News’dan öğrendiğime göre Erdoğan 15 dakika 58 saniye, Peres ise 21 dakika 2 saniye konuşmuşlar... Aradaki fark 5 dakika.
Omuza konan o el
Deniyor ki, Ignatius elini Başbakan’ın omzuna koyarak saygısızlık etmiştir... Bizim kültürümüzde mevki sahibi bir şahsa böyle bir gergin anda dokunmak “vücut diliyle müdahale” olarak anlaşılabilir ve doğrudur, bu saygısızlıktır. Ama salondaki birçok kişiye sorsanız onlar da Ignatius’un sinirli Türkiye Başbakanı’nı teskin etmek için hafifçe omzuna dokunduğunu söyleyeceklerdir. Burada bir kültür farkının vücut dili algılamasında sorun yarattığı görülüyor.
Başbakan da Ignatius’un kolunu tutarak indirmiş, konuşurken belli bir süre kavrayarak tutmaya devam etmiş ve moderatöre panelin davranış sınırlarının limitlerinde “haddini bildirerek” durumu eşitlemiştir.
Bu tür uluslararası forumlarda panelleri yöneten moderatörlerin büyük ülkelerin koca liderlerine söz vermeye veya onları susturmaya hakları vardır. Bu hak da panel süresince moderatörlere, ne kadar “önemli kişi” olurlarsa olsunlar, panelistlerle sınırları olan bir eşitlik bahşeder.
Peres’in ayarlı öfkesi
Peres’e geliyoruz... Peres’in Başbakan Erdoğan’a dönerek öfkeli ve yüksek bir sesle “İstanbul’a roketler düşerken siz ne yapardınız?” demesi kışkırtıcı bir tavırdır... Ama bu, panelin adabı içinde meşru kabul edilmesi gereken bir kışkırtıcılıktır. Peres, Başbakan’ın konuşmasına cevap veriyordu ve bu noktada salonu etkilemeye dönük, “ayarlanmış bir öfke” sergilediğini düşünüyorum.
Bu oyunun kurallarının izin verdiği bir “sertlik” olarak anlaşılmalıdır...
Netice itibarı ile ne Ignatius’un ne de Peres’in tutumu Başbakan Erdoğan’ın öfke patlamasını haklı ve geçerli gösterebilir.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na düşen görev, oyun sahasında kalarak, İsrail Cumhurbaşkanı’na layık gördüğü cevabı, diplomatik zekasının, bilgisinin ve tecrübesinin gücünü kullanarak vermekti...
Erdoğan, Peres’e cevap hakkını Ignatius’tan söke söke aldı... Ama bu hakkı kötü ve yersiz biçimde kullandı.
Başbakan Peres’e “sen” diye hitap etmekten başlayıp, İsraillileri kastederek “Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz”e varan bir hakaret çizgisine savurdu kendisini. Bundan salonda Peres’i alkışlayanlar da nasibini aldı. Ve sonra hışımla sahayı terk etti.
Bu ölçüsüz davranış halk yığınlarını mest edebilir ama bunun sorumlu devlet adamlığıyla bir ilgisi olamaz.
Başbakan Davos’ta bir kamu diplomasisi skandalına imza atmıştır.
Olayın cereyan ettiği yer bir kamu diplomasisi platformuydu ve bildiğimiz gerçek diplomasi, ikili ilişkilerin bundan çok fazla zarar görmemesi için anında harekete geçti.
Peres’in Erdoğan’a telefonunu bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Oysa bu telefon son derece başarılı bir spin doktorluğuyla kamuoyuna “özür telefonu” şeklinde yansıtıldı. AKP camiası ve AKP destekçisi medya o sözde özür telefonundan bir “zafer” kurgusu üretti. AKP’nin politik refleksleri anında çalıştı ve olay yerel seçim malzemesine dönüştürüldü. Bu olayın yerel seçim için kullanılması sorumsuzluktur; Türkiye’deki gerilimleri daha da artıracaktır.
İki zıt Erdoğan imajı
Şimdi Başbakan Erdoğan hakkında dünyanın iki farklı bölgesinde birbiriyle taban tabana zıt iki imaj yerleşmiştir...
Başbakan, bir anda Ortadoğu sokaklarının yeni kahramanı olmuştur. Ancak Türkiye Ortadoğu’da bu sempati haresini kalıcı başarılara dönüştürecek yaptırım gücüne sahip değildir. Erdoğan sevgisinin Türkiye’ye dişe dokunur bir fayda getirmeyeceği çok yakında anlaşılacaktır.
Başbakan’ın ve partisinin Batı’daki imajı ise ağır yara almıştır. Ortadoğu’dan ABD’yle ilişkilere uzanan bir dizi alanda bunun Türkiye’ye faturasını hafifletmek için Erdoğan’ın “monşer” diye aşağıladığı ülkesini seven Türk diplomatları yine çok çalışacaklardır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder