2006-11-08

Ecevit


Ecevit için tabiiki ben de çok üzüldüm. Ama yazacak vakit olmadı düşündüklerimi. Şu anda vakit bulduğum için çok mutluyum. Ecevit bence 18 Mayıs 2006 da ölmüştür. Daha o zaman çok üzüldüm ve yazmak istedim ama gümdem vıcıktı...Kaygandı...Bekledim.
Bir kere inanılmaz bir hata idi GATA nın önünde yapılan açıklama. 'Ecevit burdan yürüyerek çıkacak' diye açıklama yapan doktor veya gazeteciler kendi kendilerini rezil etmiş oldular. Bence rezil olan aynı zamanda Türkiye nin saygın tıp kuruluşlarından biri olduğu için durum daha da vahim. Ama zaten Türkiye de hastahane yok, bunu bilen biliyor. İstanbul daki hastahanelerin nerdeyse hepsini gezdim ve durumun yeterince iyi olmadığını biliyorum. Son yıllarda ama iyileşme var, bunu da söylemek lazım...
Mesela Şişi Cevahir güzel bir alışveriş merkezi, tamam pratik, kullanılışlı. Ama o arsada bir hastahane bence İstanbul için çok daha gerekli idi. Bir tane gerçek anlamda büyük, 15 milyonluk şehre yakışır, modern ve herkesin gidebileceği bir hastahane yok. İstanbul da olmayışı problem olsa da Anadolu ya daha evvel yapmak gerekirdi. Niye bunlarla uğraşıyorum? Bunlar sanıldığı gibi para meseleleri değil zihniyet meseleleri...
Ankara yı tanımıyorum ama Istanbul dan daha iyi olacağını zannetmiyorum.
Buuu bir.
Şimdi başka bir konuya geçiyorum. Ecevit Financial Times da yazdığı gibi pigmelerin arasında bir dev idi. Ama bizde yeterince Ecevit yok. Türk insaninin büyük bir kısmı sağ veya sol nedir bilmez, bu yüzden de iyi kalpli, tek kelime İngilizce bilmeyen bir başbakanımız var. Uzaktan kumandalı, iyi görünümlü. Tabii ki birleştirici unsurlar ve figürler bir topluluk için önemlidir, din de onlardan biridir. Ama politika için yetmez, politika başka birşeydir.
Türk halkı solu sevmez. Özellikle bir kesim vardır ki soldan nefret eder. Acı çekmeyi sevmez bir kesim vardir. Mafyayı, adam öldürmeyi, her türlü üçkağıdı mübah sayar iyi yaşamak için. Onları burda yargılamak istemiyorum. Herşeyi bir film perspektivinden görmek mümkün olsa, onları da seviyoruz. Sağın veya solun içinde çok çeşitli tip ve kesimler vardır. Bunları aşmaya çalışan oluşumlara da saygım var ama ilk önce bir tiplemeler kervanından geçelim istiyorum...
Elimde olmadan Demirel üzerine yapılmış bir belgesel geçiyor gözümün önünden... Sadece bir sahneyi hatırlıyorum. Demirel şık giyimli ve elinde bir şapka ile yürüyor, yanına fakir bir vatandaş geliyor. Demirel den birşeyler istiyor. Demirel büyük bir iğreti ile kendini fakir adamdan kurtarmaya çalışıyor. Ama o sahnede, o hareketlerde bütün bunlardan daha fazlası vardı. Demirel fakirlikten iğreniyor... O adamdan iğreniyor. Adama nefretle elini ve şapkasını indirirken sanki o adamı çok iyi tanıyor, o adamı kendi içinde de hissediyor... Demirel gerçek fakirlikten geliyor. Bu tipleme toplumda çeşitli versiyonları ile var. Fakirlikten nefret ederek sağ görüşlü olmuş kimseler...
Dün Rahşan Ecevit ve Bülent Ecevit in gümüş kaşıklar hikayelerini bende okudum...O hikaye fakirliğin Demirel gibi algılanışlarına tam terstir... Orda bir O. Henry James edebiyatını andırır bir kendini sevme vardır. Edebi bir fakirliği sevme...Buna ancak iyi şartlardan gelen sanatçı ruhlu çocuklar hakimdir. Onlardan bu ülkede çok yok.
Daha çok gerçek fakirlikten gelip fakirlikten nörotik denebilecek şekilde korkan ve kaçan insanlar var... Fakirliği güçsüzlük olarak görüp (ki bence değildir) kendisini ezilenlerden değil ezenlerden yapmak isteyen... Bu kişilerin iyi ve kötüleri kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmıştır. İçlerinde hep potansiyel bir nefret vardır.
Freud a göre kişilik aslında yaşamın ilk iki senesinde pekişir. Yani çocukluğumuz aslında çok önemlidir. Ruh gerçek maddi şartlardan bambaşka birşey... Bu bir kere enteresan...

Hiç yorum yok: