2006-12-07

Orhan Pamuk ve...


Blog 7 Aralık 06, Perşembe


Dün akşam biraz Orhan Pamuk okudum yatmadan evvel. Hala o güzel korunaklı dünyanın içindeyim. Çok iyi yapmış iç dünyasını korumakla. İç dünyasını para için başka bir şey ile değiştirmemekle. Orhan Pamuk çocukken kısa bir Cenevre deki bir okul deneyiminden sonra Istanbul a gelmiş ve senelerce burda romanlarını yazmış. Bence en doğrusunu yapmış. İç dünyasına sahip çıkmış. Her insanın buna buna cesareti yok. Birçok insanın zaten iç dünyası yok. Bir kısmının da iç dünyası beslenilip, geliştirilmeye değer mi bilmiyorum açıkçası...
Ben şimdiye kadar sadece ilk çıktığında 'Beyaz Kale ' yi okumuştum ve beğenmemiştim . Hiç beğenmemiştim ve bu yüzden bir daha da Orhan Pamuk okumadım. Ta ki medya 'Artık tekrar ona bir şans daha ver!' baskısını nerdeyse her gün yapmaya başlayana kadar.... Can Dündar ın Milliyet teki röpartajı güzeldi ama zaten yeni değilmiş, bize öyle yutturmuşlar... O yazıya taktım ama ben. Oturdum kendim bir yazı yazmak zorunda kaldım. Çok şaşırdım elle yazıyor oluşuna ve de mürekkep kartuşlarını atmayışına... Ama benim de mürekkep kartuşlarıyla libidinöz bir ilişkim var. :-)
Ortaköy de ikinci el bir kitabını buldum, daha evvel adını hiç duymadığım, sonra bir roman da olmayan. Dedim bu tam bana göre... Bütünlük yok. Artık bütünlüğe, uzun romanlara tahammül edemiyoum.
Sadece fragmanlar var artık hayatımda, bütünlük yok...
Bu kitapta yazdıklarının çoğu hoşuma gitti. Tabii ki sırasıyla okumuyorum, artık sıra da yok hayatımda... Artık sıradan, bütünlükten nefret eder olmuşum... Zaplıyorum... Durmadan zaplıyorum... Zaplıyorum öyleyse yokum. Bu benim mottom olmuş artık ben farkında olmadan. Sanki herşeyden bir an evvel kurtulmak istiyorum. Herşey bir an evvel bitsin istiyorum. O uzun, sakin, keyif duygusu arayışının yerini garip bir telaş, huzursuzluk almış...
Birçok şeyden etkilendim kitabını okurken. Ama bir konuda hemen yazmak istiyorum. Bu konu bu blogun konularına da uyuyor.
İşte şimdi 333.cü sayfayı açtım. Altını çizdiğim yerler tekrar gözüme çarpıyor.
İlk Avrupa tecrübesinden sonra 24 yıl yurt dışına çıkmamış Orhan Pamuk. 'Avrupa en iyi kitaplardan tanınır diye düşünürdüm o zamanlar.' diye yazıyor O.P. Evet, kitapların Avrupası zaten bizim bildiğimiz, tanıdığımız Avrupa. Davulun sesi uzaktan hoş gelir hesabı. Sevgilerin en güzeli uzaktan sevmek derler ya... Avrupa nın gerçeği her türlü roman ahengini bozacak durumda şu sıralar...İyi Almanca bilen yahudi entellektüelleri gibi hissediyorum kendimi çoğu zaman yüzyılın başında yaşamış...Tabii ben onlar kadar zeki ve kabiliyetli değilim ama Almanca da 'Gastliterat' ve 'Gastphilosoph' olmak nedir çok iyi biliyorum...
Orhan Pamuk eğer Avrupa da yaşasaydı muhtemelen gireceği kimlik bunalımları daha da büyük olacağından bu yazdığı romanları yazamaycaktı. Onun için iyi olmuş, ilk önce Istanbul da kalıp roman yazma fikri.
Avrupa işte kitaplardan başka türlü yaşanıyor, gerçekte başta türlü. Bunu bence Satyajit Ray ın filmlerinde görmek mümkün... Avrupalı olmayanların Avrupa yı kendi hayalinde, edebiyatta yaşatmasını irdelemiş bir filminde. (Charulata, 1964) Film beni çok etkilemşti. Bir blogum da da bahsediyorum bundan
Tekrar Orhan Pamuk
: '...bir Türk-Alman değil, yalnızca bir Türk olan ben kendimi yalnız hisseder ve odadaki mutsuzluğu kendime göre anlardım.' Bu benim çok hoşuma gitti. Niye?
Demek Türk-Alman diye birşey var Orhan Pamuk a göre.
Ayrıca birkaç gün evvel New York Times da 'German Turks...diye başlayan bir yazı okudum. Bu yazı da beni şaşırttı. (Mark Landler, 03.12.2006, NYTimes)
Böyle bir şey var mı? Ben daha en baştaki soruda takılı kaldım. Malum filozof hep en baştaki sorulara takılı kalandır.
Orhan Pamuk daha sonra kendisinin sadece Türk olmanın onun için zenginlik mi, yoksa eksiklik mi olduğuna karak veremediğini yazıyor. Bence roman, özellikle de Türkçe roman yazmak için iyi sadece Türk olmak.
Ayrıca dün bu cümleleri okurken içimdeki Alman ırkçıyı duydum yine. Biliyorsunuz bazı Almanlar bütünlüğü olan eserlerin -ki eskiden klasik sanat anlayışında bütünlük önemli idi- birden fazla kültürün etkisinde kalanlar tarafından üretilemeyeceğini söyler. Saçma ve ırkçı bir tezdir ama bu kendi iç dünyasının güvenli limanını arayanlar için önemlidir. Ama fırtınada denize açılmak isteyenler böyle şeyleri takmaz. Limanı da yakıp, kavurur onlar! Güvenli liman arama olayı özellikle erkekler için çok önemli. Bunu da farkettim. Kadınlar sanki daha cengaver yaratıklar...:-)
Onlar denizde yakıp, kavurulacak liman arıyorlar sanki...:-) Onlar sanki bütün limanları, kaleleri yakmak için yola çıkmış cadılar...:-)

Hiç yorum yok: