Aşağıda görülen haberi okuduğum için buraya koyuyorum. Bir kere bilince girdi. İstesen de kurtulamazsın. Acaba hiç mi okumasaydım?
Bir kere Taha Akyol un burda ne demek istediğini anlamadım. Eğer devrimci şiddettin sağ şiddetten daha kötü birşey olduğunu savunuyorsa, buna katılmıyorum. Bir kere şiddet sağ da olsa, sol da olsa, müslüman veya hristiyan, maddi veya manevi de olsa,
hoş birşey değildir.
Devimci şiddet isyan duyguları ile ortaya çıkar, savunmacı ve duygusal bir tarafı vardır. Oysa sağ şiddet her an korkan, sadist bir şiddet tablosu sergiler. Enerjiyi bir anda boşaltmaz, hep temkinlidir. Bu yüzden korkaklığı ve sadistliği hayatın bir parçası haline getirmek zorunda kalmıştır. Bunun da doğru olduğunu düşünür. Yani bunu kendi ahlakının bir parçası olarak içselleştirmiştir, bunun üzerine düşünmez...
Artı sağ şiddet -korkaklığından olacak- saklanmayı ve tamamen teknik üzerinden arka planda işi 'halletmeyi' sever... Oysa devrimci şiddet teatraldir... Türkiye de TBMM yi 'bassalar' ('basmak' mesela teatral ve duygusal bir olaydır.) ne olur ? Hiçbir şey olmaz, çünkü zaten onlar yönetmiyor ülkeyi. Modern çağ ile devrimler de bitti maalesef. Artık olay çok daha zor...
Devrimci şiddet enerjiyi bekletip bir noktada topladığı için, genellikle başarısız olur. Başarılı olan devrimler vardır ama her devrim daha evvel de bu blogda yazdığım gibi özeldir. Yani incelenebilir ama aynen taklit edilemez. Çünkü her toplumun tarihi, yapısı özeldir. Ne Hegel in tarih anlayışı, ne de Marx ın tarih anlayışı benim favorize ettiğim bakış açıları değillerdir bu konuda.
Ayrıca Jacobenlerin Fransa ya çok faydası da olmuştur. Bu tartışılamaz. Hiçbir şey siyah-beyaz kategoriler içerisinde görülmemelidir. Türklerin hiç düşünmeden taklit ettiği veya adapte ettiği birçok eğitim metodunda Jacobenlerin etkisi vardır. Amerika lıların Fransız Devrimi ne bakış açısı çok temkinli olmuştur. Çünkü dünya sahnesine daha sonra çıktıkları için geçmiş tecrübelerden faydalanmışlardır. Türkiye nin konu ile pek alakası yok aslında. Bizim kendimizi Kolombiya gibi üç beş ailenin kendi çıkarları için Amerika nın bazı kesim ve politikacılarının peşinde yalakalık ettiği, etrafta ajan cinsi tiplerin cirit attığı, ülkenin tamamen kontrol dışı hale geldiği bombalanmalar yaşanırken birilerinin şık otel lobilerinde hangi ihaleden ne para kotarırım hesapları yaptığı ve bu hesaplar içinde yabancı basın üzerinden soğukkanlı senaryolar ile manipulasyon yapılmaya çalışıldığı, halkın bu tablo karşısında dine sarıldığı ve tamamen apolitize olmakla karşıkarşıya kaldığı bir başka ülke ile kendimizi karşılaştırmamız gerekir. Yemlik olmuş, güçlü devlet organizasyonu gösteremeyen sağ diktatur Güney Amerika ülkeleri bence daha iyi bir benzetme olurdu. Sermayeden gelecek faydayı göze alarak, kendi halkını zaten zavallı ve başa dert gören sorumsuz bir 3.Dünya yeni zengininden bahsediyoruz burda, namuslu bir Jakoben veya yine namuslu bir protestandan değil. Onların içlerinde de adiler veya aşırı gidenler vardı ama kendi halkını gerçekten devrim ile yenilemek isteyen, onları başlarına gelebilecek tehlikelerden korumak isteyenler de vardı. Türkiye deki 1920 lerin Devrimleri gibi...
Amerika veya Fransa nın tarihini okumak iyidir de, yine de konunun bizim ile ilgisi olmadığını anlamak gerekir. Burası ne Fransa, ne de Amerika, burası 'Kurtlar Vadisi'... İnsanların egolarını herşeyin üstünde sevdikleri bir yer burası...Kuran da 'Şems' diye bir süre var. İnsanların kendi egolarını bastırmakta güçlük çekmeleri ve bunu yapamayan toplumların batması üzerine... Bence artık Türkiye bu noktada... 'Egom herşeyin üstünde!' diyenlerin çöplüğü bu ülke. (Bu arada geçenlerde Milliyet te gördüğüm Kuran Kursları yarışması fotoğrafı dehşet verici idi. Kuran kimsenin politik seçim aracı olamaz. Cahillikten başka hiçbir şey değil. Nazlı Ilıcak da CNNTürk de mega saçmalamıştı bir kere. Kutlu mutlu haftası diye uydurulan şey İslam ın takviminde yoktur, AKP n,n takvimi o!)
Sarkozy seçimlerden sonraki bir konuşmasına halkından 'wartime sacrifice' istedi. Bu ne demek biliyor musunuz? O toplumlar Türkiye den daha iyi durumda oldukları halde 'wartime sacrifice' yapmaya razı iken, Türkiye tabii savaşmadan sadece satarak yaşayacak...'Uyanık' bir millet ya! 'Girişimci', 'bitirim', 'beceren'...:-)
Ayrıca Fransa -herşeye rağmen- Türkiye den kat be kat daha iyi durumda şu anda. Durmadan Fransa hakkında yüksekten atan gazeteciler zaten bir süredir sinirime gidiyor.
Neden mi? Çünkü gerçeklerle, kendi egonuzun olmak istediği imajiner yeri karıştırıyorsunuz...
Hangi liberalizmden bahsediyorsunuz ? Hiçbir partinin ekonomik programı yok, çünkü onlar ekonomi ile değil, para ile ilgileniyor... Öteki şeylere Türk insanının ne zekası, ne de gücü yetiyor. Ülkede ekonomik programlar zaten IMF, AB, ABD nin katkıları ile yapılıyor.
20.06.2007, Milliyet
Taha AKYOL Objektif
Darbe kültürü
1960 yılındaki 27 Mayıs darbesi günlerinde Ankara'daki Amerikan Büyükelçisi Fletcher Warren, Washington'a gönderdiği uzun mektupta şunları yazmış:
"Bütün meslek hayatım boyunca, Menderes ve DP liderlerine karşı, aydınların ve ordunun duyduğu gibi bir nefreti hiçbir yerde görmedim. Başka bir ülkede olsa bu insanlar, tarafsız yargılanmaları ve insaflı davranılması için ayağa kalkarlar ama Türkiye'de Bayar, Koraltan, Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idam edilmesi için çağrı yapıyorlar! Bu tablo gerçekten korkutucu..."
Warren, mektubunun devamında Bayar'ı idam etmek için geçmişe yürüyen ceza kanunu çıkarılmasını, mahkemedeki yargılamaların "sadece nefretin gölgesinde" yapılmasını anlatıyor, bütün bu nefret ve hukuksuzluğun ardında "devrimci duyguların yattığını" belirtiyor.
Ve 27 Mayıs'ın getirdiği özgürlük:
"2.5 ay içinde Menderes hükümetinin 10 yılda gerçekleştirdiği baskıyı uygulamaya başladılar. Sadece demokratik oldukları için 25 demokrat gazeteciyi hapsettiler..."
Sonra, üç idam, 450 hapis!
Onlar "kuyruk"tu, "gerici" idi, onların hakları, özgürlükleri olamazdı!
İki gelenek?
Yukarıdaki alıntıları, arkadaşımız Nur Batur'un "Amerikan Belgelerinde 27 Mayıs" adlı yazı dizisinden aktardım. (Sabah, 19 Haziran 2007)
Okuduğumda, Fransız tarihi uzmanı liberal İngiliz Prof. Maurice Larkin'i hatırladım. Larkin de Fransız Jakoben geleneğindeki "ikinci sınıf yurttaşlar" uygulamasını, böyle, hayretler içinde anlatır.
Liberal gelenekte yargının tarafsızlığı, adil yargılanma, kanunların eşit ve insaflı uygulanması, kişi hakları, özgürlükler önemlidir.
Jakoben gelenekte ise, Robespierre'in veciz ifadesiyle "devrimci adalet" vardır; haklar ve hürriyetler sadece "gerçek vatandaşlar" içindir!
Peki, bizim hukuki kültürümüzde yargı için "tarafsızlık" ilkesi ne derecede değerlidir?! Kanunların, kuralların uygulanmasında "insaf" mı, yoksa "görüldüğü yerde ezmek" mi önceliklidir? Hukuk bizde, "devlet iktidarı" denilen sorumsuz kudretin elinde bir araç mıdır? Yoksa liberal gelenekteki gibi, vatandaşların haklarını koruyan bir "tarafsız hakem" midir?!
Utanıyorlar mı?
Bu gelenek Fransa'yı yüz elli yıl çalkantılar içinde bıraktı; Fransa diğer Batı Avrupa ülkelerinin gerisinde kaldı. Fransa bu radikalizm yüzünden daima kamplaştı, çatışmalarla enerji kaybetti; kralcılarla cumhuriyetçiler, laiklerle Katolikler, sağcılarla solcular, merkeziyetçilerle çevreciler, devletçilerle liberaller...
Ancak 1960'larda Beşinci Cumhuriyet'le düze çıkabildiler.
Fransız tarihindeki bu kaotik manzaranın sorumlusu; yumuşatıcı, uzlaştırıcı liberal değerlere yer vermeyen Jakoben gelenektir. Bu konuda Sudhir Hazareesinh'in yayımladığı "The Jacobin Legacy in France" adlı eseri tavsiye ederim. Bilhassa Jakoben retoriğin mistik, sembolik ve çatışmacı dilinin kamplaştırıcı etkisinden kurtulup birbirimize tahammüllü, barışık bir toplum haline gelerek şu "on bin dolar eşiği"ni bir an önce aşmak için.
27 Mayıs yıllarında "tarafsız yargı" diye değil, "Asın! İpe çekin" naralarıyla çıldırmış olan siyasi gelenek 21. yüzyılda bundan utanıyor mu? Utanıyorsa tarihin çöplüğünde kalması lazım. Utanmıyorsa Türkiye'nin bu marazdan kurtulması lazım!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder