2007-07-29

Birgün Gazetesi Eki ve Rousseau

Dün tesadüfen Birgün Gazetesi nin bir ekine rastladım ve pek takdir ettim. Hiç fena değildi.(Yukarıda gazetenin linki var.) Rousseau ve Voltaire üzerine bir yazı vardı, okumadan geçemedim. (Ömer Türkeş in bir yazısı idi)
İnsan bildiği şeyleri okumaktan da garip bir haz alıyor...
Türkiye deki Rousseau resepsiyonu ( yani Rousseau nun Türk okuyucusuna tanıtılması ve Rousseau nun Türk dilindeki algılanışı) hakkında hep yazmak istemişimdir. 'E niye yapmadın?' denebilir. Vakit olmadı ve garip bir mükemmellik ideali beni ayak üstü şeyler yapmaktan hep alıkoydu. Sonunda ama benim aslında
'ayak üstü' yaşamayı sevdiğimi düşünmeye başladım ve mükemmellik idealinden uzak şeyler yapmak istedim. Ayrıca en son yayın tecrübem beni o kadar üzdü ki, 'Bir daha asla!' demek zorunda kaldım. Varsın bir editör okumasın, birisi basmasın yazdıklarımı! Daha iyi bile bazen! Neyse bu kavga konusuna bulaşmadan yazmaya devam edelim.
Birgün gazetesinin ekinde çıkan Voltaire ve Rousseau hakkındaki bir yazıdan bahsediyorduk...
Biz devrimci değiliz ama ben bile bazen 'Tek yol devrim' kıvamına geliyorum bu ülkede kızınca. Aklımdan 'kesin giyotinlik' bir liste geçiyor...:-) Ülkede adam kalmaz bir süre sonra, kesip asmaktan...:-)
Türkiye de en mülayim insan bile radikal olur ! Çünkü haksızlıklar çok fazla.
Bu kötü giriş ile ne demek istiyorum ? Fransız Devrimi nin Batı dışı toplumlar tarafından idealleştirilmesi konusunda ve genel olarak idealleştirilip, estetize edilmesi konusunda çekincelerim var, ama Türkiye deki haksızlıklar ve düzen bozukluğu gerçekten Fransız Devrimi ndeki kadar büyük bir yasadışılığı ve halkın aggresiyonunu nerdeyse ( en azından düşünce bazında) haklı çıkartacak düzeydedir. Devrim yapmaktan daha zor olanı, 'normal' bir düzene geçebilmektir.
Romantik sol olarak gördüğüm devrimci sol için anlayış ve sempati beslemekle birlikte, Türkiye de bir Fransız İhtilali yapmanın imkani olmadığını, yapılsa bile uzun ömürlü olmayacağını düşünüyorum. 'Zaten de yapmak isteyen yok, sana ne oluyor?' denebilir, ama Türkiye gerçekten bazı yaşaması gereken şeyleri yaşamadı, bunu da belirtmek lazım...
Yine aklımdakilerden farklı şeyleri yazdım.
Ömer Türkeş in yazısında Rousseau bence gayet iyi resmedilmiş ama Voltaire konusunda kararsızım... Çünkü Voltaire biliyorsunuz Rousseau ile dalga geçmişti Rousseau nun daha Modernite nin başında insan doğa ilişkisi konusunda yaptığı eleştiriler hakkında. 'Sizi okuduktan sonra dört ayağımın üstünde dolaşmak istedim.' gibi bir eleştirisi vardır Voltaire in Rousseau hakkında ve önemlidir. Çünkü Voltaire daha burjuva bir düşünür idi, Rousseau ise bir dahi idi denebilir. Rousseau gerçekten nerdeyse kendi kendine, sıfırdan başlayarak kariyer yapmış biri idi. İkisinin arasında oldukça fark vardı. Ama ortak tarafları bence hayatlarının sonunda son derece yalnız ve akıl hastaları olarak göçüp gitmeleridir... Bu konudan pek bahsedilmez çünkü kamuoyuna böyle şeyleri anlatmak güçtür. Kahraman olarak kalması gerekenler hakkında bütün detaylar basına sızdırılmaz. (Kennedy nin hastalıkları da mesela Amerikan basınında çıkmazdı.)
Nietzsche ve Van Gogh un hali kendi abartmaları sonucunda açığa çıkmıştır, ama Rousseau ve Voltaire bu ikisinin durumunda olmadıkları için onların hayatlarının sonunda girdikleri bunalımlar pek konu olmaz, ama beni ilgilendiriyor. Niye psikopatoloji beni bu kadar ilgilendiriyor ben de bilmiyorum, ama ilgilendiriyor.
Rousseau nun en sevdiğim sözü: 'L homme qui medite est une animal depravee.' dir.
Aksanlar eksik ve yazı yanlış yazılmış olabilir ama vakit yok daha iyisini yazmak için.

Hiç yorum yok: