2006-11-30

Totentanz der Asiatinnen


Totentanz der Asiatinnen

Totentanz der Asiatinnen um die Paepste und Generale von Europa!
Ja die Asiaten werden kommen! Die Asiaten, die ihr schon seit Jahrhunderten fürchtet, werden kommen! Aber nicht, wie ihr es euch vorstellt mit den Waffen und Bomben (wie Amerika und England) nun kommen...Frauen und Kinder werden kommen in Massen. Alle Frauen und Kinder, die ihr unschuldig ins Grab geschickt habt, werden aus ihren Graebern herauskommen und tanzen!
Tanzen rund um den Papst! Tanzen rund um ihre Genaerele! Euro Historiker, die mit Stift glauben, die Welt hinrichten zu können, werden überrascht mit Massen von Frauen und Kindern! Sie werden die Historiker fragen, wo sind wir in euren Geschichtebüchern? Ihr redet immer von Schlachten, Siegen und von Maennern! Wo sind wir?
Alle eure Bücher werden zerstört, alle eure Bücher, in die ihr jahrelang
eure aufgestauten Aggressionen versteckt habt! Vatikan wird von Kindern und bauchnackten Frauen umgeben, die tanzen, tanzen und tanzen! Bis zum Sterben!
Alle eure Historie mit Siegen, Schlachten, Niederlagen werden von den Kindern niedergerampelt, die dauernd tanzen und trommeln! Und lachen!!!!! Afrikanische Kinder, chinesische Kinder werden zusammentanzen! Asia, Afrika und Lateinamerika werden zusammentanzen! Aber nicht von euch regiert dieses Mal; ausnahmsweise! Es wird eine unglaubliche Musik sein, die eure verlogene Herzen zum Fürchten bringt.
General Aussesere aus Frankreich! Wieviele unschuldige algerische Frauen haben Sie getötet für Frankreich?
Herr General aus Holland, was ist mit den Frauen und Kindern in Srebrenica, die Ihnen nicht so viel wert waren, wie ihre eigenen gut gefütterten Soldaten?
Und sehr geehrter Herr Papst wieviele Frauen haben Sie verbrannt als Hexen? Und was ist mit den jüdischen Kindern und Frauen, die ihr ins Grab geschickt habt, für das schöne, starke Europa!
Alle, alle werden aus den Graebern herauskommen. Schön, halbnackt, mit Tierfedern geschmückt, mit Edelsteinen geschmückt, alle Frauen und Kinder, die ihr getötet habt in der Vergangenheit, werden zusammenkommen und tanzen!
Papst schreibt in das Buch von Auschwitz: 'Lieber Gott, warum hast Du alles zugelassen?' Ist das eine sinnvolle Frage? Ihr habt es zugelassen, nicht der Gott! Es gibt ein Wort wie Verantwortung! Nicht einmal die Verantwortung für das Geschehene will man haben.
Es gibt eine Ordnung. Ordnung muss geben. In der Natur, in der Historie. Und zufaellig habt ihr diese Ordnung entdeckt! Nicht? Ihr könnt es besser als alle anderen. Gott liebt euch mehr als alle anderen. Nicht? Ihr seid die Besten! Deswegen habt ihr Mitleid mit allen anderen, die nicht Franzosen sind...:-)
Vielleicht gibt es gar keine göttliche Ordnung? Oder vielleicht laesst Gott euch austoben, bis der Eine gewinnt...
Vielleicht ist es ein trügerischer Gott, ein genius malignus a la Descartes? Un malin genie?

2006-11-28

Ratzinger in Istanbul


The ex Cardinal Ratzinger is going to visit Ankara as a Pope today. The Pope is coming for peace and dialog, they say. He is coming for brotherhood between religions and especially for a diaolog between islam and christianity. (what I musn t say: HAHAHA! Can I laugh with my but please!:-)))
First of all there is an anger over him. He made it on purpose. He wanted to stress the differences between east and west. And he believes he is superior, just like the Antisemites have believed that they were superior.
This is the way it should be ofcourse, if Ratzinger were a priest. But indead he is a politician under cover. And this is in my view disgusting. He also misuses the feelings of believers. Respect for believers of all religions and respect for non-believers ! Respect for authentic believers of Christ! Respect for authentic feelings! But no respect for using the soul, for using the most intimate feelings of people for power!!!!!!!!
You might take it personal Dear Ratzinger! It is not the papacy to protest or not the christianity! It is you personal to protest!!!!
In his youth he was a nazi. He was in the political group of young nazis. But he probably
smelt the better carrier way for himself and shifted to the church. And he made it. He probably could make a carrier as a nazi soldier in the army and would be now somewhere else than in Istanbul as Pope.Thus he is there now and we will be quiet and respectful to him just like good people having their feeling under control all of the time. Well, do I have feeling for him?
Civilized, urban bourgeoisie don t want to show feelings or any other ruling class don
t want to show feelings... Because you are infantil, women or mad if you show feelings... This is my point. Here in a blog i may show feelings. Because I want to feel myself as mad, as infantil and as a women.
And here we go...
We see that countries who are against the liberal constitution of the EU (France and Holland) and very against to the possibility of Turkey joining the EU having their own way to deal with the problem.
By the way since I am here in Istanbul and not in Europe (in spite of the last 15 years of my life) I think it might be better for Turkey not to join the EU at the moment. But it is very hard to see the politicians play the same old games they have played in the past.
I mean, look at Austria, Germany and the Papacy. They are just like a team now. This is the old german right wing coalition against the east like in the anti-semitizm.
France can t be so religious and rural like Germany (and co...) therefore they have chosen another way, they made it on their own way they have chosen to support some armenians, which can be useful to them. I think it is still better than the way the pope has chosen with a religious eclat on purpose. But it is also primitive.
I have forgetten Denmark. But Denmark is more in the group of German speaking countries and they have also tried it in a way which is really simple minded. They have also tried it with a religious eclat.(I ofcourse mean the cartoon crisis)
I am curious about Holland, but we must wait I think till there is a government. Probably they will choose the way France has gone.
But Spain was unbelievable! Zapatero (and he is also very cute!!)normally you musnt write st like this, I know!) was there for la Alianza de Civilizaciones, this was great! And it was against the mainstrream!
I wish that there were a left politician on the side of Zapatero in Turkey and not Erdogan.
I also didn t like to see the women of Saadet party yesterday in the district Sultanahmet with the wish to pray there. No Aya Sofya must stay as a museum! So everyone can visit this buılding.

2006-11-27

Holland has voted


21 Kasım 2006 da Hollanda da seçimler yapıldı. Medyadan istediğim kadar takip edecek zamanım olmadı, şimdi bunu telafi etmeye çaılışıyorum. Hollanda da hükümeti oluşturacak kadar bir çoğunluk alamadı hiç bir parti. 150 kişilik parlemento da 76 sandelyenin alınması gerekliydi hükümet için. Sosyalistlerin oyları arttı, liberalller (ki bunlar tabii çok genel ifadeler, bu partileri ayrıca tanımak gerekir.) sandelye kaybettiler.
Balkenende şu anda yönetimde olan CDA dan (Christian Demokrats)
http://verkiezingen.cda.nl/
Bu arada eklemek istediğim birşey daha var. Hollanda bir monarşi. Meşrutiyet var Cumhuriyet değil. Avrupa da bu tip başka örnekler de var. Biz kendi aklımızı kullanamayıp durmadan bir takım modelleri taklit ettiğimiz için bazı tartışmaları, kutuplaşmaları kendimiz yaratıyoruz, ama bunu reflekte edebilecek kadar uzun boylu düşünme kültürümüz yok.
Ek:
Hollanda benim çin bu sene ayrıca özel bir anlam taşıyor, çünkü bu blog u Hollanda dan geldiğimden beri yazıyorum. Sanırım Hollanda bana bir tür enerji verdi.

Sorrow


Bu resim de 'Oda Toplama' serisinden...İnanılmaz şeyler buluyorum eski odamı toplarken ve onları biraraya getirmek hoşuma gidiyor. Yandaki kartpostal 'Van Gogh und die Haager Schule' diye br sergiden.
28.2.-27.5.1996 tarihleri arasında imiş. Sergiyi hatırlıyorum ama tarihini tabii hatırlamıyordum. Onu bulup buraya yazmak hoşuma gidiyor. Belki de 'Van Gogh ve Şizofreni' diye bir çalışma yapma düşüncesi belli belirsiz bir şekilde bu sergide oluştu. O zaman ama Freud un teorileriyle boğuşuyordum. 'Ölümgüdüsü hipotezi' ile... İsmi bile korkunç! :-))) Ama ben olayları başka türlü görüyordum, görüyorum.
Bu resim üzerine yazmayı hep istemişimdir ama yazmadım...10 yıldır bu konudaki düşüncelerim değişmedi ama dünyanın hali değişti o sırada. Bu resim mesela hristiyanlıkla, dışlanma ve aziz olma ile ilgili bir resim...
Nietzsche( 1844-1900) ve Van Gogh (1853-1890), bence ikisi de modern zamanların 'aziz' leridir. Bu sefer 'aziz' kelimesini iyi manada kullanıyorum. Normalde 'aziz' kelimesini pek iyi manada kullanmam ama Nietzsche ve Van Gogh söz konusu olunca iş değişir. İkisi de dindar ailelerden geliyorlardı ve iyi niyetli idiler. Bu bir kere çok önemli. Kırsal bir tarafları vardı, bu saflığı beraberinde getiriyordu. Ama bu sefer 'saflık' kelimesini de iyi manada kullanıyorum. Çünkü aptal değildiler, zeki, çok zeki idiler. Toplum tarafından dışlanıyorlardı...İkisi de kendi toplumları tarafından farklı şekilde dışlanmış insanlardır. İkisi de psikolojik olarak çökmüştür hayatlarının sonunda.
Acaba bu yazıyı birgün oturup yazacak mıyım?

15 Şubat 07

Elimde yine bir Van Gogh biyografisi var. Bir kaç kere okuduğum halde yine okuyorum. Sien dönemi... Tam olarak tarihleri vermemişler ama yukarıdaki resim Nisan 1882 olarak geçiyor. 1879 ve 1880 i Borinage da, Belçika da geçirdiğini biliyoruz.
Rahiplik mesleği ile olan başarısızlığından sonra Van Gogh yeni arayışlar içerisine giriyor. Bence ressam olma fikrini hep içinde taşıyor.
Van Gogh un ressam olabilmesi için çıplak insan vucüdu çizebilmesi gerekiyordu. V.G. akademide böyle bir ders olduğunu biliyor, kendisinin de -her ne kadar okul dışı autodidakt (kendi kendini eğiten) olsada- böyle birşey yapması gerektiğini bence sezinliyordu.
V.G. bence hiç istemeden çıplak kadın çizenlerden. Çünkü bu onun ultra dindarlığı ile tam olarak uyuşan birşey değildi. Ama da bunu yapması gerektiğini düşünenlerden... V.G. büyük bir ihtimalle röntgenci durumuna düşmek istemiyordu. Onun için çıplak kadın vucüduna olmadık manalar yüklemeye ama aynı zamanda onu röntgenci ve şehvetli bir erotikten kurtarmaya çalışıyor... V.G. burda 'hypermoralisch'. (Tabiiki bütün bunlar erkeğin kendi içindeki savaşları... Kadınların zerre kadar umurunda değil bence bu savaşlar. Ama toplum işte maalesef 'erkeği' bir kahraman gibi merkeze koyuyor. V.G. de bunu yapıyor. Sien burda aslında hiç önemli değil. Önemli olan V.G. nin Sien i nasıl çizdiği toplum için. V.G. de bunu gayet iyi biliyor)
Tabii ki insan akademide bir sınıfla birlikte oturduğunda röntgenci değildir. Ama işte V.G. böyle bir insan değildi. Yaptığı her işe kendi damgasını basmak istiyordu. Bu da bir sanatçı egosudur, biraz hastalıklı da olsa...
Akademide öğrenci olmak yerine, zengin bir BOBO veya her ikisi (Burjuva Boheme demekmiş) olabilirdi. O zaman para verip istediği mankeni tutabilirdi. Ama V.G. un yiyecek yemeği yoktu. Aç dolaşıyordu. Ki o parası olsa da zaten böyle birey yapmayacaktı muhtemelen...
Bütün bunlar bu resmin meydana gelmesini tek başına anlatmaz ama hikayenin bir parçası olduğunu unutmamak gerekir.
V.G. bu resmi yaptığında 29 yaşında idi tahminen. Sien ilişkisinin öncesinde yine manasızca kafayı taktığı bir kadından ret cevabı almıştı ve bu onu çok üzmüştü. V.G. gururlu idi ve kadınlar tarafından ret edilmekten hiç hoşlanmıyordu. Aynı zamanda antisosyal bir yaratık olduğu için karşı cinsle ilişkileri daha da zor bir hal alıyordu. Yani 'kadın' ve 'toplum' ile ilişkisi (abstrakt/soyut manada) kesişiyordu. Bu yüzden kendine eş olarak büyük bir ihtimalle -topluma inat- bir hayat kadınını seçti.
Bence ret edilmekten de korktuğu için sıfır riziko almak istedi. (Ki bence bir hata idi.)
'Es war nach seinen eigenen Worten keine 'Liebe aus Mondschein und Rosenduft, sondern etwas so Prosaisches, wie der Montagmorgen.' s 58
Walter Nigg. V v G, Diogenes Verlag
'Montagmorgen' 'Pazartesi Sabahı' demek. Bu komiğime gittiği için bu sözü buraya taşıdım... V.G. Sien ile olan ilişkilerini Pazartesi Sabahı na benzetiyor. Buna gülmemek elde değil. V.G. protestan ve pek zengin olmayan bir aileden geliyordu. 'Aşk' ona zaten muhtemelen 'günah' gibi gözüktüğünden kendisi için olabilecek en 'aklı başında', süsten uzak, 'gerçek' bir ilişkiyi düşlüyordu. Yukarıdaki cümlede kendi yaşadığı aşk veya sevginin (Türkçeye çevrilme şekli konusunda şüphelerim var.) 'Ayışığı ve gül kokusundan uzak Pazartesi Sabahı gibi bir ilişki' olduğunu yazmışmış... 'Mış' diyorum, çünkü alıntıyı kontrol etmedim ve kendimi bu yüzden biraz da kötü hissediyorum. Zaten kitabın da biraz dandik ve komik bir kitap olduğunu biliyorum...:-)
Bazı insanlar vardır, yetiştirme şekillerinden dolayı mutluluktan, lüksten korkarlar ve zaten nerdeyse herşey lükstür ve mutluluktur onlar için... (Tabii bu mesela Doğu ya çok uzak bir tahayyül. Türkiye de bence bu tip insanlar yok ve olmadı... Libidostrukturları ve din ile ilgisi var. Türkiye de fakirlerin çoğu psikolojik olarak yukarıda çizdiğim tablodan çok uzaktır. Zaten V.G. nin yaşadığı gibi bir fakirlik, yani duyarlı, sofistike,narsist, mazoşist fakirlik çok hristiyanvari birşeydir, ben müslümanlıkta böyle bir fakirlik sevgisi, kendini aşırı frenleyip bütün hırsını tinsel dünyadan çıkartma diye birşey hiç bilmiyorum. Genellikle tam tersidir. Fakirlik güçsüzlük olarak algılanır ve kurtulunması gereken birşeydir.)
'Mater dolorasa' Bu da hristiyanlığın bir kadın tahayyülü. V.G. evine aldığı hamile orospuyu acılar içerisinde kıvranan bir Meryem gibi düşlemeye çalışıyor. Tabii olayı çok zorluyor...:-) Kitaplarda Sien in ne düşündüğünden hiç bahsedilmiyor ama aslında bence kadının aklı -ayyaş olmasına rağmen- daha başında V.G. den... Bu yüzden de biraz zaten Sien normal bir insan oluyor ve dikkatimize değer bir özellik göstermiyor. Halbuki V.G. 'deli' olmasıyla dikkatimizi çekiyor.

Türkiye ve TV

Evet, çok kısa bir süre de olsa televizyonda bir konuşma seyrettim Oğuz Oyan yönetiminde.Doğru şeyler söyleniyordu. Ama devletin programı yok. Aslında geç kalındı. Avrupa nın Türkiye nin üzerine gelişi konu ediliyordu. Yalnız bu yeni değil sadece şiddetti arttı. Ama Türkiye tarafında hiçbir hareket yok. Ani yapılabilecek de hiç bir şey yok. Yapısal çözümler aramak gerekir. Böyle ukala ukala konuşmak istemiyorum ama insan bazı şeylere seyirci kalamıyor.
Normalde sanat ve felsefe seyirci kalmanın
zorunluluk haline getirildiği alanlardır. Bunu da biliyorum. Burası da bir vitrin. Yani tiyatroya locadan bakma lüksü... Çünkü kısa vadede tek kişinin yapabileceği bir iş değil Türkiye nin sorunları... 'Türkiye yi kurtaran adam' diye bir film olsa, bu 'Dünyayı kurtaran adam' filminden daha abartılı bir komedi olurdu herhalde...
Papa ziyaretine tepki beni şaşırttı. Fransa yasa tasarısı çok daha önemli olduğu halde 20 bin kişi yürümedi. Bu tepkisiz halk bunu da es geçer diye düşünürken beklenmedik bir tepki geldi.
Gerçi bence geldiğinde sessiz ve kibar bir protesto olmalıydı, yoksa Saadet Parti sinin meydanlarda kendisi için gövde gösterisi yapması bence hiç hoş değil. Tabii Papa ya Türkiye deki katoliklerin sevgi gösterilerinin olması da doğaldır. Önemli olan herşeyin medenice, huzur içerisinde, mümkünse din dışı bir şekilde olması. Çünkü dinsel ögelerin kullanıldığı bir protesto kesinlikle Batı medyası tarafından enstrümentalize edilecektir. Saadet Partisi kendi seçmenini düşünüyor. Türkiye yi değil. Ellerine fırsat geçti tabii kullanacaklar. Kimse onların yüzüne bakmıyordu. Bu olayı kullanmazlar mı? Yani Saadet Partisi ile Kilise aynı mantıkla hareket ediyor.
Yine de tiyatro mantığı iyi işliyor medya sayesinde...
Bu mantığın nasıl işlediğini iyi bildiğim halde bazen ben bile kapılıyorum olayların akışına...
Şimdi en başa dönelim... En başta ne dedik? Amaçlı olarak suni bir Hristiyan-Müslüman düşmanlığı yaratılmaya çalışılıyor dedik. Bu senaryoya karşı çalışmak gerekir. Ama nasıl? Gaza gelmemek lazım. Bilerek gaz verenler var...
Eğer Papa burda kötü karşılanırsa, ki bunun için elinden geleni yaptı, bu oyunun bir parçası idi, kendi amacına ulaşmış olacak. Yani; 'Orası size düşman müslümanların olduğu yerdir kuzucuklarım, siz benim kucağıma gelin en iyisi.' mesajını Avrupa basınına vermek... Bu onun oylarını arttırır. Şimdiden kendine barbarların ülkesine gitmeye cesaret eden Tanrı yolunda gözü pek Papa rolünü yapıştırdı ve bunu süper oynayacağına eminim. Batı basının da buna gaz verenler olacaktır tabii ki...
Ben katolik fundilerle uğraşırken müslüman fundileri unutuyorum bazen. Çünkü ben müslüman fundi pek görmedim hayatımda, daha çok katolik fundi zihniyetini tanıyorum. Burdaki fundilerden pek bahsetmiyorum, çünkü onları tanımıyorum. Tek bildiğim aptal oldukları... Şimdiye kadar gördüğüm kadarı ile katolik fundilerden daha aptallar, bu da daha tehlike içinde olduklarını gösterir. Onları korumak, iki tarafın fundilerini birbirinden uzak tutmak gerekir.
Yalnız iki tarafta din ile argüman üretmeye çalışıyor, bu çok hoşuma gidiyor.(Dalga geçiyorum tabii) Bu Huntington gibi aşırı sağcı Amerika lıların istediği senaryo... Bu cahillik. Çok açık söylüyorum bütün dindarlar politik sömürüye karşı birleşin! (Marx a göderme) Keşke hem katolikler, hem müslümanlar politika ile dini ayırt edebilecek güçte olsa... Ama dindar ve saf insanlar öyle olmuyor işte... İki tarafta gaza getiriliyor bilerek. Böylelikle sağ partilerin oyları artmış oluyor. Komünizmi yıkmanın zafer sarhoşluğu içerisinde kendini ve dünyayı yıkmaya başlayan Amerika da gayet memnun yarattığı savaşların keyfini çıkartıyor. Gaza gelmemek lazım...

2006-11-26

2005 Mayıs Slovakya



5-8 Mayıs tarihleri arasında 2005 yılında Slovakya da yapılan bir sempozyuma katıldım. ('Akademie an der Grenze') Konusu sınırlar idi bu sempozyumun. Bu konuda biraz fazla dolu olduğum için saçmalamış olduğumu hatırlıyorum sadece şu anda. Slovakya çok güzeldi, insanlar çok tatlı ve güleryüzlü. Tatil için, görmek için tavsiye ederim.
Pahalı komşu ülkeleri aratmayacak yerler var.
Tarih ve politika konusunda buraya da ekleyeceklerim var.

2006-11-25

Viyana daki Son Yazı




Bu Viyana da hatırlayabildiğim kadarı ile yazdığım en son yazı. Yazının benim için sembolik değeri var, bu yüzden bu yazıyı da 'Oda Toplama' serisine ekleyebiliriz. Bu yazıyı yazdığımda ben şahsen yazıyı çok beğenmemiştim, sadece görüşlerimi belirtiyordum. Aradan zaman geçtikten sonra bugün tesadüfen elime geçtiğinde o zamandan daha çok beğenmem ilginç. İnsan bir ülkede yaşarken o ülke doğal geliyor her haliyle insana, insan başka türlüsünün olabileceğini düşünmüyor. Halbuki sınırlar fani şeyler arkadaşlar...'Entnationalisierug der öffentlichen Diskurse' Evet, böyle bir fikir aklımdan geçmişti.Yani (aşağı yukarı) 'halkı ilgilendiren söylemlerin milliyetçilikten arındırılması'...
Çünkü monarşilerden, imparatorluklardan ulus-devletlere geçerken suni milliyetçilikler yaratıldı... Psikolojik olarak da medya küreleri yaratıldı birbirinden izole olduğu için daha çok atıp, tutabilen... Eskiden bu iş yani halkı belli medyalarla belli frekanslarda tutmak daha kolaydı.Şimdi de aynı şey yapılmaya çalışılıyor ama şu anda daha zor. Çünkü internet var...

2006-11-23

Artistanbul November 2006

Sergi Notları:
Mac Art
Galerist Antrepo 3 te hemen göze çarpanlar...
Micheal Parenti 2003 Kasım İstanbul fotoğrafları idi onlar herhalde... (Bir serinin parçası idi ama gazetecilik fotoğrafı da olabilecek nitelikteydi)
Sema Bicik...Vucüt...
Uğur Çakı hayvanlar
Erinç Seymen
Güçlü Öztekin
Hüseyin Bilişik Vefat (Ayrıca tek resim de olsa etkileyici idi, stili vardı.)
Çok fazla taklit vardı. Güzeldiler. El emeği ve maharet olarak iyidiler ama yine 'this has been done before' problemi...
İnsana hayatınının bir yerinden sonra tükenmişlik hissi geliyor... Sanattan da artık nefret ediyorum ama sigara tiryakisinin eski alışkanlıklarını bırakamaması gibi ben de yine bu çöplükte ilginç birseyler arıyorum.
Ama bu sanat pazarı yine beni zorladı Istanbul daki herşey gibi... Bir kere ismi bence Sanat Fuarı olsaydı, daha basit, şık değil ama gerçek, çünkü sonuçta sanatsal bir tecrübe olmuyor o kadar şeyi insan aynı anda görünce... Kakaphonie...
Tabii ki yine de iyi ve güzel... Ama dışardaki kalabalık, dişardaki brutalite yeterince sergilenmiyor bence Istanbul da... Çünkü herkes bundan kaçmaya çalışıyor...
Zeynep San Istanbul Resimleri benimde hayalimde olan Istanbul...Olmayan bir Istanbul...
Sait Günel in bir resmi vardı bir köşede Istanbul ile ilgili o da pek hoşuma gitti.
Veee Avusturya
Österreich war vertreten mit Alfred Hrdlicka. Vielleicht waren auch andere aber Hrdlicka war nicht zu übersehen mit seinem 'Ausstellungen. Die sexuelle darstellende Geometrie des Alfred Hrdlicka.'
Rauschenberg, American Pop Artist
Bülent Demirağ
Birsel Bosut Mavi, Beyaz, Kırmızı, Kızıltoprak Sanat Galerisi
Antonis Tavanis
şimdilik bu kadar...

2006-11-22

Kennedy Assasination

Kennedy nin suikaste uğradığı günün yıldönümü bugün; 22 Kasım 1963. Hala da sır perdesi tam olarak aralanamadı bildiğim kadarı ile. Kennedy bana hep ilginç gelmiştir. Ölümü de esrarengiz..
***
Başka bir konu. Papa etrafı biraz kızıştırdıktan sonra Istanbul a geliyor. Ayasofya da ayin yapmayı istemiş olması ne kadar bunak ve saygısız olduğunu göstermektedir bence modern Türkiye ye karşı. Bugün bile hala Istanbul ve İzmir yerine eski yunanca isimleri telafuz etmekten politik çıkar sağlamayı uman aşırı tutucu çevreler var Avusturya da. Tabii ki bunların telafüzü sorun değil ama arkasındaki zihniyet önemli. Ben mesela Avusturya da televizyonda Schönborn u Ayasofya nın önünde yalancı üzgün bir yüzle gördüğümde kulağımın işittiklerine inanamamıştım. Schönborn: 'Tabii ki bu kilisenin müslümanların elinde olmasından üzgünüz.' gibi birşeyler söylemişti. Halbuki orası bir müze. Müze olması da hiristiyan ve müslüman fundilerin birbirleriyle aptalca temaslarını önlemek için en iyi çaredir. Ayrıca modernin dinin ötesinde bir kardeşlik veya en azından tampon bir alan yaratma fikrine karşıdır Schönborn un söyledikleri. Aynen müslüman fundiler gibi sadece kendini iddia etmek istemektedir.
(fundi =fundementalist) Halbuki Avrupalı bir din adamının daha medeni olması gerekirdi. Bu tutuculuğu Avusturya nın erken tarihinde ne bir Fransız İhtilali benzeri, ne de Almanya daki gibi güçlü bir protestan hareketin olmayışına bağlayabiliriz. Habsburglar yönetmek için kilise faktörünü gayet iyi kullanmışlardı. Aslında Hitler tecrübesi yaşanmamış olsa idi, muhtemelen sosyalistler ikinci dünya savaşından sonra da iktidar olamayacaklardı. Bütün bunları şu andaki Papa Almanya nın güneyindeki Bayern eyaletinden olduğu için ve bu coğrafyanın belli ırkçı görüşlere teşne olduğunu bildiğim için yazıyorum. Hiristiyanlığa ve papalık kurumuna saygıda kusursuzluk etmemek gerekir, böyle birşeyi de düşünmüyorum, ama biz koyun değiliz, birileri hala eski usül çobanlıkların peşinden koşsa da...
***
Başka bir konu yine. Saflığın acmısızca kullanılmasından bahsederken AKP nin dış politikasından bahsetmemek olmaz. AKP dış politika konusunda zayıf kalmıştır. Bence iyi niyetlerinin, tecrübesizliklerinin kurbanı oldular. Biraz da aşağılık kompleksi var tabii. Biz sizden de daha Avrupalı olacağız gibi... Veya bizden evvelkilerden daha iyisini yapacağız gibi... Ama zaten bu zor değildi, çünkü daha evvel de çok birşey yapılmıyordu.

2006-11-21

Hanuman




Hanuman Hint mitolojisinde bir Tanrı anladığım kadarı ile.Ama burda, yani bu blogun baglamında bir dj sanıyorum, yukarda bir link var.
http://en.wikipedia.org/wiki/Hanuman linki de mitoloji ile ilgilenenler için
Etherbeat radyo dan bir podcast ('Smoke and mirrors mix') sayesinde bütün bunlardan haberim oldu.. Çok süper bir pod! Merak edip baktım neymiş diye, Hanuman.
James Bond un böyle çalındığını herhalde hiç duymadınız. Goran Bregoviç i hatırlatıyor.
Podda hatta 'Üsküdar a giderken' bile var, zor tanınır bir halde de olsa...Benim çok hoşuma gitti. Tavsiye!

yukarıda da bir link var farketmeyenler için!!!!!

2006-11-19

APEC Hanoi 2006


Vietnam da Asya Pasifik Zirvesi varken, CNN Blair i Pakistan da Bush u da Endonezya da gösterdi. Bu iki ülkenin de tavrı açık. Ekonomik işbirliğine evet, teröre karşı savaşmaya evet, ama savaşa hayır... Türkiye kadar vıcık bir ülke yok...Bu insanı üzüyor... Türkiye Lübnan a asker bile gönderiyor... Rezillik.
Yine tekrarlıyorum medeni protesto kültürümüz yok. Televizyonda İstiklal Cadde sinde yürüyüşlerini gördüğüm ülkücüler amaçlarının tam tersine ulaşmış oluyorlar... Fransa ya protesto olarak ben kadın, erkek, çoluk, çoçuk renkli ve ilginç yazılarla ellerinde yürüyen bir grup beklerken yeniçerilerin hortlamış ruhu gibi bir sıra uluyan adam görünce şok oldum. Gerçekten şok oldum.
Aşırı sağın veya aşırı solun yürümesi insanların aynen benim gibi sokağa çıkıp yürümeye korktuklarını gösteriyor... Yani orta sınıf burjuva yürümüyor. Veya yeterince yürümüyor. Mutlaka birşey yapanlar var. Beşiktaş Belediyesi 29 Ekim yürüyüşü düzenlemişti. Ama yetmiyor...
AB ile ilgili,,,
Bir birliğe girmeyen, veya bir birlikle gotik aşklara benzer katil ve sevgıili ikileminin aynı anda yaşandığı tuhaf ilişkiler kurmayan daha dengeli ülkeler de var... Onları örnek alalım demiyorum ama yine de kafamızı kumdan çıkartsak iyi olur.
Türkiye de temel eğitim ve yabancı dil
Bu arada hep söylemek istediğim birşey daha var. Hiçbir ülke yok ki yurt dışında gördüğüm, Türkler kadar kötü bir temel eğitim almış olsun ve İngilizce bilemesin...
O en küçümsediğiniz ülkelerden gelen en alt seviyedeki insanlar Türklerden daha çok İngilizce biliyor... Ve de bunu bildiği için kendini birşey zannetmiyor. Bu da çok önemli! Ben hatırlıyorum, daha evvelki senelerde idealistliğimden hep herşeyin Türkçe sini söylemeye çalışırdım, bir banka elemanı bana aptal İngilizce bilmeyen vatandaş muamelesl yapmaya kalkıştı. Halbuki İngilizce konuşması istense tek doğru cümle kuramaz, sağdan, soldan kaptığı birkaç kelimeyi kar sayıyor...Muhtemelen gecekondudan geliyor ve oraya gelebildiği için kendisiyle orantısız bir gurur duyuyor. Hizmetli olduğu halde efendi konusunda çok seçici...:-) Bu bir tayfa...
Öte taraftan Türk işçileri daha Arapça Kuran okumayı mı öğrensinler yoksa Almanca mı gibi aptal, saptal suni sorunlarla vakit geçiriyor... İkisini birden öğrenmeyi zaman israfı görecek kadar okuma yazma kültüründen uzak halkımız. Eşşek gibi çalışsın, para biriktirsin. üresin, başka bir derdi yok. Tabii ki hepsi böyle değil ama çoğunluk böyle...
Böyle olunca bizde eziliyoruz. 'Kahraman erkek' olayı artık işlemiyor bu devirde. Ölmek yeterince efektif değil. Türkiye nin doğusunda iki doğulu halk batılı bir senaryo ile savaşıyor. Kazanan üçüncü kişi, savaşanlar değil, savaştıranlar... Ama tabii bizimkiler hala inanılmaz bir savaşan kahraman erkek miti ile yaşamasaydı, bütün bunlar olmazdı...Yani doğunun mitleri batılı senaryo ile birleşince kendi otantik amacını kaybediyor... Subje kendi özgürlüğü için kendi iradesiyle savaştığını zannediyor halbuki subje kendisinin ne kadari doğulu, ne kadarı batılı bunu ayııt edebilecek güçte bir subje değil... Onun için bir tek dünya var, herşey anlaşılabilir ve kolay...Mitler hep aynı; bağımsızlık, özgürlük... Halbuki bu mitlerin de bir modası, taklidi, gerçeği var arkadaşlar...
Ek: Tabii başlık ve benim serbest çağrışımların uçtuğu yer arasında bir gariplik var, ama zaten bu blog bu iş için biraz. Bir de tabii Türkiye nin ABD, AB ve Ortadoğu bakış açısından dünyaya çok sıkılıyorum.
Elime geçen bu satırları ekleme ihtiyacı hissettim.
APEC's 21 Member Economies are Australia; Brunei Darussalam; Canada; Chile; People's Republic of China; Hong Kong, China; Indonesia; Japan; Republic of Korea; Malaysia; Mexico; New Zealand; Papua New Guinea; Peru; The Republic of the Philippines; The Russian Federation; Singapore; Chinese Taipei; Thailand; United States of America; Viet Nam.

Güneş,Takvim, Istanbul



Birgün Istanbul dan bahsederken bir arkadaşım Ezan dan bahsetti. 'Orda hep Ezan okunuyor değil mi?' dedi.
Soru beni şaşırttı. 'Evet.' dedim. Ama ben Istanbul u kendi imjinasyonumda günde 5 kere Ezan okunan yer olarak kaydetmemiştim. Ama tabii benım bunu böyle kaydetmeyişim onun da o şekilde kaydetmesi gayet doğal...
Mesela ben islamın ay takvimini kullandığını tamamen es geçmişim. Farkında bile değildim. Açıkcası hiç aklımda yoktu ama bunun hiç aklımda olmayışının da bir tür cehalet olduğunu düşünüp, araştırmaya başladım...
Türkiye nin modernleşme macerası içinden bakıldığında başka türlü, dışından bakıldığında başka türlü gözüküyor...
Bu konu da daha sonra dönüp, daha çok yazmam gerekenlerden... Bir başlangıç yapmak önemli birşey bence, tamamlayamasak bile...

2006-11-17

Margarethe Hilferding-Hönigsberg

Margerethe Hilferding-Hönigsberg Avusturya da Viyana Üniversite sinden 1904 yılında mezun olan ilk kadın tıp doktoru... Çok başarılı bir kariyerden sonra Nazi kamplarında öldürülüyor.. Yukardaki linkte bundan bahsediliyor. Bir yahudi olması bence tesadüf değil. Çünkü genel olarak yüzyılın başında Viyana daki yahudi aileler oldukça ileri görüşlü, zengin, entellektüel ve sanatsal kapasiteleri olan insanlar... Bunun yanısıra inanılmaz tutucu, fakir, gerikalmış bir hiristiyan topluluk da var Viyana da... Hitler onların sayesinde iktidara geliyor... Ama tabii sadece onların sayesinde değil...
Bu kadının hayatını burda örnek vermemin çeşitli sebepleri var. Yahudiler doğulu bir halktır. Antisemitizim yahudi düşmanlığı demek değildir!!!!!!!! Bunu gördüğünüz yerde düzeltin! Sami halklara karşıt demektir. Yani Babil, Asur, Fenike ve Arapları içine alır bu kategori... Doğu ya karşı bir düşmanlıktır öyle değilmiş gibi de gözükse...
Mesela yukardaki bayan doktor Batı dillerini çok iyi biliyordu, kültürlü idi, birçok insana yardım etti ama yine de Nazi kamplarında öldürülmekten kurtulamadı.
Sizce niye?
Irkçılar yönetimi ele geçirmişlerdi...
Mesela Heidegger de onlarla işbirliği halinde idi... Sizce niye?
Çünkü yahudiler herşeye rağmen asimile olmadılar. Onlar Avrupalı ve Amerikalı halkların yok ettiği öteki halklar gibi değillerdi. Entegre olmuşlardı ama asimile olmadılar.Bu bazılarını rahatsız etti.
Hatta onları Filistin e, eski Osmanlı topraklarına postalamış olmaları bir taşla iki kuş vurmak gibi olmuştur Batı için... Hem yahudilerden kendi ülkelerinde kurtulmuş oldular, hem de Ortadoğu da söz sahibi olmalarını sağlayacak kendilerine bağımlı bir uydu devlet kurmayı başardılar. Yahudi - Filistin düşmanlığı maalesef bazılarının işine geliyor ama çok aptalca aslında...

TRT2 İlber Ortaylı

Aman, aman bir dahaki bölümleri kaçırmayın... Ben de kaçırmayayım... Ben bu bölümü de yine tesadüfen yakaladım ve en başından seyredemedim ama çok önemli şeylerden bahsediliyordu. Gerçi bu işlerle ilgilenenler bunları biliyor ama yine de tekrar dinlemekte, İlber Ortaylı dan dinlemekte fayda var...
Artı benim 'Okzidentalistin' (14 Eylül 2006) başlıklı blogumda da kendisinden bahsediliyor.
İlber Ortaylı dünki programda ilginç bir iddiada bulundu ve dediki 'Aslında 19.yüzyıla kadar bir Avusturya İmparatorluğu yok. Ancak Napalyon dan sonra böyle birşey iddia edilebilir dedi. Ama bugünkü Avusturya ve Alman sağının bir kısmı kendini zaten eski Alman İmparatorluğu ile tanımlıyor... Tabii gerçekdışı, kendi psikolojik kabuğunda yaşamayı sevenler için ideal bir hayal mahsülü ama kendilerini o şekilde daha çok seviyorlar.

2006-11-16

Şikayet

Dün akşam yine istemeden bir programa rast geldim ve yine sinir oldum. Normalde TV seyretmiyorum pek ama yine de insan ara sıra bazı şeylere rastlıyor... Ben hala yaşadığım ülkede hissedemiyorum kendimi...
Semiperipherie burjuvası prof. ları yüzsüzce millettin önünde boş boş konuşmaktadırlar... Ekodiyalog denen NTV deki programı kastediyorum... Böyle insanlar insanı zorla dengesiz sol yaparlar... O kadar büyük bir yüzsüzlük, şımarıklık var ki insanlarda... En ufak biraz fazla bir şey bilen ötekini ezmeye çalışıyor, bu da bütün toplumca mübah sayılıyor... Yani az bilen de eline koz geçse ötekini ezecek... Canım milletim ben...
Böylelikle toptan sefalet çekmeyi tercih ediyorsunuz...
500 milyon maaş alan bir işçi arıyor ben nasıl geçineceğim diyor, adamla resmen dalga geçiyorlar... Ülkede ciddi kurum yok ki. Kim kendini kurtarabilirse...' Altta kalanın canı çıksın!' diye bence yazsınlar, bir anıt dikelim, o anıtı da hani Reina da aptal saptal inşaatlar yüzünden insanlar ölmüştü ya, oraya konduralım. Yüce Türk milletinin ruhunu ifşa eden süper bir sanat eseri olur bence! Avrupa da olsa böyle birşeye izin verebilirlerdi. Ama orda insanlar böyle bir şeyin utanılacak bir şey olduklarını bildiklerinden anıt sanat olarak kabul edilebilirdi. Ama burda gerçek! Sanat yapılacak bir durum yok burda...
Amerikalı Cumhuriyetçiler bile sizin yanınızda sol kalır... O kadar derin aptalsınızki...
Devlette para yok, o zaman kaliteli adam parası olanın yanına gidecek ve onun çıkarlarını koruyacak... Böylelikle hem kendisi paralanacak, hem de onu tutan şirket... That s it! Adamların prof. oldukları halde hayat görüşleri, felsefeleri daha ileriye gitmiyor...
Sorular daha önceden öğrencilerin eline veriliyor. Spontan soru sormak yok. Bir tanesi soruyor, bu yabancı bankalar iyi midir, kötü müdür diye... Hafif şişman bir bey' İyidir yavrum, onlar bize ev kredisii verir. Sen de evlenirsin.' diyor... Falcı Bacı ya da sorsak bu kadarını söylerdi herhalde...
Aaa ne iyi o amcalar demek bol, bol para dağıtmak istiyorlarmış bizlere... Teşekkürler ekodiyalog ! Neler öğrendim ben senden!
Türkiye de büyük banka yok. Tabii ki yok, çünkü küçük birbirleriyle savaşan kurt çetelerinin yaşadığı yerde büyük ve dürüst bir kurumun olması çok zor... Bu ülkede üç günlük zenginlere banka kurdurttular, onlar da hemen halkını hortumladı... Çok süper bir bankaclık tarihimiz yok aslında...
Çünkü halkımız çabuk zengin olup, sömürmeyi, ezmeyi seviyor...

2006-11-14

Susurluk, Çatışma, Kadın

Susurluk Balıkesir iline bağlı 3 Kasım 1996 yılında meşhur trafik kazasının olduğu bir ilçemiz. Dün Istanbul 2. Ağır Ceza mahkemesinde DYP milletvekili Sedat Bucak olaydan 10 yıl sonra sembolik denebilecek bir ceza aldı. 1 yıl 15 gün. Susurluk bir utançtır. Aynen Tansu Çiller in bir utanç başbakanı olduğu gibi...
Hiç unutmuyorum Viyana da nasıl tesadüfen bu olayı duyduğumu. Olayı ilk Herald Tribun de okudum. (Belki o günkü Herald Tribun ü bulabilirim.) Amerikalı bir akademisyen (yakışıklı bir akademisyen) bana bu trafik kazasından sonra 'Türkiye de yargı ve devlet gerçekten bu kadar güçsüz ve dandik mi?' 'Ben Türkiye yi daha iyi durumda sanıyordum.' demişti. Ne tesadüf ben de! Niye gazete almadığımı, nasıl olur da böyle bir haberden habersiz kaldığımı sormuştu bana... Haklı idi. Olayı daha sonra gazetelerden takip ettim ama gazeteler birşey yazmıyor ki...
Kasım ilginç bir ay. Kasım 2003 te Istanbul da atılan bombalar üzerine bir yazı yazdım Viyana da Bunte diye bir göçmen dergisinde... Bu nedeniyetler çatışması tezinin bir kurgu olduğunu 'self fullfilling prophecy' olması amacı ile Avrupa ve Amerikan sağı tarafından ortaya atıldığını anlatmaya çalıştım ve olayıın kadın haklarıyla aslında hiç de ilgisi olmadığını tam tersine kadın haklarının instrümentalize edildiğini anlatmaya çalıştım daha sonraki yazılarımda...
Dünki Uygarlıklar Birlikteliği haberleri basında bana bu yazıları hatırlattı. 'Akil adamlar' kelimesi kesinlikle feminist bir eleştiriyi hak ediyor...

2006-11-13

Çağan Irmak

Evet, itiraf ediyorum ben 'Asma Konağı' hiç seyretmedim, sadece ismini duydum. Yani burda yaşayanlar için kesin Çağan Irmak ismi yeni değildir ama benim için yeni. Ne yapayım?! Bu blogun güzel tarafı kimsenin gündemine uymadan kendi gündemini kendi hızında yaratabilmek. Bir de bir insan ülkeler arasında yaşıyorsa o ülkedeki yerleşik insan gibi birçok ayrıntıyı bilmiyor.(Mesela şu ATM denen şeyler beni ne kadar zorlamıştı...) Ben yerleşik olma fikrinden tiksinti duyan bir insan olmakla birlikte artık bu yaşlarımı daha yerleşik geçiriyorum... Ama gönlümde yatan her an her yerde ve aslında hiçbir yerde olmamaktır... Göçebe bile değilim, çünkü göçebe yer ile değil ama zaman ile uyumlu yaşar... Bir rutini vardır... Zaman olarak düşünüldüğünde göçebe de yerleşiktir...
Ben her türlü rutinden nefret ediyorum... Ama yine de zamanı yere tercih ederdim oryantasyon gerektiğinde... Mesala şimdi güneşli bir yere gitmek vardı... Ahh ahh...
Çağan Irmak bence başarılı bir rejisör. Umarım yurtdışındaki sinemalarda onun da filmlerini seyrederiz.
Almanya da yetişen Türk yazar ve film yapımcıları çok vahşi hayatlardan geçerek bir yere gelmişler. Başarılı şeyler ortaya koyuyorlar ama o şeyler Türkiye ile ilgili olmuyor...( 'Duvara karşı' bence çok vahşi bir filmdi...Vahşet, dehşet bazı basamaklardan geçmemiş bir libido hızlandırılmış bir uyum sürecinde ne hale gelir? Sanki bunun cevabı veriliyor o filmde... Ama tabii yine de zorla barbarlaştıran libido yasakları dolu bir toplumsal hayatımız var. Bu yadsınamaz...)
Zaten bir tane Türkiye yok. Bir tane Istanbul olmadığı gibi... Herkesin kafasında başka bir Türkiye var, başka bir Istanbul var...

2006-11-12

La Llorona Albümü Lhasa nın


Bu albüm 1998 yılından, hatta 1997... Ama benim hayatıma yeni giriyor... Bence çok hoş...
Yukardaki linkte albümün şarkı sözleri var, hem İspanyolca, hem Fransızca.
Ayrıca İspanyolca için bu linki tavsiye ediyorum.

http://www.ispanyol.com/

25 Şubat 08

İşte blogum harika bir şekilde suni hafıza olarak işlevini bir kere daha yerine getirdi bugün. Hani bir parçanın melodisini bilirsiniz de, ama kimin söylediğini hatırlayamazsınız... Hemen bloguma başvurdum.Çünkü bir şekilde unutacağım şeyleri hissediyorum sanki.
'Los peces en el rio' başlığını bilgisayarda bir yerde gördüm ve şarkı hemen aklıma geldi ama şarkıcının ismi aklıma gelmedi, ama bloga koyduğumu biliyordum. Çok tanınmış biri değil, güncel de değil, ama benim pek hoşuma gitmişti... 'Los Peces en el Rio' Latin Amerika da çok bilinen halk türküsü gibi birşey... Zaten müziğin neşeli bir ninni gibi oluşu, ayrıca sözlerin saflığı, duruluğu, berraklığı yerli kültür ile hiristiyanlığın birleşimi mitolojik, folklorik bir tat veriyor. Çeşitli variyasyonları olan bir parça. Ama ben Lhasa nınki sini hoş buldum. 'Kitchig' olan varyasyonları da vardır tabii. Aşağıda İspanyolca sözleri veriyorum.

Los Peces en el Rio

La virgen se está peinando
Entre cortina y cortina
Los cabellos son de oro
Y los peines de plata fina
Pero mira como beben
Los peces en el río
Pero mira como beben
Por ver al dios nacido

Bebe y beben y vuelven a beber
Los peces en el agua por ver al dios nacer
Bebe y beben y vuelven a beber
Los peces en el agua por ver al dios nacer

La virgen va caminando
Y va caminando solita
Y no lleva pa compañía
Que el niño de su manita

Pero mira como beben
Los peces en el río
Pero mira como beben
Por ver al dios nacido

Bebe y beben y vuelven a beber
Los peces en el agua por ver al dios nacer
Bebe y beben y vuelven a beber
Los peces en el agua por ver al dios nacer

La virgen lleva una rosa
En su divina pechera
Que se la dio San José
Antes que el niño naciera

Pero mira como beben
Los peces en el río
Pero mira como beben
Por ver al dios nacido

Bebe y beben y vuelven a beber
Los peces en el agua por ver al dios nacer
Bebe y beben y vuelven a beber
Los peces en el agua por ver al dios nacer

La virgen lava pañales
Y los tiende del romero
Los pajarillos cantando
Y el romero floreciendo

Pero mira como beben
Los peces en el río
Pero mira como beben
Por ver al dios nacido

Bebe y beben y vuelven a beber
Los peces en el agua por ver al dios nacer
Bebe y beben y vuelven a beber
Los peces en el agua por ver al dios nacer

2006-11-10

BRIC (link) ve Ecevit yine...

Dünki bir köşe yazısını yine tesadüfen okudum Milliyet te. Ecevit e veda yazısı olarak düşünülmüş belki ama veda yazısından çok erken bir hesaplaşma gibi gözüktü bana.
Kısa kısa...
Ecevit 'Kürt sorunu' kelimelerini kullanmamakta da haklıdır. Bende Viyana da gazetede, bir keresinde Standart ta 'Türk sorunu' kelimesini yanında bir fes resmi ile birlikte gördüğüm zaman kudurmuştum. Çünkü aklıma 'Yahudi Sorunu' kelimeleri gelmişti. Hiçbir topluluğun isminin 'sorun' kelimesi ile yanyana anılmasını doğru bulmuyorum. Bunu çoğunluğa sahip grupların ötekileri aşağılama ve ayrımcılık makinesine devretme enstrümanı olarak görüyorum. Kimse kendini identifize ettiği (özdeşleştirdiği) bir kimlikle sorun olarak algılanmak istemez.
Sonra Hasan Cemal (yine dayanamayıp isim veriyorum ama zihniyetler, korkular çok standart Türkiye de, yani bir tek Hasan Cemal e ait değil o düşünce veya duygu) üçüncü dünyalıktan korkuyu dile getiriyor. Bu çok tipik bir düşünce şekli... 'Abi ikinci kümeye düşmeyelim!' zihniyeti... Abiler futbol ligi değil bu ! Dünya görüşleriniz kendi hayata bakış açılarınızı yansıtıyor ve de bu yüzden daha çok duygusal... Yani analiz ve gerçekçilikten çok duygusal kitlerle olayı götürmeye çalışan bir grup var...
Hasan Cemal in dünki yazısında Rusya, Brezilya, Çin üçüncü dünya olarak geçiyor ve de Ecevit ölmeseydi ve de iktidarda olsa idi (ki zaten daha cenaze kalkmadan böyle birşey yazmak bence doğru değil) bizi bu dünyaya yaklaştırmaya çalışacağından bahsediliyor. Bir kere bu ayıp, hadi bunu geç, gerçekten böyle olacak mıydı o da belli olmaz ama önemli olan zihniyet... Bu zihniyet Türkiye de çok hakim; kendi acizliğinden ve fakirliğinden dolayı fakirlikten nefret etmek... 'Abi en başa oynayalım, ezilsek bile bizde birgün ezeriz.' Bunlar aptalca zihniyetler... Sizinle kedi fare ile oynar gibi oynuyorlar.
Acaba Türkiye yi nereye koyuyorsunuz? Kendinizi ne zannediyorsunuz?
Siz bir Çin, bir Rusya, bir Brezilya olabildiniz mi? Veya olabilir misiniz?
Bu ülkelerden hiçbiri Avrupa dan sizin gördüğünüz muameleyi görmez, göremez... Yani aşağılanmayı kastediyorum muamele derken... AB bu devletlerden hangisine 'Limanları aç!' diye ultimatom çekebilir? 'Zayıfız ama güçlüye yamanıp bizde güçlü olacağız.' zihniyeti bir tür taşralı zihniyetidir. Gerçeklerle alakası, ilgisi yoktur.
Şimdilik bu kadar...
BRIC ile ilgili bir link de var yukarıda... (Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin için kullanılmış ilk Goldman Sachs tarafından...)
Tabiiki gidip oralara yönelim demiyorum. İlk önce kendimiz olmayı, kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı öğrenmeli idik.Hiç değilse şimdiden sonra dünya görüşlerimizi aşmaya çalışmalıyız... Dünya Türkiye ve AB etrafında dönmüyor sadece...

2006-11-09

Bilinç ve Filmler


Eveet. yine döndüm dolaştım en başta verdiğim karara döndüm. Bütün izlediğim filmleri yazacağım buraya... Arada mutlaka kaçırdıklarım olacak, ama yine de bilince girip çıkanların hesabının tutulduğu bir defter olması bence hoş... Bir tür bilinç muhasebesi...
Yani filmleri buraya yazmaktaki amaç bir günlüğe not almak değil sadece. Çünkü bu filmler üzerine yazıp, düşüneceğim kadar önemli filmler değiller. Yani gündüz bilinci ile diyelim, bu filmler beni etkilemiş veya hakkında yazı yazmaya motive etmiş değil. Tam tersine ikisi de hayal kırıklığı idi. Amaç filmleri not ederek bilince girenlerin hesabını tutmak. Yani oldukça ruh hastası, tam filozoflara göre bir iş. Biliyorsunuz Wittgenstein aslında çok konuşkan, şen şakrak, iletişimden çok hoşlanan bir insan değiidi ama yine de günlüklerinde kendi billincine disiplin getirme hırsı vardır. Bu çok başka, hatta biraz hastalıklı bir hırs... Mesela yazı yazarken, müzik dinlerken veya rüyalarınızda hiç bilmediğiniz, hiç düşünmediğiniz, hiç kurgulamadığınız yerlerde ve olaylarda gezinirsiniz ya... işte kara kutunun malzemeleri nerden geliyor diye kendinize sordunuz mu hiç bilmiyorum... Eğer bilinç bir kara kutu ise onun da found footage kolayına geliyor olabilir...
Dün iki tane film seyrettim.İkisini de beğenmedim.
Volver ve Arsene Lupin.
Volver deki tek güzel şey Penelope Cruz idi. Bazı sahneler tek başına çok güzel ve başarılı ama bütün film bence öyle değil. Konu fazla ağır...
  • Volver
  • 2006

    2006-11-08

    Ecevit


    Ecevit için tabiiki ben de çok üzüldüm. Ama yazacak vakit olmadı düşündüklerimi. Şu anda vakit bulduğum için çok mutluyum. Ecevit bence 18 Mayıs 2006 da ölmüştür. Daha o zaman çok üzüldüm ve yazmak istedim ama gümdem vıcıktı...Kaygandı...Bekledim.
    Bir kere inanılmaz bir hata idi GATA nın önünde yapılan açıklama. 'Ecevit burdan yürüyerek çıkacak' diye açıklama yapan doktor veya gazeteciler kendi kendilerini rezil etmiş oldular. Bence rezil olan aynı zamanda Türkiye nin saygın tıp kuruluşlarından biri olduğu için durum daha da vahim. Ama zaten Türkiye de hastahane yok, bunu bilen biliyor. İstanbul daki hastahanelerin nerdeyse hepsini gezdim ve durumun yeterince iyi olmadığını biliyorum. Son yıllarda ama iyileşme var, bunu da söylemek lazım...
    Mesela Şişi Cevahir güzel bir alışveriş merkezi, tamam pratik, kullanılışlı. Ama o arsada bir hastahane bence İstanbul için çok daha gerekli idi. Bir tane gerçek anlamda büyük, 15 milyonluk şehre yakışır, modern ve herkesin gidebileceği bir hastahane yok. İstanbul da olmayışı problem olsa da Anadolu ya daha evvel yapmak gerekirdi. Niye bunlarla uğraşıyorum? Bunlar sanıldığı gibi para meseleleri değil zihniyet meseleleri...
    Ankara yı tanımıyorum ama Istanbul dan daha iyi olacağını zannetmiyorum.
    Buuu bir.
    Şimdi başka bir konuya geçiyorum. Ecevit Financial Times da yazdığı gibi pigmelerin arasında bir dev idi. Ama bizde yeterince Ecevit yok. Türk insaninin büyük bir kısmı sağ veya sol nedir bilmez, bu yüzden de iyi kalpli, tek kelime İngilizce bilmeyen bir başbakanımız var. Uzaktan kumandalı, iyi görünümlü. Tabii ki birleştirici unsurlar ve figürler bir topluluk için önemlidir, din de onlardan biridir. Ama politika için yetmez, politika başka birşeydir.
    Türk halkı solu sevmez. Özellikle bir kesim vardır ki soldan nefret eder. Acı çekmeyi sevmez bir kesim vardir. Mafyayı, adam öldürmeyi, her türlü üçkağıdı mübah sayar iyi yaşamak için. Onları burda yargılamak istemiyorum. Herşeyi bir film perspektivinden görmek mümkün olsa, onları da seviyoruz. Sağın veya solun içinde çok çeşitli tip ve kesimler vardır. Bunları aşmaya çalışan oluşumlara da saygım var ama ilk önce bir tiplemeler kervanından geçelim istiyorum...
    Elimde olmadan Demirel üzerine yapılmış bir belgesel geçiyor gözümün önünden... Sadece bir sahneyi hatırlıyorum. Demirel şık giyimli ve elinde bir şapka ile yürüyor, yanına fakir bir vatandaş geliyor. Demirel den birşeyler istiyor. Demirel büyük bir iğreti ile kendini fakir adamdan kurtarmaya çalışıyor. Ama o sahnede, o hareketlerde bütün bunlardan daha fazlası vardı. Demirel fakirlikten iğreniyor... O adamdan iğreniyor. Adama nefretle elini ve şapkasını indirirken sanki o adamı çok iyi tanıyor, o adamı kendi içinde de hissediyor... Demirel gerçek fakirlikten geliyor. Bu tipleme toplumda çeşitli versiyonları ile var. Fakirlikten nefret ederek sağ görüşlü olmuş kimseler...
    Dün Rahşan Ecevit ve Bülent Ecevit in gümüş kaşıklar hikayelerini bende okudum...O hikaye fakirliğin Demirel gibi algılanışlarına tam terstir... Orda bir O. Henry James edebiyatını andırır bir kendini sevme vardır. Edebi bir fakirliği sevme...Buna ancak iyi şartlardan gelen sanatçı ruhlu çocuklar hakimdir. Onlardan bu ülkede çok yok.
    Daha çok gerçek fakirlikten gelip fakirlikten nörotik denebilecek şekilde korkan ve kaçan insanlar var... Fakirliği güçsüzlük olarak görüp (ki bence değildir) kendisini ezilenlerden değil ezenlerden yapmak isteyen... Bu kişilerin iyi ve kötüleri kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmıştır. İçlerinde hep potansiyel bir nefret vardır.
    Freud a göre kişilik aslında yaşamın ilk iki senesinde pekişir. Yani çocukluğumuz aslında çok önemlidir. Ruh gerçek maddi şartlardan bambaşka birşey... Bu bir kere enteresan...

    2006-11-05

    Soliloquer

    Türkiye de standart zihniyetler var ve bu standard zihniyetler kendi kendilerinin devamını sağlayarak Türkiye nin önünü tıkıyorlar.
    Türkiye benim için ne ve niye önemli? Şu sayfalara bakan bir insan milliyetçi olduğumu düşünebilir. Halbuki milliyetçilikten çok uzak ve de kendi aleminde yaşayan bir insan olmakta kolay değil günümüzün dünyasında... Bunun çeşiti sebepleri var. Ama burda bu sebepleri yazacak vakit yok.
    Kaç gündür isim vermeden bazı zihniyetleri nasıl eleştireceğimi düşünüyorum. Kesinlikle kişisel polemikler peşinde değilim. Rekabet çorbada tuz gibidir, olması gerekir fakat abartılması doğru değildir. Biliyorsunuz dünyamız aslında sanıldığından çok daha yavaş ilerliyor. Pozitivizim etkisinde yaratılmış birçok mit aslında gerçekçi değil. Yani devamlı daha iyi, daha doğru bir geleceğe koştuğumuz doğru değil. Dünya üzerinde şiddet kullanımı medeniyet denilen bir takım gelişmeler sonucu artmıştır, azalmamiştır. Medeniyet kalıcı barışı sağlayabilmek demektir aynı zamanda sadece daha çok zarar veren silah yapabilme değil.
    Yine bir gazetede değerli bir köşe yazarı şartları ne kadar iyileştirirsek iyileştirelim Hakkari de ki bir çocukla Istanbul daki bir profesörün çocuğu aynı olmaz gibi birşey yazmış...
    Böyle düşünmek bence ayıp. Ama herkes böyle düşünüyor nerdeyse...Türkler öteki türkleri nasıl sollayacaklarını düşünerek büyük bir stres içerisinde yaşıyolar... Bütün dünya onlar için sanki Türklerle dolu ve çoğu da cahil , fakir onlar da bu dezavantajdan kurtulmalı... Böyle düşünmek de aptalca. Daha geçenlerde kendisini değil ama formatını çok iyi bildiğim başka bir insan 'sıradan bir vatandaş olmanın' ne kadar kötü birşey olduğundan bahsediyordu...
    İlk önce birinci sava karşılık vereceğim; Bir kere bireysel olan ile toplumsal olanı karıştırmamak lazım ama bunu hep yapıyoruz. Biz çok ayrı yerlerden, çok ayrı koşullardan geliyor olabiliriz ama toplumda yönetim bazında eşitliği ve katılımı yakalamak çok önemlidir. Yoksa devlet veya ülke diye birşeyden bahsetmeye gerek kalmaz. Ama Avrupa da ve de dünyada büyük halk kitlelerini temsil eden başka bir organizasyon henüz yok. NGO lar devlet kadar etkili olabilecek konumda değiller veya henüz böyle bir düzen yok.
    Hakkari deki çocuklar sizi çoktan geçti sevgili İstanbul veya Ankara burjuvası...Avrupa PKK yı Türk devletinden daha çok tanıyor ve destekliyor bazı alanlarda... Ben yurtdşında iken benim okuduğum üniversite PKK lılara burs veriyordu. Zaten eroin paralarıyla boş durmayanlar da var tabii...
    Eşitlik hiçbir zaman 'aynısı olmak' manasında algılanmamalı... Ama Türkiye de kuramadığınız adil düzen başınıza bela olur, olacaktır, oluyor...
    Tabii ki rekabet çok önemli, eğer bir memur İstanbul da Ankara dakinden daha çok çalışıyor ise daha çok para almalı. Devlet binasına 'öğle tatili yok' yazıp normal öğle tatilinden daha çok tatil yapılıyor ise bu tabii ki adil değildir. Eğer memuriyet az eğitimli insanların kavga çıkmasın diye sus payı aldıkları bir kurum ise o devlet işte dişardan yönetilir.
    Veeee bunu da söylemem lazım, bazı gazetecilerin Türkiye yi karşılaştırdıkları ülkeler kesinlikle Türkiye ile uzak yakın ilgisi olmayan yerler... Teşbihte hata olurmuş! Elma ile armut toplanmaz. Güneri Cıvaoğlu nun bir başlığını göz ucumla görmemle beynime kan sıçraması bir oldu. Güneri Bey Hyde Park tan bahsediyor... 'Pardon popomla gülsem olur mu?' diyesim geliyor. Siz hangi ülkede yaşadığınızın farkında mısınız?
    Bayram muhabbettiyle yazmak isteyip yazamadığım başka birşey geldi yine aklıma; bir sabah Viyana nın ana caddelerinden bir tanesinde ilerliyorum... Hızlı, hızlı telaşlı yürüyorum. Yine bir yere geç kalmışım... Etrafta salına, salına yürüyen Türk burjuva grupları gözüme çarpıyor... Bir tuhaflık var. Bayrammış meğer. Sonradan farkına varıyorum. Ama bir grub aklımda kalmış. Onları tasvir edebilmeyi çok isterdim. Bazı Türkler Avrupa yı gerçekten zenginler klubü gibi birşey zannediyor... Bu da çok aptalca... Üstündeki kıyafetlere uyan şıık bir yerde yürümekle ebedi barışa ve medeniyete ulaşmanın aynı şey olduğunu zanneden insanlar var... Değildir. Mimari bence çok önemli birşey. Zihniyetin cahil insan için dahi en çabuk farkediidiği somut alan mimaridir. Başka şeyleri anlamak için daha çok şey bilmek gerekir.
    Türkiye de bence insanlar somutu soyuttan daha iyi algılıyor. Diyeceksiniz ki bu cahillik ile alakalı. Bence tam olarak değil. Farklı gelenekler ve kültürlerin biraraya geldiği her ortamda somut farklı şekilde kodlanacaktır. (Sorun sadece Türkleri veya Avrupalıları kapsamıyor) Sorun felsefi bir sorun...
    Somut farklı şekilde kodlanabilir...Bütün soyutların arkasında tek bir somut yoktur... En basit dille söylemek gerekirse...

    2006-11-04

    Patara Antalya Fazıl Say



    Güzel şeylerden bahsetmek kızgınlıkla yazmaktan daha zor olduğu için buraya yazacaklarımı bir türlü yazamadım. Şubat 2005 te Viyana da Tanzquartier de Fazıl Say Viyana Şehri nin isteği üzerine Mozart yılı dolayısıyla hazırladığı bir kompozisyonu sundu. Aynı kompozisyonu Antalya da da seslendirdi. 'Patara Quartett' bu kompozisyonun ismi. Gerçekten çok güzel.
    Viyana ya Mozart yılı yakışıyor bence. Freud yılı yakışmadı ve gereğince kutlanamadı bu yüzden ama Mozart yılı Viyana ya yakışıyor. Freud ile ilgili zaten kutlama nevi birşey doğru olmazdı. Araştırmaları daha çok geliştirmek lazım bence.
    Mozart halka daha yakın br ünlü Avusturya da. O bir dahi olmasına rağmen, aynı zamanda nerdeyse klasik müziğin ilk pop starlarından, her zaman söylendiği gibi.
    Istanbul a geldiğimde de hemen burdaki Mozart yılı ile ilgili afişleri görünce şaşırdım. Istanbul a da Mozart yılı yakışmıyor bence. Evet, yakışmıyor. Bana istediğinizi söyleyebilirsiniz ama bence öyle. Borusan, bizim okulun vakfı ve Mozart midemde çok kötü bir tat bırakan bir likör gibi... Viyana da demoratik olarak kutlanan birşey, burda oligarşinin bir enstrümanı olunca midem kalkıyor, elimde değil. Bunun Mozart ile, müzik ile de ilgisi yok.